mehmet solak

mehmet solak

aşka yüzüm var / arada bir yerde, bu yerde / yabancı olsam da / mosmor sürgün / hayal içre

İKİ MANÂ BİR SÛRET / MEHMET SOLAK'LA SÖYLEŞİ (HATİCE SAKA)

1/7/2009
Kategori: soylesi

-“Onu kendim kıldığım bir koku/sun derince bir kâse: NUN”  “ Bir MİM koyalım sonra olduğumuz yere  iki manâ bir sûret”. Hayal İçre, Mim ve Nun adını taşıyan iki bölümden oluşuyor. Kitaptaki şiirlerinizin bu harfler üzerine kurulmasının özel bir nedeni var mı?

- Kitaptaki şiirlerin tamamı  bu harfler üzerine mi kuruluyor? İki-üç şiirden bahsedebiliriz yoğunluk açısından. Ama şunu da söyleyebiliriz; evet, pek çok şiirin arka plânında Nun ve Mim’in simgesel anlamı vardır. Bu iki harfe elif’i de eklemek gerek aslında; zira asıl esrar elif’te. Elif, nun ve mim tek başlarına olduğu msolak31kadar, birlikte oluşturdukları yapılarla da oldukça s/imgeseldir. Bir düşünün, değişik hallerde yan yana gelişlerini. ‘Muhteşem üçlü’den bahsediyoruz yani, fakat uzun uzadıya bu harflerin anlamını açıklamam mümkün değil. Ancak kimi ip uçları vermekle yetinmek istiyorum. Her şeyden önce, İbn Arabî’nin deşifre ettiği Harflerin İlmi’nden haberdar olmak gerek.Şeyhül Ekber; “Elif’in makamı cem makamıdır, onun ismi Allah’tır.” der. Ayrıca mertebelerden bahseder; “Nun, Hak tealâ’nın mertebesidir.” ona göre. İkinci mertebe ise, mükelleflerin en mükemmeli, en evrenseli, yaratılış açısından  en tam ve en dengeli olan insana aittir; o da mim’dir. İnsan, Allah’ı ancak kendinden yola çıkarak bilebilir. Seyrin güzergâhı budur. Bu aleme (Nun, alemin zahirî yanıdır aynı zamanda), yani olduğumuz yere, bir mim koymak lâzım. Mim koymak, diye bir deyimimiz vardır, biliyorsunuz. Nereye mi mim konur,  önemli bulduğumuz, unutulmasını istemediğimiz yere. Bir işaretlemedir yani mim koymak. Nun’da bir nokta bile değiliz ama yine de  o nun’un bir yerlerine ufacık da olsa bir mim – bir koku, bir sûret -  koyma  cehdimiz olmalı. Üstelik yükümlüyüz bununla. Kısacası, varoluş derdimle hemhal olmak çabasındayım; yoksa kuru bir hurûfîlik ya da letrizm peşinde değilim.

-Diğer şiir kitaplarınızda olduğu gibi bu kitabınızda da aşk var. Ancak aşkın boyutunu, kime veya neye yönelik olduğunu keskin sınırlarla çizmiyorsunuz. Aşkı bu kuşatıcılığıyla görmeye çalışırken zorlandığınız oluyor mu?

-Kesinlikle hayır, hiç zorlanmıyorum. Olması gereken bu aslında. Aşkı en kuşatkan haliyle görmek ve yaşamak gerek. Aşkın indirgenmesinden ve ayrıştırılmasından müthiş rahatsızlık duyuyorum. Daha önce sorulmuş bir soruya verdiğim cevaba gönderme yapmak zorundayım: “Bir’leme ve bir’leşme iştiyakıdır aşk.” demiştim. Yaratılış’ın özünden bahsediyoruz burada. Özü ayrıştıramazsınız, çünkü özdür. Herhangi bir şey’e de indirgeyemezsiniz. İndirgenebilecek bir şey yoktur gerçekte. Ayrıştırma ve tasnif etme kolaycılığı çoğu zaman yanıltıyor insanı. Peki yapılan ayrıştırma ve indirgeme neyin nesidir o  halde?  Tamamen sanal. Zihinsel bir yanılsama. Sadece aşk için mi yaşanıyor bu zihinsel yanılsama? Hayır ? O kadar çok yanılsama var ki gerçekmiş gibi algılanan. Biz, konuyu fazla dallandırıp budaklandırmadan aşka dönelim: Aşk boyutsuzdur. Boyutsuz olan bir şeyin sınırlarından bahsetmek abestir. Aşk, tecellîdir. Birleme ve birleşme iştiyakı oluşu bundandır. Gerisi lâf kalabalığı sadece.

-Kuran-ı Kerim’de, Allah’ın Hz. Adem’e isimleri öğrettiği tebliğ edilir. Hayal İçre’deki şiirlerin çoğunda adlandırmalara ve kelimelere atıf var. Şairler için Hz. Adem ile başlayan ve her şeye mana veren adlandırmanın en güzelinin peşinde diyebilir miyiz?

-Her şey adlandırmakla başlamıştır. Adlandırma, anlamlandırmanın eşiğidir. Adlandırarak o eşikten öteye geçmiş oluruz.msolak1Anlama vakıf olma hali yani. Her halükârda vardır anlam. Anlama vakıf olmak, hayata dahil olmaktır. Aksi halde, zaman doldurmuş oluruz bir ömür. İnsan olarak, önce kendi adımızı ve anlamımızı idrâk etmemiz gerek. Böylelikle ‘kendimiz’ olabiliriz. Kendi olmak, nasibine sahip çıkmayı zorunlu kılar. Nasibine sahip çıkan da hayata dahil olur, sıradan bir dolgu malzemesi olamaz o. Şairlik, her bakımdan daha duyarlı olmayı gerektirir. Sıradanlığı kaldırmaz. O halde, en farklının  peşinde olmalıdır şair. Lütfen dikkât: Sıradanlık karşıtı bir farklılıktan bahsediyorum, marjinallik hevesinden değil. Evet, en güzel adlandırmanın peşinde olmalı şair. Her türlü çirkinlikten kaçınmalı. Adlandırma güzel olursa gerisi de güzel gelir; çirkin başlarsa çirkin sürer. Bir de yaşanılan halin kanıksanması meselesi var. O vakit, yanlışlar da doğruymuş gibi algılanmaya başlar. Tehlike büyüdükçe büyür.  Denilebilir ki; bu iş, kısmet meselesi. Kimileri Adem’in peşindedir, kimileri başkalarının…Herkesin bir ‘önden giden’i vardır vesselam.

-“Zahir ve batın, ne tekil ne çoğul, ne ezel ne ebed,  hem aşikar hem gizli…” Şiiriniz zıtlıkların çekim alanına giriyor. Şiiriniz zıtlıklardan besleniyor diyebilir miyiz?

-Her şey zıtlıklar alanında değil mi? Öyle  ki,  her şey zıddıyla kaim. Ama bir ‘bütün’ olarak aynı zamanda. Zahir-batın, tekil-çoğul, erkek-dişi, ezel-ebed, güzel-çirkin… Çirkin yoksa güzel de yoktur. Neye göre güzel? Bir çirkin tasavvuru ve tanımlaması olmalı ki, güzel tasavvuru ve tanımlaması da olabilsin. Aynı durum bütün karşıtlıklar için geçerlidir; ancak, görüntünün ötesine geçemeyen yalınkat bir karşıtlık aldatmacasına sap(lan)madan. O halde; hayat, karşıtlıklar bütünü  ise,  biz de arada kalmışsak, karşıtlıklar arasında, oradan beslenmemek mümkün mü? Yine de, beslenmek ifadesine  bir şerh koymak isterim.  Bu kelimeler, yaşanılan hal’in  ifşasıdır bir bakıma. Özümsenmiş bütüncüllüğün söze bürünmesi yani. Ara yerde kalmanın yangısıdır şairin kaderi. Bu kader, anlam katmanları  hediye eder şaire. Daha ne istenir ki…

kit-Bir şiirinizde,  ‘yandı kelimeler prensim maçinde / içim yandı eksik kaldı sözüm’ diyorsunuz. Burada kastettiğiniz ilham ise, onun çıktığı yolculuklardan dönmesini beklediğiniz oluyor mu, ya da siz mi gidip buluyorsunuz ilham prensini?

-Sözün başkalığına ve eksikliğine bir gönderme var orada. Söz, emsalsiz bir başkalaştırma gücüdür. Bir o kadar da eksik ama. Hem de her zaman ve her daim eksik. Öte yandan, standardı ve sonu yoktur sözün. Herkese, her zamana, her mekana göre bir söz, mutlaka vardır. Alıntıladığınız dizeler öncesinde;

“Kaç kelime kurtardım / kaç şiir bu mücellâ hayattan / diline düştümse yıllarca yine dilimden / sözledikçe sürer ya mesel içinde mesel / ödünç heveslerle bir ömür.” derim. Söyledikçe sürüp giden bir meseldir söz. Yanmışsa kelimeler prensim, üstelik maçinde, kimi bekleyebilirim ki! Ne prens, ne peri…Değil mi ki; “gece başka ben / ben başka gece  (ise) söyleyince” şairin halleriyle ilgilidir bütün olup biten. Ve sözün gücüyle. O başkalaştıran güç, kimileyin kaf dağından, kimileyin gündelik hayatın içinden seslenir. Ne beklenen vardır ne gelen yani. En azından benim için böyle.

