07 08 2010

Şiir haddini bilenin işi değil!

Tepeden inmeci kültür, konuştuğumuz dilde bile kendimizi emniyet içinde hissetmemizi engelledi.
 

Horozlu Ayna ve Ölüm, Hilkatin İlk Günleri gibi harikulade şiir kitaplarının sahibi Cevdet Karal ile şiir, kadınların şiirde geldiği bugünki nokta, şairin beslendiği kaynaklar ve “muhatapsız şiir”den konuştuk.Cevdet Karal

Şiiri nasıl sevdirebiliriz? Şiir deyince akla neden 23 Nisan veya tören şiirleri geliyor? Bu soruyu şunun için soruyorum. Genelde kuru bir şiir öğretimi veya eğitimi var, bunun önüne nasıl geçebiliriz?

İç içe geçmiş, kendi içinde ön kabulleri olan soruları bir arada soruyorsunuz. Şiir denince akla tören şiirlerinin, 23 Nisan şiirlerinin gelmesi gerçekten ortak bir payda mıdır? Yanlış bir genelleme içeriyor olsa da maksadınız anlaşılmıyor değil. Fakat bu yaygın değerlendirmede şiir telakkimizi yerli yerine koymayan bir nokta var. O sözü edilen şiirler, buna çocuklar da dâhil, alay konusu edilen şiirlerdir. Çocuğu eğip bükmek, biçimlendirmek isteyen eğitim sistemine harika bir kahkaha tam da o şiirlerin kafiyelerindeki klişelerden, konularındaki kasıtlılık, yapaylık ve hacimsizlikten patlar. Ders kitaplarında tek tük de olsa iyi şiirler de vardır ve çocuk kendi duyarlığıyla bu ayrımı yapar.

Anlam ile şekil arasında uçurumlar yaratıldı

Peki, asıl sorun nedir sizce?

Şiirin, edebiyatın iyi örneklerinin ancak iyi bir eğitimden geçmek suretiyle ilgi ve algı konusu olabileceğini, bu hükmün bir kesinlik taşıdığını düşünmek de bana isabetli gelmiyor. Bu, eğitimle birlikte yerleşik kültürün verdiği terbiye iledir. Yoksa milletin yüreğindeki Yunus Emre sevgisini, şairâne sözlerle dile gelen bilgeliği nereye koyacağız. Ben insanımızın şiire bağlılığından şüphe etmiyor, sorunu başka yerde görüyorum. Şiir bizim manevi şahsiyetimize bağlılığımızın ifadesidir. Sorun iki yüzyıllık maceramızda kültürümüzün kavram ve kurumlarının yerinden oynatılmasından, anlam ile şekil arasında uçurumlar yaratılmasından ileri geliyor. Tepeden inmeci kültür ve onun monte ettiği içerik, konuştuğumuz dilde kendimizi emniyet içinde hissetmemizi engelledi. Türkiye’nin cebir kullanılarak sözüm ona modernleştirilmesi tüm kültür kurumlarına karşı temkinli ve tedbirli olunmasını gerektiren bir meleseydi. Şiir aslî ve kurucu işlevine, dili yeniden bir emniyet alanı haline getirmek suretiyle dönüyor.

Cevdet Karal
Cevdet Karal

Şiiri nasıl sevdireceğiz konusuna gelirsek, bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

Şiirin nasıl sevdirileceği meselesine gelince, bu iş öyle kolay değil. Öncelikle edebiyatın kendini kendiliğinden sevdirecek bir güce ulaşması lazım. Muhatabımız kimdir, hangi şiiri kime sevdireceğiz? Bu da önemli… Öyle şiirler var ki, onları daha önce hiç “duymamış”lara bir kez okumak bile kâfidir. Şiirin bir alanı toplumun bir kesimi tarafından sevilmeye çok elverişlidir. Bu bizim başarımız değil, halihazırdaki imkânın vakıaya dönüşmesidir. O şiirin referans dünyası, orada karşılığını bulmak üzere hazır durmaktadır. Bu kuşkusuz şiirin yaygınlık kazanmasının bir yolu olabilir. Edebiyatımızın daha yeni örneklerinin sevilip yaygınlaşması ise aşılması güç zorluklar içeriyor. Sorun şiirin hem muhatabıyla karşı karşıya gelebilmesi, eserin insanla teması, hem de sembol ve referans dünyasının örtüşme sağlayabilmesiyle ilgili. Karşılaşma kolay ama örtüşme kolay görünmüyor. İşte bu örtüşmeyi sağlamadan, arayı kapatmadan meseleyi çözmek zor.  Okullardaki şiir eğitiminin kuruluğu ise sadece bir sonuç... Bu zeminden beklenebilecek olumlu katkılar, ancak kültürel statükonun ciddi bir kırılmaya uğramasıyla mümkün.

Şairin dünyası ayrı mıdır? Bu ayrılık edebiyat alanının tümü için de geçerli midir? Gözlem yaparken şairin yazardan farkı nedir? Şairi şair yapan şey sadece yürek mi?

Sanırım şair nasıl biridir, demek istiyorsunuz. Bu soruya şunu da dâhil ediyorsunuz. Şair gözlem yaparken bir yazardan farklı olarak nasıl bir halet-i ruhiye içinde ve konumdadır? Şairi, bir diğer insandan farklı ve şair kılan “şey” nedir?