- Şiir eleştirisi, şiir teorisi üzerine yazan ve şiirin felsefesine kafa yoran bir şair olarak şiirinizi nereye koyarsınız, hangi akıma yakın bulursunuz?

msolak21-Bir kategorize zorunluluğu daha mı? Bir şeyleri illâki bir yerlere yerleştirmek güdüsünden mümkün olduğunca kaçınırım. Şiiri, hem içeriden hem dışarıdan yakînen takip eden biri olarak; kendi şiirimi herhangi bir akıma bağlı görmüyorum. Ayrıca akım modasının geçtiğine inanıyorum. Gerçi şimdilerde manifesto modası var; ama o da, hoş bir macera olarak kalacak hafızalarda. Çoğu şair macerayı sever. Ben macera sevenlerden değilim. Akımcılardan ise hiç olmadım. Şiirimin yapısı (modern anlamda yapıdan bahsediyorum, bütünlüklü yapıdan) açısından bakarsak, imge yoğunluklu bir şiirdir benimkisi, tabiri caizse, imgeyle var olur; fakat sesi de hiç mi hiç göz ardı etmem. Anlam ve ses bütünleşmesidir aradığım. Sesle bezenmiş anlam katmanları sunarım okuyucuya. Bu ses-anlam bütünleşmenin tacı, imgedir. Depreşen bir imge vardır benim şiirimde. Hayata ilişkin hallerden neşet etmesinden, yani yapıştırma olmamasındandır depreşmesi. Bu yüzden iğreti değildir, şiirde var olan hiçbir şey. Bazen mûnis bazen isyankâr – hatta çokça isyankâr – da olsa, sahici ve sahihdir. Yeri gelmişken bir not düşelim: İmge denince hemen II. Yeni gelir akla. Oysa ne II. Yeniyle sınırlıdır imge ne de onunla girmiştir şiire. Böyle bir sınırlama, şiiri bilmemek demektir.

-“Aşka Yüzün Var” 1999,  “Hüzünara ve Arada Bir Yerde” 2006 yılında yayımlandı. Üçüncü kitabınızı  da epey bekledi okuyucular. Ufukta yeni bir kitap çalışması var mı?

-Bir şiir kitabı daha var aklımda. Şiir kitaplarımın sonunda yer verdiğim ve kitaplarıma oradan ad aldığım dizelerim vardır, hayat felsefemi de  ele veren.  Şöyle derim: “Aşka yüzüm var / arada bir yerde, bu yerde / yabancı olsam da / mosmor sürgün / hayal içre / adına hazırım.” Sıradaki şiir kitabımın adı, ‘adına hazırım’ olacak. Niyetim bu. Lâkin ne zaman vücut bulur, okuyucuyla buluşur bilemiyorum. En azından yakında değil. Yayımlanmış şiir inceleme-eleştiri yazılarım var. Denemelerim var hayat ve edebiyat bağlamında. Poetik kıyılarda soluklanan şiir yazılarım bir de… Önce bunlar kitaplaşır sanırım. Kısmet, diyorum. Acelem yok, hiç olmadı. Allahtan, beni sık boğaz edecek yayıncı dostlarım yahut ağabeylerim yok. Gerisi can sağlığı.

İlginize yürekten teşekkür ederim.

(01 TEMMUZ 2009 TARİHLİ YENİ ŞAFAK KİTAP EKİ’NDEKİ SÖYLEŞİNİN TAM METNİDİR)

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

MEHMET SOLAK’LA ŞİİR ÜZERİNE:

6/4/2008
Kategori: soylesi

“Bütüncül bir yapıdır şiir, parçalara ayrıştırılamaz."

Konuşan: Abdullah Harmancı

*Mehmet Solak’ın edebiyata, yazıya, okuma yazma heyecanına dahil oluşu, ilk okudukları, yazdıkları, ilk yayınladıkları, ilk kitaba gelinceye kadar geçen sürede yaşadıklarınız, biraz bunlardan bahseder misiniz?

“Nasıl başladınız?” türünden klâsik başlangıçları hiç sevmem. Ama kaçınılmaz ilk sorudur çoğunlukla. Yine de klâsik başlangıç havasının aşılmak istendiğini görmemek insafsızlık olur. Başlayalım o halde: Ortaokul-lise yıllarında sular seller gibi kitap okuduğumu hatırlıyorum; öncelikle babamın kitaplarını ve üye olduğum üç ayrı kütüphaneden her hafta mutlaka okuyup değiştirdiğim kitapları. Her türden kitap okudum. Ama edebiyatçı olmak gibi bir niyetim yoktu o zamanlar. O dönemde ciddi bir yazma çalışmam olmadı. Üniversiteye başladığımda; şiir ve düşünce-felsefe yoğunlukluydu ilgim. Bu yoğunluklu ilgi yazmaya yöneltti beni; yazarak hasbıhal kurduğum ilk tür şiirdir. Şiire odaklandım uzun süre. Ancak yaklaşık on yıl, yazdığım halde hiç yayımlamadım, yayımlamak gibi bir düşüncem ve niyetim de olmadı. Tamamen ‘kendime dönük, kendim için yazma’ idi öncelediğim. Göz önünde olmayı, öne çıkmayı seven biri değilim. Bu sebeple, beni yakından tanıyan arkadaşlarımın çoğu bilmedi benim yazdığımı, hatta ailem bile. Sonra, gönderdiğim ilk şiirim Kardelen dergisinde yayımlandı. Yani ilk göz ağrım Kardelen’dir benim.  Şiirlerimi yayımlama işine beni ikna eden sevgili dostum Kâmil Yeşil oldu. O gün bu gün sürüyor bu serüven. Çok yazan biri olmadım, olmak da istemedim ayrıca, kendimi hiç zorlamadım yani.  Şiirler kitaplaşana kadar da bir o kadar zaman geçti. İlk kitap 1999 yılında Hece Yayınlarından çıktı. Burada bir anekdot aktarayım: İlk kitabım, çıktığında bir ulusal televizyon programında tanıtılmış. Ben görmedim. Tesadüfen programı izleyen kardeşim, Mehmet Solak ismi geçince şaşırmış, beni aradı; ‘O sen misin, senin şiir kitabın mı çıktı?’ dedi. Tabiî cevabım onu şaşırttı. İnsanları şaşırtmak gibi bir kurnazlığım olmadı; fakat beni tanıyanların şaşkınlık sahnelerine şahit olmuşumdur genellikle.

*İlk kitabınız Aşka Yüzüm Var…  1999 tarihinde yayınlanmış. Ardından  2006’da iki kitap daha. Edebiyata daha çok HECE dergisinden dahil olduğunuzu söylersek yanlış olmaz sanıyorum. “Bir derginin şairi” olarak görüyor musunuz kendinizi ve bu duruma nasıl bakıyorsunuz?  

Evet, 2006’da iki kitap birden çıktı. Biri şiir, Arada Bir Yerde; öteki düzyazı-şiir de diyebileceğimiz Hüzünârâ.

‘Edebiyata dahil olmak’ ifadesine bir şerh koymamız gerekecek sanırım. Şöyle ki: Edebiyat dergilerinin (burada edebiyat kavramına dikkat edilmesini isterim.) herhangi birinde ya da birilerinde şiir, deneme, hikâye… yayımlamış biri, kim ne derse desin, edebiyatın içindedir. Bir dergiye kadar edebiyatın dışında olup da ondan sonra edebiyata dahil olmak gibi bir durumun hiç kimse için geçerli olmadığı kanısındayım. Şunu diyebiliriz ama; şairin-yazarın tanınması noktasında dergilerin katkıları aynı boyutta değildir. Bu bağlamda baktığımızda yaklaşımınız doğrudur. Bu da normaldir, çünkü en çok Hece’de yazdım, halen de yazıyorum.  Hatta ilk çıktığı yıllarda iki-üç yıl, belki daha fazla, sadece Hece’de yazdım. Örneğin Hüzünârâ’daki metinlerin tamamı, Arada Bir Yerde’deki şiirlerin çoğu  Hece’de yayımlandı. İlk kitabım da Hece’den. Daha ne olsun.

En çok Hece’de yazmış ve yazıyor olmam sebebiyle; daha çok Hece şairi olarak tanındığım ve tanıştırıldığım doğrudur. Ayrıca; çıktığı günden bu yana çok önemsediğim bir dergi Hece. Hece şairi olarak anılmaktan rahatsız olmam. Ama sadece Hece’de yazmış biri değilim. Diğer dergilere de haksızlık etmek istemem. Her birinin hakkını her birine teslim etmekten yanayım. Aklıma gelenleri hemen sayayım; Dergâh, Kaşgar, Kökler, Sonsuzluk ve Bir Gün, Mortaka, Yedi İklim, Düş Çınarı, Kırağı, Kardelen, Mühür…

*“Benim şiirim ‘şehirli’ dir. Çünkü; ben, şehirliyim. İstanbul’da olsaydım da ancak bu kadar şehirli olabilirdim. Şehirli insanın algısı, yaşadığı sorunlar, dışında ve içinde olup bitenlerin zihnindeki ve ruhundaki yankısı vardır benim şiirimde. Yani, taşralı havası yoktur.” diyorsunuz. Bu bağlamda “şehirlilik”ten ne anlamalıyız? Şehirli olmak, bir şairin şehirli olması ne demektir?  

Şehirli olmak ya da olmamak her şeyden önce bir zihniyet meselesidir, mekânsal bir algıdan ibaret değildir. Bir insanın İstanbul’da veya başka bir şehirde yaşıyor olması onu şehirli kılmaz. Öyle olsaydı şehirlerimizin hızla köyleşmesinden şikâyet etmezdik. Şehirli insan günübirlik yaşamaz. Hesabı- kitabı kısa vadeli değildir. Yaşadığı zamanla ve mekanla sınırlı bir zaman ve mekan algısı değildir onunki. İçinde bulunduğu ortamdan ve ilişki kurduğu insanlardan medet umma, bütün şartları kendi lehine çevirme çabasından kendini alamama gibi trajikomik çabaları yoktur şehirli insanın. En çok şehirli olması gereken taife şairlerdir bence. Çünkü şehirlilik, yaşamın gündelik kısmını aşan bir duyarlılığı gerekli kılar. Duyarlılık yoksa kendine özgü bir duruş da yoktur. Duyarlılığın ve duruşun olmadığı yerde şairlik var mıdır? Olsa olsa söz ustasıdır öyleleri. Ustalıkta zaman unsuru çok önemlidir, bir de tevarüs. Bütün işi gücü zamanla kayıtlandırmak şehirlilikle bağdaşmaz. Zamana bağımlılık insanı durağanlaştırır. Durağanlık, duyarlılık yitimi demektir. Hele tevarüs edilenden nemalanmak, onunla kendine bir yer açmaya çalışmak; bunu yaparken de kendi meziyetleriyle var olmak değil, başkalarına yakıştırdığı kusurlarla kendini işaret etmek alışılmış yavanlıklardır.

*Buna bağlı olarak, merkez-taşra ayrımının edebiyata yansıması konusunda neler diyeceksiniz? Taşrada olmak bir şairin edebiyatın her anlamdaki meyvelerinden yararlanmasını engelliyor mu?

Merkez-taşra ayrımı sanal bir ayrımdır. Dergah dergisinin 209.sayısında (Temmuz 2007)  yayımlanan söyleşide de belirtmiştim: Şair için merkez, kendi ortamıdır; yani zihinsel varlığıyla yaşadığı ortam. Bu ortam; zamansal ve mekânsal sınırları aşan bir ortamdır. Zamana ve mekana bağımlı kalanların, bağımlılıklarını meşrulaştırmak için ortaya attıkları, şekeri tükense de inatla  çiğnemeye devam ettikleri bir sakızdır bu konu. Bu zihniyet terk edilmeli artık. Çoktan modası geçti bu ayrıştırmanın. Köylülerin  ukdesidir bir gün şehre göç etmek. Köyden çıkınca köylü olmaktan da kurtulacaklarını sanırlar. Heyhat!

Edebiyatın bir meyvesi varsa, önemli olan; o meyveyi koklamasını, tatmasını bilmektir. Ağacın altında gölgelendiği halde meyvesinden yiyememek de var. Meyvesinden yiyemeyenlerin, yani bu beceri ve takati gösteremeyenlerin, ‘Ağacın altında ben oturuyor(d)um diye basbas bağırmalarının ne anlamı var? Ama birilerinin işi de; bağırıp çağırmak, çığırtkanlıkla kotarmak işlerini. Onların  yaşam biçimleri bu.  Benim, mekânsal bir sıkıntım yok doğrusu; zihnim bu anlamda duru.

* Mevlana; yaşadığı şehir Konya ile şiiri arasında, şiirini var eden sebeplerle Konya arasında bağlantılar kuruyordu.  Mersin ya da başka bir şehir, yaşadığınız, içinde bulunduğunuz bir mekân şiirinizi nasıl etkiliyor? Başka bir şehirde yaşasaydım başka şeyler yazardım diyebilir misiniz?

İnsanın yaşadığı mekânla, eylemleri ve uğraşları arasında elbette bir bağıntı vardır. Bu kaçınılmaz. Ancak bağıntının boyutu ve içeriği kişiden kişiye değişir. Doğrudan belli bir şehrin yansıması görülebilir şiirde. Bu olmayabilir de. Şairin tercihi ile alakalı bir şey. İnsanlar nasıl birbirine benzerse şehirler de birbirine benzer. Bütün şehirlerin ya da o şehirlerde yaşayan insanların sorunları, travmaları, çelişkileri, çatışmaları…üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bütün bunlar ortaklıklardır. Elbette kendilerine özgü olan farklılıkları da vardır. Onlar da çeker insanı. Hele şairi. Şehrin görünür yanından ziyade görünmez yanı daha çok ilgilendirir beni. Aradığım zihinselliği, varoluşu, isyanı, aşkı… orada bulur ve orada yaşarım çünkü. Bu bağlamda, yaşadığım şehirler yazma tavrımı değiştirmedi, diyebilirim. Neden değiştirsin ki; merkeze şehri değil, kendi varlığımı koyarım.  Hep böyledir kendimi bildim bileli. Şiirimin fışkırdığı yer; kendi varlığımdır, yaşama sancım. Kendimi hiç bu dünyaya ait hissetmedim zaten.

* Sizinle yapılan bir söyleşide cumhuriyet dönemi şiirimizden pek çok şairimizin ismini anıyorsunuz… Fakat bu şairleri “ünsiyet kurduklarım” ve “bildiğim ama ünsiyet kurmadıklarım” şeklinde iki gruba ayırıyorsunuz. Bu poetik bir durum alış mı? Yoksa işin içine ideolojik bir bakış da giriyor mu? Yani ünsiyet kurmamak ya da kuramamak… Bunun sebepleri üzerine düşündünüz mü?

Bir düzeltme ile başlayalım izninle. Pek çok şair saymadım hatırladığım kadarıyla, hemen bakalım: bir, iki, üç… topu topu dokuz şair saymışım. Altısını ünsiyet kurduklarıma üçünü de ünsiyet kuramadıklarıma örnek olarak sıralamışım. Kesinlikle ideolojik bir ayrıştırma değil bu. Hilmi Yavuz ile İsmet Özel’in ya da İhsan Deniz ile Haydar Ergülen’in ideolojik olarak aynı yerde durmadıkları herkesçe malum. Öte yandan tam olarak poetik bir yakınlık da değil. O söyleşide de belirtmiştim; şiirleriyle bana gülümseyen şairler bunlar. Elbette başkaları da var. Hani bir insanla yeni tanıştığınızda bile birden içiniz ısınıverir, onu çok da tanımadığınız halde. Kimileriyle de uzun süredir tanışmanıza rağmen bir şeyler boyuna iter sizi. Bırakın ısınmayı, karşılaşmak bile istemezsiniz. Böyle bir şey işte; ruhsal bir yakınlık. Akılcıl bir izlek olmaktan uzak. Yaşam algısı ve tarzı bakımından yakın olduğumuz her insanla ünsiyetimiz var mıdır; veya poetik duruşumuz benzer olan her şairle? Hiç sanmıyorum. Şu tavrı reddediyorum: Benden veya benim gibi olanları severim, her halleriyle baş tacı ederim; benden yahut benim gibi olmayanları ise görülmesi ve takdir edilmesi gereken yanlarına rağmen görmem, görmezlikten gelirim, hatta gündem olabilmek için fırsat buldukça saldırırım. Çok iğrenç bir anlayış bu. Bir insanın bir başka insanla ünsiyetinin olmaması, onu toptan olumsuzlamasını gerektirmez. Tersi durumda da, her şeyiyle baş tacı edilmesini gerektirecek gerekçeler sunmak mümkün değildir.