Sonu vecd olan temaşa yok

Evet, aynen öyle, siz soruyu daha da güzel açıkladınız…

Biliyorsunuz, eski bir bakış açısına göre sanatın temelinde taklit vardır. Bu anlayışa göre şair, büyük tabiat manzaralarını adeta vecd halinde temaşa etmeli, ilhamını orada aramalıdır. Bugün böyle bir gözlemden söz etmemiz mümkün değil, gözlemin nesnesi de mahiyeti de değişti. O bir tür ‘rabıta hali’, şimdi ‘dönüştürücü dikkat’ olarak bambaşka bir kimlik kazandı. Sonu vecd olan temaşa yok, malzemesini bulup ortaya çıkaran gözlem var. Yazarın gözlem açısından durumunu, özellikle roman söz konusu olduğunda böyle görüyorum.

Şairin gözlemi ise ne taklit esasına dayanan estetiğin öngördüğü şekilde ne de az önce bahsettiğim gibidir. Şair bir sevk-i tabii ile içinde var bulunan şiiri açığa çıkaracak bir neden arar. Bu neden; bilinen bir insan isminin tekrarından doğan yabancılaşma ve tuhaflık hissi, her gün geçtiği bir sokakta kafese alındığını gördüğü bir ağaç da olabilir. Bunlar herhangi bir insanın da algı alanına girebilen, düşünce konusu ve etki nedeni olabilen şeylerdir. Ama durumun kendisi, bir dile gelme imkânını bekleyen bir özü harekete geçirmez. Şairin bir diğer insandan farkı burada... Onun algısı, içinde zaten var bulunanı harekete geçiren bir uyaran işlevi görmektedir. Şair esasında gözlemde bulunuyor değildir, pozisyonu gözlemcinin pozisyonuna benzemez; o bilinç ürünü olmayan bir kendiliğinden dikkat halindedir.

İnsan
(+)

Muhayyel bir okurla konuşuruz

Şairin diğer insanlardan bir farkı var mıdır?

Şair şiirini değil, şiirini gün yüzüne çıkaracak nedenleri arar. Serazatlığının, gündelik hayata boş vermişliğinin sebebi belki de budur. Şairin diğer insanlardan elbette bir farkı vardır. Bir şeyi hayatı boyunca dile getirmek, bunu yaparken de hayatı boyunca hiç anlaşılmama ihtimalini göze almak, az bir fark değildir. O, konuşmak için ihtiyaç duyduğu benzerini adeta kendisi yaratma mecburiyetindedir ve bu genellikle muhayyel bir okurdur.

“Şiir, bir itiraftır” diyorsunuz, kime ve neyi itiraf?

Soru ilk şiir kitabım Horozlu Ayna ve Ölüm’ün girişinde yer alan metinden hareketle soruluyor. İfadenin anlamı, itirafın nesnesi orada kısaca da olsa açımlanmış, gösterilmiştir. “Sanatı Savunmak” başlıklı o yazı düşünüp tasarlanarak değil, bir anın eseri olarak bir çırpıda ortaya çıkmıştı. Cümle ve devamı şöyledir: “Şiir bir itiraftır. Kendi nefsinin tanrısı olma imkânsızlığının itirafı.” Ben başından beri şiirin maneviyat alanının içinde bulunduğunu düşündüm. Yaratıcı çaba maneviyat alanıyla temas kurma, faniliğin içinde bir ebediyet anı yakalama arzusuyla yanıp tutuşur. Bu; çatışmalar, sancılar ve muhasebelerle de dışlaşır. Hatta kimi zaman vecd halleri gibi büyük çöküntülerle de.

Yaratıcımızın bizim itirafımıza ihtiyacı olmadığına göre andığınız cümle iyi düşünülmelidir. İtiraf ve isyan, teslimiyete gider. Ama yol kısa ve kolay değildir.

Şiir ‘eril’, öykü ‘dişil’, roman ‘dişilimsi’

Sizce bir şairin en büyük sıkıntısı nedir?

İçinde bir şiir varken onu oradan alıp kağıdın üstüne koyamamak.

Şiir yazmak sadece erkek işi midir? Kadınların şiir yazması veya edebiyattaki yeri konusunda görüşleriniz nelerdir?

Edebiyatın türlerine birer cinsiyet atfetmek mümkündür. Şiir, eril. Öykü, dişil. Roman, özellikle şimdilerde, dişilimsi. Fakat bu türleri bir uğraş olarak erkek veya kadın işi diye tasnif etmek doğru değil. Şairlik, kadın ve erkek ayrımının üstünde, başlı başına bir kimliktir.

Müslüman olmanın bedelini özellikle kadınların ödediği bir sürecin sonucu

Konuyu cinsiyete indirgeyerek bakarsanız, evet, çok açık, edebiyatımızın bir büyük kadın şairi bulunmuyor. Düşünürseniz, burada bir nirengi noktası da bulabilirsiniz. Öte yandan, kendi nesli içinde öne çıkan kadın şairler olduğunu da unutmamak gerekiyor. Fakat bugün bu ayrımı ortadan kaldıracakmış izlenimi veren bir değişim göze çarpıyor. Bunun bir nedeni de, müslüman olmanın bedelini özellikle kadınların ödediği bir süreç ve bu sürecin sancılarını yeterince dile getiremeyenlerin şimdi ortaya koyduğu verimliliktir.

Haddini bilmek önemli. Büyükler bunu sık sık söyler. Nesir veya şiir yazarken haddini bilmeli, kendini sınırlamalı sizce?

İnsan haddini aşan şeylere kalkışmamalı. Bu böyledir. Şiirse, haddini bilenlerin işi değil, haddini aşabilmenin alanıdır.

Sizce Türk şiirinin sorunları nelerdir?

En önemlisini söyleyeyim. Türk şiiri bugün muhatapsızdır. Dili bir emniyet alanı haline getirinceye dek de bu muhatapsızlık sürecektir.

 www.dunyabizim.com

109
0
0
Yorum Yaz