 * Genel olarak baktığımız zaman günümüz edebiyat dünyasında bir cansızlık, bir sessizlik, belki de tersine, bir kuru gürültü hakim… Dağınık bir ortam var. Kim kime, dum duma… Bütün bu manzarayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüz edebiyat ortamında bir cansızlık olduğu kanısında değilim. Canlılık var. Ancak edebiyat gettoları oluştu. Herkes kendi gettosunda gayet mutlu. Günün her saatinde kıpır kıpır, capcanlı bu gettolar. İşte buralardan yükselen canlı(!) şiir okuma seansları, bilumum türleriyle icra edilen selamlaşma seremonileri, rengarenk reklam etkinlikleri epeyce canlılık ve ses katıyor edebiyat dünyasına. Haliyle biraz da gürültü olmuyor değil. Kolektif çalışmaların engellenemeyen niteliği bu. Bir de diğer gettolara yönelen salvoları düşünürsek, ses epeyce artıyor. Bu gürültüye rağmen  bir sarı sessizlik de yok değil. Müthiş bir paradoks. Kendilerinden olmadığı halde, belki tek başına olduğu halde, görünür işler yapanlara karşı sürdürülen sessizlik. Kimseden tık yok. Yani gettolarda ebelemece, gettolar arasında sobelemece oynanıyor; dışarıda kalanlar da kendi başlarının derdinde sessizliğe mahkûm yaşayıp gidiyorlar. Hal böyle olunca, bakılan yere ve görüş alanına göre görüntü değişiyor. Kimi canlılık kimi cansızlık, kimi çokseslilik kimi sessizlik, kimi geri çekiliş kimi kuşak atılımı görebiliyor. Hatta sanal görüntüler bile oluşturulabiliyor. Mesela; on yıllar önce konuşulmuş, tartışılmış konuları, ilk kez kendi(leri) dile getiriyormuşçasına tercüme hipotezlerle bir aura oluşturmak çabasında olanlar, doğrusu  çok ataklar bu konuda. Sözün kısası; edebiyat dünyasında işler, köylü kurnazlığı ve çeteci mantıkla yürüyor. Şehir yerinde  köylülüğe devam yani.

* Şiir eleştirisi, şiir teorisi yazıları yazdınız. Şiir yazan birinin aynı zamanda şiirin teorisi ile uğraşması nasıl bir şeydir? Genelde bir batıl inanç vardır. Teoriye fazla gömülmenin şiir yazmaya ket vurduğu yönünde… Ne dersiniz?

Şiir yazan birinin aynı zamanda şiir teorisi ile uğraşması gayet normal bir şeydir. Hatta olması elzemdir bence. Uğraştığımız işlerin kılgısal yanı kadar düşünsel yanıyla da ilgilenmeliyiz. O vakit yaptığımız işi doğru anlamlandırabilir, ilintilerini doğru kurabiliriz. Düşünsel boyutun illâki yazılıp çizilmesi de gerekmiyor ayrıca. Önemli olan teori - pratik bütüncüllüğünü sağlayabilmek. Tabiî sanıldığı kadar kolay değil bunu sağlamak. Teori bir tarafa pratik bir tarafa çekebilir. Bunun örneklerini de gördük, görüyoruz. Yoksa normal şartlarda, teoriye gömülmek şiir yazmaya ket vurmaz. Teoriyi ortaya koyup ona uygun yazmak, herkesin harcı olamaz. Herkesin özgün bir teori ortaya koyması da söz konusu değildir. Ancak sağlıklı olanı; pratikten hareketle teoriyi oluşturmaya çalışmak, belli bir noktadan sonra ikisini atbaşı götürebilmektir. Tencere kapak misali bir bakıma.  Kimilerinde tencere büyük,  kapak küçük; kimilerinde kapak büyük tencere küçük. Kimilerinde de tencere-kazan çatışması var. Bazıları da tam anlamıyla sergilik, maksat çeşit olsun. Kuru kuruya poetika yapmanın kimseye bir faydası olmaz. Ortaya koyduğunuz düşüncenin ya da yaklaşımın pratikteki karşılığını mutlaka göstermelisiniz. Bunu yapmadan, ne kadar tumturaklı söz düzerseniz düzün bir anlamı yoktur. Günümüzde, gürültülü bir şekilde takdim edilen poetikalara, ilgi gösterilmeyişinin sebeplerini burada aramak gerekir.

Kendi adıma; şiir çözümlemesi yapmamın ve şiir teorisi ile ilgilenmemin şiirimi  olumlu yönde etkilediğini düşünüyorum. Ancak fiyakalı poetikalar peşinde değilim; hiç olmadım. Şairliğime katkı sağlayacak edimler içinde olmayı önemsiyorum. Bu bağlamda, özellikle şiir çözümlemelerinin çok açılım sağladığını söyleyebilirim.. Keşke vakit bulabilsem de daha çok yapabilsem o tür çalışmaları.

* Hüzünara biraz farklı bir kitap. Şiirle düzyazı arasında. Hüzünara için düzyazı-şiir diyebilir miyiz?

Hüzünârâ, farklı bir çalışma gerçekten. İddialı konuşmayı sevmem ama, bir benzerine rastlamadım. Rastlayan, bilen gösterebilir elbette. Bir şairin bir şiirinin tamamından veya bir parçasından hareketle; o metinle bağımlı olduğu kadar, benim iç dünyamın da yansıması olan metinler. Ünsiyeti görünür kılma çabası. Farklı zamanlarda farklı kişilerce yaşanılanları ortaklaştırma, bağıntılama girişimi. Bağlamları tek bir bağlamda örtüştürme bir bakıma. Şiirim kadar önemsiyorum o metinleri de. Düzyazı-şiir diyebilir miyiz? Neden olmasın. Diyenler de oldu nitekim. Sorulduğunda ben de kestirmeden öyle diyorum doğrusu. Yalnız, ‘düzyazı-şiir’ ifadesi pek sevimli gelmiyor bana; hem düzyazı hem şiir. İfadeyi çevirip ‘şiirsel düzyazı’ dediğimizde de düzyazıya vurgu yapılmış oluyor. Yine de genel kabule uyarak düzyazı-şiir demek daha uygun sanırım. Ancak şunu belirtmeliyim; biraz da düzyazı-şiir yazayım, düşüncesiyle yazmadım o metinleri. Şiir fantezisi değildi yani niyetim. Hele  “şiir ile düzyazı arasında gelgitler yaşayan” şairin bir çıkış araması hiç değil. Her biri mektup formatında yazıldı ve adresine ulaştı. Nihayetinde kitaplaştı, o kadar. Şiirim kadar değerli  benim için.

* İkinci Yeni ile yoğun ilişkiler içinde olan bir şiir yazılıyor bugün. Siz, İkinci Yeni’ye nasıl bakıyorsunuz? Sizin şiirinizi de etkilediğini söyleyebilir miyiz?

 İkinci Yeni ile yoğun ilişkiler içinde olan, hatta onun süreği bir şiir yazıldığı doğrudur. Herkes bilir ki; İkinci Yeni, hesaplı kitaplı, bildirili bir hareket değildir. Modern batı şiirinin bizdeki spontane yansıması bir bakıma. Tabiî o zamanlar dolaşımda olan şiirden farklı bir şiirdir. Farklı oluşu sebebiyle sonradan ve dışarıdan bir adlandırma yapılmıştır. Başlangıçta burun kıvrılsa da bu adlandırmaya, sonradan kabul görmüştür. Hatta sen başlattın ben başlattım, çekişmeleri bile yaşanmıştır. Giriş-çıkışlar da epey hızlı ve yoğun olmuştur.

İkinci Yeni şiirine, genel anlamda ‘imgeci şiir’ diyebiliriz. Kendine özgü niteliği budur. Ayrışma noktası ‘imge’ dir yani. Bu bağlamda; ‘bireycil imgeci şiir’ bile diyebiliriz İkinci Yeni için. Ancak tek kanaldan akan bir şiir değildir İkinci Yeni. Ana kanala katışan ve yer yer ondan ayrışan tali kanal vardır pek çok; tıpkı Millî edebiyat hareketinde olduğu gibi. Toplumcu şiir, tek kanallıdır meselâ. Günümüzde şiir, tek kanallı olamaz. Bunun için İkinci Yeni süreği şiiri önemsiyorum. Modern Türk şiirine rengini veren şiir, bu şiir. Çünkü modern algı ile geleneksel algıyı bütünleştiren  bir imkân var onda. Bu imkânın farkına varmak gerek. Keşfe açık bir alan,  İkinci Yeni ile açılan. Bir zihniyet  yenilenmesi.

Benim şiirim de imgeden beslenir, imgeyle vücut bulur. Ama imge kuyusu değildir. Bazıları, imgecilik (ve İkinci Yeni)  adına, imge kuyusuna çevirdiler şiiri. Şiire saygımdan, daha uç ve keskin bir niteleme yapmak istemiyorum. Yalnızca imge, olamaz şiir. Yalnızca başka bir şey de: örneğin; somutluk, görsellik, epik söylem, tekseslilik ya da çokseslilik… Bütüncül bir yapıdır şiir; parçalara ayrıştırılamaz bir bütüncül yapı. Ayrıştırdığınız an, hızla uzaklaşırsınız şiirden. Şimdilerde, çokça örneğini görebiliyoruz  şiirden uzaklaşmanın. Cılkı çıktı meselâ, görsel-somut-deneysel şiirin. Ne denebileceği bile belli değil. Epik söylem için de aynı şey söz konusu. Konuşma dilinin sayıp dökmelerinden, kaba ifadelerinden, hatta küfürlerinden şiir kotarmaya çalışmak şiire zarar veriyor. Şiiri imge tasallutundan kurtaralım derken bayağılık çukuruna gömüyorlar. Yineleyelim: Şiir; ne anlamsızlıktır, yani imge boğuntusu ne de konuşma düzeneği, yani sıradanlık ve hatta deneysel pespayelik. Şiire yüce bir misyon yüklüyor değilim kesinlikle. Bunu da çok anlamlı ve gerçekçi bulmuyorum. İtirazım, şiirin alçaltılmasına. Bunu hak etmiyor çünkü.

İkinci Yeni ile başlayan süreç, modern Türk şiiri için önemli bir açılım. Bu açılımın sunduğu imkânları artistik hezeyanlarla heba etmemek gerektiğini düşünüyorum. Bu vebalin hesabını kimse veremez.

( Hece 136, Nisan 2008)

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BİR'LEME ve BİR'LE(Ş)ME İŞTİYAKIDIR AŞK

28/10/2007
Kategori: soylesi

 

Mehmet Solak için aşk, en önemli temalardan biri. “Aşk 'hak eden'e 'verilen'dir çünkü; tanrısal bir vergi” diyen şair, insanı kısırlaştıran yavan algıdan kurtulmak gerektiğini söylüyor.

Bir''leme ve bir''le(ş)me iştiyakıdır aşk 

 

ABDULLAH HARMANCI

 

İlk şiir kitabını 1999'da yayınlayan Mehmet Solak, 'Aşka Yüzüm Var' isimli bu kitaptan sonra geçtiğimiz yıl 'Hüzünara' ve 'Arada Bir Yerde' isimleriyle iki kitap birden yayınladı. Hüzünara şiir ve düz yazı arasında farklı bir kitap. Arada Bir Yerde ise şairin “aynı şiir damarını eşelediği, aynı sesi gürlediği” şiirlerinden oluşuyor. Şairle, ilk şiirden son kitabı uzanan şiir yolculuğunu konuştuk.

İlk yayınladığınız şiirle ilk kitabınız arasında uzun seneler var sanırım. Ve kitaptaki şiirlerin yazılış yılları arasında da uzun yıllar...

Evet, ilk şiirimle ilk kitabım arasında epey zaman var. ilk kitaptaki şiirler arasında da. Şiirle hemhal olmam üniversite yıllarına rastlar. Ancak uzunca bir zaman, yazdığım halde yayımlamadım. Çünkü şiiri, insanın kendini keşfine kapı açan bir eylem olarak gördüm her şeyden önce. Öncelikli derdim, bu kapının yüzüme kapanmamasıydı. Gerisi sonraki işti. Ayrıca çok yazan birisi olmadım hiç. Bu konuda zorlamadım kendimi. Haliyle şiirler arası da, ilk şiirle kitap arası da soluklanmaya müsait oldu.

"Aşk"ı öncelemek sizin için gittikçe aşksızlaşan bir dünyaya meydan okumak anlamına mı geliyor? Bir de asıl önemlisi, hangi aşk? Aşka hangi bağlamında, hangi açıdan bakacağız? Tanrısal, duygusal, tensel... Yoksa bu ayrımları "yavan" bulup hepsini "bir"leyecek miyiz?

Tastamam öyle. Gittikçe aşksızlaşan dünyaya, bu iğdiş edilmeye razı olan zihniyete bir başkaldırıdır Aşka Yüzüm Var. 'Aşk' ve 'yüzü olmak' ifadeleri arabesk çağrışım yapsın diye seçilmedi. Ama aşkı ontolojik bağlamından kopararak gündelik/tensel ilişkiye indirgeyenler ya da bu indirgemeye itiraz etmeyenler aşkın asıl anlamından ve bağlamından uzak kişilerdir. Bu kişilerin kendileriyle cesurca muhasebeye yüzleri yoktur. Kendine yüzü olmayanın aşka da yüzü yoktur. Bir şeye yüzü olmak o şeye talip olmak demektir. Hatta o şey üzerinde hak telâkki etmektir. Bu da 'alma'ya açık olmak demektir. Aşk ' hak eden'e 'verilen'dir çünkü; tanrısal bir vergi. Bir'leme ve bir'le(ş)me iştiyakıdır aşk; yaratılış'ın özü yani. Bu iştiyak indirgenemez ve ayrıştırılamaz. İnsanı kısırlaştıran bu yavanlıktan kurtulmak gerek.

Hüzünara, biraz farklı bir kitap. Şiirle düzyazı arasında. Hüzünara için düzyazı-şiir diyebilir miyiz?

Neden olmasın. Diyenler de oldu nitekim. Sorulduğunda ben de kestirmeden öyle diyorum doğrusu. Tarzıyla farklı bir çalışma gerçekten. Bir şairin bir şiirinin tamamından veya bir parçasından hareketle; o metinle bağımlı olduğu kadar, benim iç dünyamın da yansıması olan metinler yazdım. Ünsiyeti görünür kılma çabası yani. Farklı zamanlarda farklı kişilerce yaşanılanları ortaklaştırma, bağıntılama girişimi. Bağlamları tek bir bağlamda örtüştürme bir bakıma. Şiirim kadar önemsiyorum o metinleri. Şiir fantezisi değildi yani niyetim. Hele şiir ile düzyazı arasında gelgit psikozu hiç değil.

İlk kitabınız Aşka Yüzüm Var'dan Arada Bir Yerde'ye, şiirinizde kimi değişiklikler olduğunu söyleyebilir miyiz? Duygusallık oranının kendisini daha sakin bir söyleyişe terk ettiğini...

Çok büyük değişiklikler olduğu kanısında değilim. İlk şiirden son şiire doğru, gelişime bağlı bir değişimden söz etmek mümkündür. Ancak aynı damarı eşelediğimi ve aynı sesi gürlediğimi söyleyebilirim. Aynı şiiri çoğaltmamak kaydıyla tabii. Baştan beri, birbirini dengeleyen iki tarzın akıntısına bıraktım kendimi. Biri oldukça delişmen ve çağıltılı; öteki daha bilgece ve munis. Bazen biri ötekine galebe çaldı, bazen de ikisi birden kucakladı beni. Yani, ya bir ırmak gibi çağıldadım ya da bir nehir gibi derinden aktım. Kimileyin içimde kimileyin de dışımda bir'lendim diyebilirim. Fark bundan ibarettir. İlk şiirimden son şiirime, tümüne sahip çıkıyorum. Herhangi bir reddiyem, unut(tur)mak istediğim şiirim yoktur.

Bu soruyu Necip Tosun'a ve İbrahim Demirci'ye de sormuştuk: Edebiyatla iç içe olmak, okumak, yazmak güzel ama dünyanın dört bir yanında, her gün yüzlerce insan öldürülüyor. Bu sizde bir anlamsızlık duygusuna sebep oluyor mu? Yani edebiyatın bu tür sorunlar karşısında çok fazla çaresiz oluşu, yeterince somut sonuçlara ulaşamayışımız, havanda su dövmek duygusu yaratıyor mu sizde de?

Edebiyat, havanda su dövmektir zaten. Havanda su dövmek ne kadar mümkünse, gündelik gerçekliğe edebiyat yoluyla çareler sunmak da o kadar mümkündür. Edebiyat, somut dünyanın katı gerçekliğini soyutlamayla kurmaca gerçekliğe dönüştürür. Kurmaca gerçeklik algısıyla asıl gerçekliğe çareler üretemezsiniz. Sadece algıyı yönlendirebilirsiniz. Tersi bir kandırmacadır. Bu bir anlamsızlık mıdır? Hayır. Edebiyat aynı zamanda bir 'anlamlandırma çabası'dır. Kendinizi, yaşanılanları anlamlandırmanıza imkân sunar. Ancak herkes bu anlamlandırma işlevinin farkında olmayabilir. 'Farkında olma' durumu yeterli sonuçtur kanımca. Yüzlerce insanın öldürülmesi, yoksulluk, sefalet, adaletsizlik... Okur-yazar-şair olmamız dolayısıyla değil insan olmamız sebebiyle rahatsızlık duymamız gereken olumsuzluklar. Sanatçı olmak; ince ruhlu olmak demektir, herkesin gör(e)mediğini görmek, duyamadığını duymak ve gördüğüne/duyduğuna katışmak yani onu yaşamak demektir. Bu, gündelik gerçeklikte de olabilir kurmaca gerçeklik içinde de.

Son olarak, şiir-imge ilişkisi üzerine bir soru sormak istiyorum. Şiirde imgenin yer alış biçimi, yer alış oranı tartışma konusu oluyor. Siz kendi şiiriniz bağlamında bu duruma nasıl bakıyorsunuz?

Şiir diğer edebî türlerden farklıdır. Ayrıştırılamaz bir bütüncüllük vardır şiirde. İmge, bu bütüncüllüğün mayasıdır; anlam-söyleyiş birlikteliğinin harcı. Şiirin vazgeçilmezi bence. Vazgeçilmezden uzaklaşmanız oranında şiirden de uzaklaşırsınız. Elbette salt imgeden de ibaret değildir şiir. Şimdilerde imge düşmanlığı yapılıyor dense yeridir. Evet, imge konusunda da aşırıya kaçıldı. Şiir, imgeye boğuldu, abes bağdaştırmalarla anlamsızlık çukuruna sürüklendi. Fakat şiiri imge boğuntusundan kurtaralım derken; onu, gündelik dilin sıradanlığına, sayıp dökmesine, hatta pespayeliğine teslim etmek, kimi fantezilerin deneği haline dönüştürmek, türler arasında çoksesli gezinme hevesiyle heder etmek gerekmiyor. Şiir, ne anlamdır sadece ne ses/söyleyiş; ne sıradanlık ne kaos ne monoloji ne diyaloji ne deneysellik ne metafizik ürperti ne hakikat habercisi ne sayıklama ne bilinç akışı ne somutluk ne görsellik ne epik ne dramatik ne lirik. Bunlardan birisine indirgenemez kesinlikle. Bir şiirin imgeden beslenmesi illâki monolojik olacağı anlamına gelmez. Epiklik de küfürbazlık demek değildir. Nasıl ki lirizm marazî duygusallık değilse.

 

Yeni Şafak / Kitap  27.10.2007, Sayı: 23

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

MEHMET SOLAK: "ŞİİR ARADA'DIR VE ARA'DIR, TIPKI İNSAN G

7/7/2007
Kategori: soylesi

                                              

                                                                          

      Kamil Yeşil : 

 

İletişim teknolojisi taşra ile merkez arasındaki görünür mesafeyi kaldırdı. Acaba aradaki görünmeyen mesafeyi nasıl etkiledi? Bunu şunun için soruyorum. Eskiden İstanbul dışındaki her yer taşra idi, sanat, kültür faaliyetleri de merkezde neşv ü nema buluyordu. Şimdi sen Mersin’de oturuyorsun ve şiir yazıyorsun. “Taşrada” olmanın şiirini nasıl etkilediğini düşünüyorsun?

 

Mehmet Solak:

 

İletişim teknolojisi sadece ‘görünür mesafe’ yi değil ‘görünmez mesafe’ yi de kaldırdı attı. Ancak  taşra – merkez  bağlamında  sorun;  mesafe sorunu değil, zihniyet sorunu kanımca. Şair Osman Konuk, aynı bağlamda sorulan soruya çok güzel bir cevap verdi geçenlerde: “Şair neredeyse merkez orasıdır.” dedi.  Şair için merkez, öncelikle ‘kendi ortamı’ dır,  yani zihinsel  varlığıyla yaşadığı ortam. Böyle olmasaydı, İstanbul’da yaşadığı halde  ‘taşralılık – aslında köylülük demek gerek buna – zihniyetinden bir türlü kurtulamamış, tüm davranışlarını ve tüm ilişkilerini bu çerçevede biçimlendirmiş  onca şair / yazar olur muydu?

Öte yandan; kültür-sanat programlarının İstanbul’da daha  bir neşv ü nema bulduğu doğrudur. Ama nicelik  ile nitelik örtüşmesi hangi boyuttadır  acaba? Bir de, İstanbul’da yaşadığı halde kültür-sanat programlarını kaç şair ya da yazar düzenli takip edebilmekte, yapılanlardan istifade edebilmektedir? Bunun da iyi analiz edilmesi gerek. Kaldı ki,  İstanbul dışında pek çok yerde çok ciddi programlar yapılmakta, hatta süreklilik arzetmekte. Yani kültür-sanat programları da belirleyici etken değil bu konuda. Yanlış anlaşılmasın, İstanbul’un konumunu yadsıyor değilim; ama insanların, İstanbul üzerinden kendilerine paye biçme çabalarını çok anlamsız buluyorum.

Evet, Mersin’de yaşıyorum ve şiir yazıyorum, düzyazı yazıyorum. Yazmaya üniversite yıllarında Konya’da başladım. Sonrasında Kırşehir’de, İzmir’de ve Çorum’da bulundum. Ama hiç ‘taşrada bulunma’ kompleksi duymadım yaşarken de yazarken de. Benim şiirim ‘şehirli’ dir. Çünkü; ben,  şehirliyim. İstanbul’da olsaydım da ancak bu kadar şehirli olabilirdim. Şehirli insanın algısı, yaşadığı sorunlar, dışında ve içinde olup bitenlerin zihnindeki ve ruhundaki yankısı vardır benim şiirimde. Yani, taşralı havası yoktur.  Fakat yayıncıların ve dağıtımcıların İstanbul’da daha çok olması sebebiyle, aynı şehirde bulunmanın kolaylaştıracağı tanışıklık ve danışıklığın sağlayacağı katkılar veya girişimci–işbitirici kişilerin çevresinde bulunmamanın   dezavantajları  ise kastın; ne diyebilirim ki! Canları sağolsun. Bunların, şiirimin bizatihi kendisine olumlu ya da olumsuz bir etkisi veya katkısı olamaz; dağıtımına  ve dolaşımına bir etkisi olabilir. Onu da çok büyütmüyorum. Aranan, her nerede olursa bulunur. Yeter ki  ‘arayan’ ı olsun.

 

Kamil Yeşil : 

 

Birinci kitabın Aşka Yüzüm Var adını taşıyor. Ne demek insanın aşka yüzünün olması? Bundan bazılarının aşka yüzü olmadığını mı anlamalıyız? Yoksa aşk hak edilen bir şey mi olarak anlaşılmalı? Ben bu ifadede tasavvufi bir boyut da sezinliyorum.

 

Mehmet Solak:

 

Aşka Yüzüm Var, ismi ya da ifadesi ilk duyuşta biraz arabesk gelebilir. Kimilerince böyle algılandığını  da sanıyorum. Arabesk’e yüklenen  altkültürel anlam  ayrı bir konuşma konusu olmakla birlikte; mesele yine ‘zihniyet’ meselesi. Hani, ‘zihniyeti bozuk’ diye bir tabir vardır. Zihniyeti bozuksa insanın; durduğu yer de, doğru yer değildir. Doğru yerden doğru bir şekilde bakılmazsa görülecek olan doğru olamayacaktır. Aşk kavramı (olgusu) son yıllarda çok fazla anlam daralmasına uğradı. Aşk, her şeyden önce ontolojik bir kavram, olgu. Yaratılış’ın aslı, aşk çünkü; özünde aşk var. Aşk, ilk nokta ve nihayetinde son noktadır. “Aşk imiş her ne var alemde”  ya da  “Hiç aşktan özge şey reva mı / sarf etmeye gevher-i kelâmı” diyen bir kültürel anlam düzeyinden; sıradan gündelik birlikteliğe veya “aşk yapmak” ifadesiyle cinsel ilişkiye indirgenen bir anlam kısırlaşması bu. Birincisi; bu anlam kısırlaşmasına hatta anlam kötüleşmesine bir itiraz Aşka Yüzüm Var.

Diğer yandan; ‘yüzü olmamak, yüzü yok’ deyimimiz vardır, bilirsiniz: “Bir şeyi yapmaya ya da istemeye cesareti olmamak” anlamında. Buradaki cesaret, korkaklığın karşıtı bir anlamdan ziyade ‘hak telâkki edememe’ anlamını içermektedir. Evet aşk, hak edilen ve verilendir. Hak eden, insan; veren ise  aşkın sahibi ve kendisi olan Yaratıcı’dır. Aşka yüzü olmak da; verilecek olana hazır olmaktır. Hazır olmak, önemli bir çaba ve aşamadır. Bir şeye ulaşabilmek için –dikkat edin: elde etmek demiyorum- ona hazır olmak gerek. Aşk, bütünleşme/bir’leşme iştiyakıdır. Bu iştiyakı duymayan ve yaşamayan insanın, aşka yüzünün olması ne mümkün. Aşka Yüzüm Var, bu hazır oluşun ve hazır olunması gerekliliğinin  seslendirilişidir. Aşkın olduğu yerde tasavvufun olmaması mümkün mü?

 

Kamil Yeşil:

 

Aşka Yüzüm Var’da yer yer İsmet Özel söyleyişi görüyorum. İmgelerde özellikle. Ancak bu etki Arada Bir Yerde’de tamamen flulaşmış gibi görünse de yine de aynı ses var. Mehmet Solak kendi şiirine doğru yürürken hangi duraklarda nefes alıyor?

 

Mehmet Solak:

 

Aşka Yüzüm Var, 1999 yılında yayımlandı. On yıllık bir şiir birikimini içermekte. Şiir yayımlamakta ve sonunda onları kitaplaştırmakta hiç acele etmedim. Bu yüzden, kimi şairlerin ilk kitaplarına reva gördükleri muameleden müstağni bir kitaptır. Biraz iddialı olacak ama olsun: Mehmet Solak şiirinin habercisi değil, Mehmet Solak şiiri vardır orada. Elbette kimi akrabalıkların işaretleri de vardır. Akrabalık ile etkiyi ayırmak gerektiği kanısındayım. Akrabalıkta ünsiyet vardır; etkide ise kanıksama. İsyankâr tavrın sese yansıması bağlamında bir ‘eda’ akrabalığından söz edilebilir. Daha çok, fiillerin etkin kullanımıyla ilgili bir yakınlıktır bu. Bu yakınlığa rağmen belirgin  bir ton farkının olduğu da kesindir. Aynı ses, Arada Bir Yerde’de olduğu gibi sıradaki kitapta da olacak. Çünkü benim sesim bu. Ortak imgelerde ise, göndermeler  baskın.

Mehmet Solak, hangi duraklarda nefes alıyor? Ben, durakta eyleşmektense; yani birine, bir şeye takılıp kalmak ve onu bekleyip durmaktansa (nefeslenmek için bile olsa) yürümeye devam etmek taraftarıyım. Çünkü ‘durak’ta, her zaman için, kalıcı mekana dönüşme riski vardır. Bu ülkede yaşayan, bu ülkenin şiirini/şairini okuyan biri olarak, elbette topyekün şiirimiz olacaktır  benim de referansım. Ama her şairin, her şairden hazzetmesi, her şiiri kendine yakın bulması mümkün değil doğal olarak.  Şiirin lirik damarını tercih ederim ben. Ne imge boğuntusu ne ses tıkırtısıdır aradığım. İmgesel çağrışımın sesle bütünleşmesidir önemsediğim. Bu bütünleşmeyi bulduğum her şair, her şiir benim için önemlidir. Ancak, lirik bağlamında şunu da hemen eklemeliyim: Salt coşumsal bir şiir değil kasdettiğim; duygusal algının zihinsel tasavvur yoluyla (imgelemle) düşünsel algıyla (akılla) bütünleştiği ve sonuçta zihinsel bilince dönüştüğü şiirden bahsediyorum. Lirik kavramının bu tarz şiirleri çok da karşılamadığını düşünmekle beraber, zorunluluktan kullanıyorum. Aslında, kullandığımız kimi kavramların ve içeriklerinin ayrıntılı bir şekilde yeniden  konuşulması  ve yeni isimlendirilmeler yapılması gerektiği kanısındayım.

Öte yandan; herhangi bir şairi ya da şiir ekolünü kayıtsız şartsız baş tacı etmektense; bana gülümseyen şiirleri baş tacı etmekten yanayım. Ancak, bana gülümsemeyen şiirleri/şairleri de mutlak surette bilmem lâzım geldiğinin bilincindeyim. Bilmek başka, ünsiyet kurmak başkadır. Örneğin; İsmet Özel’i, Sezai Karakoç’u, Asaf Halet’i, Hilmi Yavuz’u, İhsan Deniz’i, Haydar Ergülen’i…bilirim ve bu şairlerin her biri kendilerine özgü farklı tarzların sahibi olmalarına rağmen onlarla bir ünsiyet vardır aramızda. Öte yandan; Ece Ayhan’ı da okurum ve bilirim, Orhan Veli’yi de, Metin Eloğlu’nu da; fakat bu şairlerle bir ünsiyetimiz yoktur.

 

Kamil Yeşil : 

 

Arada Bir Yerde’deki şiirleriniz yalnızlığa, terk edilmişliğe, sürgüne, hapse, sessizliğe, yolculuğa, kırgınlığa vurgu yapan şiirler genelde. Bu temalar tam da şiirsel temalar ama hayat tabi ki hep bunlarla dolu değil. Bunların bir de insanı gönendiren tam zıt yanları var. Neden bu böyle? Sadece sizin için değil, son yirmi yılda yazılan şiirler de bu temalar çevresinde dönüyor? Bu bir neslin ruh haritası mı acaba?

 

Mehmet Solak:

 

Resmettiğiniz tablo bir neslin ruh haritası mıdır ve o nesil hangi nesildir, doğrusu bilmiyorum. Bildiğim; bu hallerin (temaların) sadece son yirmi yılda değil, insanlığın varoluşundan beri yaşandığı ve seslendirildiğidir. Belki modern ve postmodern dayatmalar, duyarlılık birlikteliğini daha bir kışkırtıyor ve yoldaşlık ruhunu pekiştiriyordur. Kitlesel bir ses biçiminde sökün etmeden ziyade, tek tek ve ayrı ayrı da olsa; evrene salınan sesler,  bir ruh atmosferi oluşturuyor demek ki.

Benim hemen hemen bütün şiirlerimde vardır yalnızlık vurgusu. Yalnızlık, olumsuz bir anlam içermez aslında. Yalnız kelimesinin kökü ‘yal’ dır  biliyorsun. Yal’ın; “yalım, alev / yalçın, sarp / açık, çıplak, örtüsüz” anlamları vardır. Bugün, kök kullanımı yok kelimenin; yalın biçiminin kullanımı da sınırlı. Aslında geçmişte anlam genişlemesine uğramış bir kelime yalın. Yalın olmak’ta ışınsal bir bağıntı vardır aynı zamanda. Yalın olan nesneler, varlıklar, ışığa ve ışıksal yansımaya açıktır. Aşka açık ve hazırdır yalın olan, çünkü örtüsüzdür. Tek başınalıktır yalnızlık; tek başınalık da kimsesizlik bilincine sahip olmaktır. Ve kimsesizlerin kimsesi kimdir, onu bilmek. Dünyada yalnızız. Ontolojik bir gerçeklik bu. Sürgündeyiz. Sürgünde olmak, illâki suçlu olmayı gerektirmiyor. Yani suçluluğun bir sonucu değil bizim sürgünlüğümüz. “Kamışlıktan kopardılar beni” diyen ney’in hasreti. Bu hasret, kimileyin çığırtkan bir isyan, kimileyin de coşkun bir sessizlik, yani hüzün olarak tezahür eder. Her iki hal de aşk halidir. Aşk; isyan ve teslimiyettir. Aşk, yoldur; yolu göze almaktır, yolda olmaktır. Başka ne yapmalıyız? Evet, çokça oyalanacak şeyimiz eksik değil bu dünyada, bu ‘ara yer’de. Gündelik hayatın zorlamalarıyla yeterince oyalanıyoruz zaten. Gündelik, sıradan oyalanma hallerinin ve nesnelerinin hayata ve şiire hakim olmasına gönlüm razı değil. Bunu istesem de yapamam kendi hayatımda ve şiirimde. Doğrusu, söz konusu haller, benim için olumsuz anlamlar içermiyor. Zıddı hallerin de insanı gönendirip gönendirmediği tartışılır bir durum. Varoluş bilincinden kaçmak, görece bir mutluluğa kapı açabilir. Doğrudur, her an sancılı yaşamak, hep bir isyanı ve hüznü çoğaltmak hatta zaman zaman sınıra dayanmak epeyce zor. Yıpratıcı. Bazen kahredici. Ama başka çıkar yolum yok, başka türlü yaşayamam. Benim ‘ara yer’deki hallerimin tezahürü ve sirayeti böyle, başkasınınki nasıldır bilemem.

 

 

Kamil Yeşil : 

 

Gerek ilk şiir kitabınızda gerekse Arada Bir Yerde’deki metinlerde sadece size ait kelimeler, imgeler görüyorum. Bu, son dönem şairlerinde çok az görülen bir şey. Adeta kendi sözlüğünüzü oluşturuyorsunuz. Sasımak, siğim siğim, balkımak, basalgan, barkıt,  vs. Bu tabi ki sizin şiirinizi başka şiirlerden ayıracak bir özellik. Ancak bu şiirinizi olumsuz da etkileyebilir. Ne diyorsunuz?

 

Mehmet Solak:

 

Evet, gerek Aşka Yüzüm Var’da gerekse Arada Bir Yerde’de, karşılaştığım metinlerde pek rastlamadığım kelimeler ve imgeler var. Şairin kendi imgeleri olmalı, değil mi! Ortak imgeler dışında;  sırf ona has, onunla özdeş imgeler. Kelimeler için de geçerlidir aynı durum. Genel kullanımdaki kelimeler değil, şairin özel dağarcığına ait kelimelerdir önemli olan. Nihayetinde  bu imgeleri ve kelimeleri kullanış/seslendiriş biçimidir şairin kendi sesini belirleyen. Fark buradadır. Bunu baştan beri gözettim. Bu yüzden, kelimeleri önemserim. Kelimelerle bir ünsiyet kurmaya çalışırım. Çünkü onlar, sadece meramımızı anlatmak istediğimizde başvurduğumuz sıradan unsurlar değildir. Onların da bir hayatiyeti vardır. Onların hayatiyeti benim hayatımla örtüştüğünde onlar benimdir, ben de onların. Tek taraflı, tek boyutlu   bir ilişki değildir bu. Hayatta hiçbir şey tek boyutlu değildir de ondan. Ancak tek boyutlu bir görüntü yok mudur? Vardır. Bunun sebebi hayatın tek  boyutlu oluşu değil, insanın kendini tek boyutluluğa hapsetmesidir. Şairin genel ses dışında bir ses, genel algı dışında bir algı… sahibi olması, kendisini açtığı boyutlarla doğrudan ilintilidir. İmgeler ve kelimeler bu bağlamda bir imkândır. Kendi sözlüğümü oluştururken, ben uydurmuyorum bu kelimeleri. Yüzyıllardır kullanılan kelimeler bunlar. Mutlaka bir kullanım alanları var. Belki çok bilinmiyorlar, kitaplarda ya da yöresel kullanımlarda sıkışıp kalmışlar fakat varlar. Var olmaları yetiyor benim için. Şiirimi nasıl olumsuz etkileyebilir ki bu tür kelimeler? Anlam kapanıklığı ya da belirsizliği mi kasdettiğin?

 

Kamil Yeşil : 

 

Evet, anlam belirsizliğine yol açabilir, diye düşünüyorum. Bir de şiirin folklorik unsurlara yaslanması meselesi geçmişte çok tartışıldı. Bu bağlamda kimi sıkıntılar olamaz mı?

 

Mehmet Solak:

 

Şiirimde söz konusu kelimeler dolayısıyla bir anlam belirsizliği veya  kapanıklığı olacağını sanmıyorum. Birincisi; sözlüklerde yer alan kelimeler bunlar. Çok azı sadece derleme veya tarama sözlüklerinde bulunabilecek türden kelimeler. Yani herhangi bir açıklama gerektirecek biçimde kişisel  kullanımla  sınırlı değil  kullanımları. İkincisi; şiirdeki anlam açıklığı  veya kapanıklığı kullanılan kelimelerin dolaşım boyutlarından ziyade, şairin o kelimelerle oluşturduğu imgelemle ilgilidir.

Öte yandan; aynı kelimeler  vesilesiyle şiirimin folklora yaslanması diye bir şey söz konusu olamaz. Folklor, üç beş yöresel kelime kullanımından ibaret  değildir takdir edersin ki. Benim şiirim, kasdedilen folklorik ilişkiye oldukça uzaktır. Kaldı ki bu folklor meselesi de,  geçmişte asıl mecrası dışında değerlendirmelerle tartışıldı. Çoğu, bağlamından koparılarak yorumlanan bir sözle ilgili lâfazanlıktan ibaretti. Bu konuyu tartışanlar için minval, ne yazık ki hâlâ aynıdır.

 

 

Kamil Yeşil :

 

İsmet Özel’in Mevsimlerin Bize Yaptığı Kötülükler adında bir şiiri var bilirsin. İnsanı kısa bir ânâ değil de geniş zamanlara çağıran bu şiirlerde mevsimler olumlanmıyor. Senin şiirlerinde de mevsimler geçit resmi yapıyor. Yaz, güz, kış değişik görüntüleriyle yer alsa da hep hüzün yüzünü gösteriyor bize. Mehmet Solak dış dünyaya nasıl bakar ? Dünyanın gidişini nasıl görür ? İşte her tarafımız kan. Filistin, Lübnan, Irak vs. Birinci kitapta Bosna ve dönemin bazı sorunları şiirinizde yankısını bulmuştu. Günümüz şiirinde de benzer duyarlıklar var. Ancak bu ikinci kitapta daha çok siz varsınız.

 

 

Mehmet Solak:

 

Ben, mevsimlerin tümünü veya bazılarını olumluyor ya da olumsuzluyor değilim. Mevsimler, hem kendi  gerçeklikleri hem de imgelemleriyle hep benimledir. Yaşanan hayatın aşamaları ve karşıtlıkları değil midir mevsimler? Mevsimler, yer ile gök arasındaki rabıtadır. Yaz, yaşamdır; kış ölüm. Biri gönenç, diğeri meşakkat. Tersi de yanlış değildir ayrıca. En çarpıcı mevsim bahardır bence. Bahar, ‘ara’dır. Ara olması sebebiyle hem yazdır hem kış. Ara yer’in imgelemine en uygun mevsim yani. Aslında mevsimler ikidir: yaz ve kış. Bahar, bir geçiş anıdır. Bahar, yazın da kışın da önü ve sonudur. Ondandır ilkbahar/sonbahar veya ilkyaz/sonyaz deyişimiz. Arada Bir Yerde’nin arka kapağından bir aktarma yapalım: “Şiir arada’dır. Ne yerde ne gökte; ikisi arasında. Ne göktür ne yer ama; hem yer hem göktür çünkü. Şiir ara’dır. Ne kış ne yaz. Bahardır: Hem yaz hem kış; hem yaşam hem ölüm yani. Şiir arada’dır ve ara’dır. Tıpkı insan gibi.”

Arada olmak başlı başına bir hüzündür. Ne yerlisin ne göklü; ne yazsın ne kış. Hem osun hem öbürü, aynı zamanda hiçbiri. Burada hüzün olmaz mı? Bununla beraber diriliş anıdır bahar. Dirilişte, depreşme vardır. Yer’den Gök’e doğru yönelim, varoluş sancısı yani.

Mehmet Solak, varoluş sancısıyla yaşar ve o pencereden bakar dış dünyaya, yani ‘ara yer’e. Pencereden dışa sarkan koyu bir isyan ve koyu bir hüzündür. İsyanın ve hüznün buluşma noktası (buluşma tonu) ‘mor’dur. Ara yer’de yaşadığımız hayat, mosmor sürgünden başka nedir? Morkuşatmadan başka… Arada Bir Yerde’nin son sayfasında şu dizeler yer almakta: “aşka yüzüm var / arada bir yerde, bu yerde / yabancı olsam da /  mosmor sürgün / hayal içre.” (Sıra üçüncü kitabın adının eklenmesinde bu dizelere. )

Sadece şiirlerin içerik bütünlüğünde değil, kitabın görselliğinde de bu perspektif görülebilir. Şiirin göndergesinin bu şekilde görsellikle pekiştirilmesi, şiir kitaplarında alışıldık bir durum olmamakla birlikte, standardın soğuk sıradanlığından uzak bir görsel perspektif bu. Alışmışı kırmak  zordur, denemek de. Arada Bir Yerde, içeriği ve görselliği ile hayatın ve zihinlerin standardizasyonuna bir tepki, daha da ötesinde alışılmışı kırma yeltenmesidir.

Dünyanın gidişi nasıldır? Söze ne hacet. Olup biten apaçık gözler önünde. Gerek Lübnan’da, Filistin’de, Irak’ta…yaşananlar ve gerekse sokaklarda birebir şahit olduğumuz trajik, dramatik görüntüler insanlıktan nasibi kesilmemiş herkesi yaraladığı gibi beni de yaralamakta. İsyanımı ve hüznümü arttırmakta. İmkânlarım çerçevesinde yapabileceğim her ne ise onları yapma gayretindeyim. Yazmak da bu gayretin içinde. Ama şiir  konusunda tematik zorlamadan yana değilim. Yani zorlama ya da ısmarlama  Filistin, Lübnan şiiri yazamam. Yazanlar vardır sıcağı sıcağına. Geçmişte de yazdılar. Fakat benim tarzım değil bu. Hem yaşanan insanlık trajedisini anlatmak için illâki kimi güncel kavramların, bölgelerin, kişilerin isimlerinin zikredilmesi gerekmiyor. İçinde hiç Filistin geçmeyen Filistin şiiri yazılamaz mı yani. Şair, kendi beninden  bahsediyorken bile o trajediyi anlatamaz mı? Geçmişte, sevdiğim bir şairimiz sevdiğim bir başka şairimizden söz ederken;  aşk şiiri yazmadığına gerekçe olarak, şiirlerinde hiç aşk kelimesi geçmediğini  söylüyordu. Ne denebilir ki; ancak gülümsenir.  Oysa matrisi aşk olan çok güzel şiirleri var o şairimizin ve elbette aşk kelimesinin hiç geçmediği.

Diğer yandan, dünyanın gidişatına ilişkin sıcak gelişmeler konusunda neden  hep şairlere görev yüklenir, bir türlü anlayabilmiş değilim. Herhangi bir öykücüye veya romancıya böylesi bir görevlendirme ile yaklaşıldığına ben rastlamadım. Belki ben görmedim, duymadım. Bilmiyorum.

Gelelim ben meselesine: Sadece ikinci kitapta değil ilk kitapta da ben varım. Ama bu ben, sadece kendi ben’im değil; sık sık sen ve o olan, hatta benseno yani biz olan bir bendir.  Yeterli değil mi?

 

(Dergah- Edebiyat Sanat Kültür Dergisi, Temmuz 2007, Sayı 209, Cilt XVIII )

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı