mehmet solak

mehmet solak

aşka yüzüm var / arada bir yerde, bu yerde / yabancı olsam da / mosmor sürgün / hayal içre

ŞİİR, ŞAİRİN NESİDİR?

5/2/2009
Kategori: siir cikmazi

                                                  

Malı  değildir kesinlikle.

Çünkü mülkiyeti kabul etmez şiir; şairin mülkiyetini bile.

Diğer sanat dallarına ait eserler, her zaman aidiyet ilişkisiyle değerlendirilir. Özdeşleşme vardır bir bakıma; eser sanatçıyı, sanatçı eseri çağrıştırır çoğu zaman. Bu çağrıştırmanın tekil ya  da çoğul boyutta olması bir şey değiştirmez. Örneğin; Mimar Sinan dendiğinde en kulaktan dolma bilgiye sahip olanlar dahi, ona ait bir eser söyleyebilirler. Resim için de böyledir, müzik için de. Oysa şiir söz konusu olduğunda aynı durum geçerli değildir. Şairler, öncelikle düşünceleriyle veya yaşam biçimleriyle tanınır, bilinir. Yani şair, şiirinin önüne geçer hep. Hatta kimileyin bile isteye örter şiirini. Şiirini örttükçe kendini cilalamış olur şair. Şairin kendine duyduğu bu narsistik sevgi, şiirinin geri planda kalması için yeterlidir.

Şiir mi şair mi, dendiğinde şiirden yana olmalı tavrımız. En başta şairin tavrı elbette. Ama görüyoruz ki hiç de öyle değil. Hem şairin kendisi için böyle bu  hem de şiirseverler için. Ama neden?

Görünen o ki; şiir, bir iktidar aracıdır. Biliyorum, bir genelleme bu. Ve genellemeler, her zaman yanılma payı içerir. Bütün yanılma riskine rağmen; şiirin bir iktidar aracı olduğunu yinelemek durumundayım. Hemen belirmeliyim ki,  kişisel algımdan değil, gözlemlediğim genel algıdan bahsediyorum. En ünlüsünden en yenisine pek çok şairde gördüğümüz bir tezahür bu. Şiirine toz kondurmaz tavır takınmak, şiirle yakınlığını tanışıklık zamanıyla eşleştirmeye kalkışmak, her yazdığı metnin illâki şiir olduğu kanısını taşımak, kutsal metin îrat ediyormuş havasıyla üst perdeden konuşmak, balmumu kulesinden bulutlara doğru sıkça kanatlanmak… vesaire, vesaire.  Kolaylıkla çoğaltılabilir sözünü ettiğimiz algıyla örtüşen davranış biçimleri. Peki, şair daha olgunca bir tavır sergilemesi gerekirken bu çiğlik nedendir? Hiç uzatmadan söyleyelim: İktidar algısından işte. Başka ne olabilir? Şiir, varoluş kaygısıyla değil de görünüroluş itkisiyle algılanırsa başka nasıl bir görüntü çıkar ki ortaya. Şiirle uğraşan pek çok kişinin bu olumsuz manzaranın bir parçası olduğu yadsınamaz bir gerçek. Bu manzaraya okuyucunun katkısını da unutmayalım ama. Şeyh uçmaz mürit uçurur, düsturundan hareketle, okuyucunun epey şairin kanına girdiğinden bahsetmek mümkün sanırım. Aslında karşılıklı bir gönüllülük var ortada. Okur, şairin beklentisine; şair de okurun beklentisine göre hareket ediyor bir bakıma. Sorsanız, hiç de kabullenilmez oysa. Ama önemli olan görünen değil mi? Popüler olmak, öyle kolaylıkla sırt dönülecek bir durum değil zira. Sanatçılar için tam bir gayya.

Demek ki; şiiri bir iktidar aracı olarak görmek, bir çeşit mülkiyetçi anlayış tezahürü. Aslında şiire dönük her türlü nemalanma çabası aynı kapsamda ele alınabilir. Yani her kim, varoluş algısı dışında, şu ya da bu sebeple şiirden bir şeyler umuyor yahut ona bazı misyonlar yüklüyorsa bütün yapıp etmeleri kendine dönüktür; bir çıkar gözetiyordur kısacası. Şiir, bunu kaldıramaz. Başka bir şeyden değil; tabiat uyuşmazlığından sadece.

Öyleyse ne yapmalı?

Kestirmeden söyleyelim: Şiire, iktidar algısına dayalı bir mülkiyetçi zihniyetle yaklaşılmamalı. Öyle ki, bu yaklaşım, şairin şiir üzerindeki tasarrufunu da içermeli. En başta söylemiştik hani: şiir, şairin malı değildir. Malı olmadığı için, şiir üzerinde keyfî tasarruf hakkına da sahip değildir şair. Hele şiir okuyucuya ulaştıktan sonra. Şiir okuyucuya ulaşmadan tasarruf hakkı şairindir elbette; ama yine de malı değildir şairin. Şiir, şairin malı değilse, şairin ilelebet onun üzerinde tasarruf hakkı da yoksa, soruyu tekrar sormamızda yarar var: O halde şiir, şairin nesidir?

Yazıya başlarken,  bu sorunun cevabını, olmazlar üzerinden tartışmaktı niyetim. Fakat görüntüyü daha bir yakınlaştırmak ve sabitlemek gerekiyor sanırım. O zaman yakınlaştıralım ve sabitleyelim: Şiir, şairin nesidir, demiştik değil mi? Evet. İşte cevap: şiir, şairin ‘yakîni’dir.

Böyle bir belirleme yapabiliriz kanımca. Her ne kadar, yakınlarımız üzerinde tasarruf hakkına sahip olduğumuzu düşünsek de meselenin öyle olmadığı açıktır. Onları keyfimizce şekle şemâle sokamayacağımız gibi; onlarla aramızda sahip-mal, yani mülkiyet, ilişkisi de yoktur. Öyleyse, şairlerin şiirlerinde olur olmaz değişiklikler yapmaları, kelimeleri, dizeleri değiştirmeleri, hatta yıllar sonra eklemeler-çıkarmalar yapmaları, daha vahimi kimi şiirleri- ve dahi kitapları-  reddetmeleri de ne demek oluyor? Önce şairler anlamalı demek ki, şiirin ne olduğunu; ya da şair olduklarını söylemekten vazgeçmeliler tez elden. Ta ki bu çarpık, bu hastalıklı zihniyetten kurtulana değin. Öte yandan okuyucuya da  hakarettir bu keyfilik. Düşünün; okumuş, o haliyle beğenmişsiniz bir şiiri, hatta  çok çok benimsemişsiniz; bir de bakıyorsunuz, sadece sizin değil başkalarının da   zihinlerine kazınmış kelimeler-dizeler yok olmuş, zorlama misyona  rüsva edilmiş şiir. Yahut ideolojik takıntının yavanlığına teslim edilmiş.

Ne diyelim? Gülünç olmayı seviyor insanoğlu; hele şiire bulaşmışlığı olanlar. Kan çekiyor sanırım.

 

 

 www.edebistan.com

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ŞAİRİN ŞAİRLİĞİ

7/6/2008
Kategori: siir cikmazi

 

Şairin şairliği ne demek?

Şairin şairaneliği mi demeli yoksa?

Hangisini tercih etsek sıkıntılı bir duruma kapı araladığımız kesin. Çünkü ne yapsak ne etsek, etkisinden sıyrılamadığımız sıkı bir sözlü kültüre sahibiz. Öyle ki, çoğu kere yazılı kültüre ket vurabilmekte sözlü kültür alışkanlıklarımız.

Böyle bir durumda şairin şairliğinden bahsetmek hiç de abes olmasa gerek. Formatlı söz dizileri söyleyen her kesin şairliğe  soyunduğu bir ortamda neden abes  olsun ki?

Sorun, şiirin ne olduğunun hâlâ bilinmeyişinden kaynaklanıyor. Onca süslü püslü, anlamı ve karşılığı kendinden menkul tanımlama girişimlerine ve poetik söylencelere rağmen mi? Maalesef evet. Hem de bütün söylenenlere  rağmen.  Peki neden?  

Şair, “görülmesi gerekenin farkında  olan, yani  ‘oluş’u yakînen  bilen” dir demiştik hani. Farkında olmak ve bilmek şiir algısında temel ayırt edici ögelerdir. Farkında olmanın ön şartının ise görmek olduğu açık. Bunu söylemeye bile gerek yok aslında. Ama görünen o ki, daha epeyce söylenecek. Görmenin ayrıcalığından habersiz, farkında olmak nedir bilmez  kişilerden, oluş’a dahil olmak ve onu yakinen bilmek yani bütün varlığıyla varoluşu yaşamak konusunda doğru bir yönelim içerinde olmalarını beklemek saf dillik olmaz mı? Olmaz olur mu hiç. Başka ne olabilir ki zaten. Mesele, algı meselesi kısacası. Hayatı doğru algılayamayan bir insanın, şiiri doğru algılaması mümkün değildir. Yanlış anlaşılmasın, daha önce de söyledim, şiire kutsallık atfediyor değilim. Şiiri, insanlığın ya da bir milletin tarihinde belirleyici bir olgu olarak da görmüyorum. Şiir, ne tarihtir ne kurtuluş reçetesi. Bu sebeple; şiire borçlu  olmak hissi gereksizdir. Aslında örtük bir kutsallık atfıdır  borçluluk hissi içerisinde olmak da.

Algı meselesine dönelim: Şiir algımız nedir? Ya da şöyle soralım: Bir şiir algımız var mı? Var elbet. Olmadığını söylemek haksızlık olur. Ancak boyutları ve niteliği nedir bu şiir algımızın? Önemli olan burası. Ya basite indirgemek ya da kutsallaştırmak. Zaafiyet burada işte. Kimileri her duygulanımını, her düşündüğünü, her tasarımını, her kızgınlığını  yahut her sevincini belli bir ses düzeneği içerisinde dillendirmeyi şiir sanırken;  kimileri de varoluşunu, geçmişini-geleceğini şiire angaje etmekte. Uçlarda gezinmeyi seven bizler için hiç de yabancısı olmadığımız bir durum. Şiiri geçmişte olduğu gibi,  söz sanatı olarak algılamak ne kadar yanlışsa,  bir üst metin olarak algılamak da o kadar yanlıştır. Onu sıradanlaştırmak da elbette. Şiire yönelik olan bu algı, şairi dışta bırakır mı? Tabiî ki bırakmaz. Şiirin söz sanatı olduğu bir algıda şair, şaman taklitçisinden başka bir şey olamaz. Doğaldır ki; taklit  varsa şiir yoktur. Taklit, şiir için en büyük yok edicidir. Öte yandan, belâgat da şiirin dışındadır artık. Belâgattan tamamen soyutlanmış bir şiir mümkün mü peki? Sanımca hayır. Önemli olan, asıl dayanağın ne olduğu, belâgat olup olmadığıdır. Günümüz şiiri, yani modern şiir, tamamen belâgattan ibaret olamaz. Fakat şiiri belâgattan kurtarmak adına, onu, ucu ve yönü belirsiz modern ve postrmodern safsatalarla kör kuyuya atmak da şiire yapılan en büyük haksızlıktır. Bu haksızlığın  yukarıda değindiğimiz yanlış algıyla başladığı kesin.

Şimdi başa dönelim, şairin şairliğine yani. Kişiyi şair kılan nedir? Şiir yazıyor olması mı? Kesinlikle hayır. Öyle olsaydı,  her formatlı söz dizimine şiir denirdi. Kimilerinin o tür söz dizimlerine şiir demesi bir şey ifade etmiyor.  Şiir yazıyor olmak, şairlik için yeterli değilse, nedir o zaman kişiyi şair kılan. Sözü hiç dolandırmadan söyleyelim: ‘Eda’ dır o.

Eda, şairin kendine özgülüğünün adıdır. Kişinin kendine özgü bir duruş’u, duyuş’u ve söyleyiş’i yoksa şairliği de yok demektir. Şair, en başta varlığındaki kendine özgülüğü fark eden kişidir. Ancak bu fark edişle varoluşu keşfedebilir. Her fark ediş, keşfe açılacak diye bir kesinlik öngöremeyiz diğer yandan. Kendini fark eden ve varlığın bütüncüllüğünü keşfeden kişi, şiirle iştigâl ediyor olmaktan öte, şairliği de hak etmiş demektir.  Takdir edilir ki; bir şeyi hak etmek, kişi için çok ama çok önemli bir aşamadır.

Sözün özü: Şair; duruşunu, duyuşunu ve söyleyişini dilde somutlaştıran kişidir. Dilde somutlanma, kendine özgülüğün dille tezahürüdür bir başka deyişle. Bu tazahürü  yaşayanların  edası vardır ancak. Edasına yanılacak şairler  de  yalnızca onlardır.

Ne zaman ki;  söz,  hal’e dönüştü; sonra tekrar söze döndü orada şiir vardır. Şair, sözü ile halini hemhal kılandır. Kendiyle hemhal olan yani. 

 

 

http://www.40ikindi.com

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ŞAİR, FARKINDA OLANDIR.

11/5/2008
Kategori: siir cikmazi

 

Neyin mi?

Tabiî ki şiirin.

Sadece şiirin değil elbet.

İlkin, kendinin farkında olmalı şair; bittabi hayatın.

‘Farkında olmak’  süreci diri karşılamak ve aynı dirilikle sonlandırmaktır. Bu diriliği başından sonuna değin korumanın zorluğunu söylemeye bilmem gerek var mı? Yine de söylemiş olalım.

Kendinin farkında olmak, şimdilerde ağızlara sakız olmuş ‘kendiyle barışık olmak’ falan değil. Kendiyle barışık olmak; olanı olduğu gibi kabullenmek demektir, yani edilgen bir tavırdır. Oysa peşin bir kabulleniş değildir sözünü ettiğimiz edim. Olayları ve olguları, olumlu ya da olumsuz her nasıl olurlarsa olsunlar hep sorgulamak, kendi yapıp etmelerini bilgi ve bilinç düzeyinde gerçekleştirmek, böylelikle hayatın bütüncüllüğünü kavramaya yönelmek, buna azmetmektir farkında olmak. İlk bakışta dikkat çekmeyen ayrıntıları en başta görebilmek ve hep görmek nasıl mümkündür? ‘Kendi olmak’ değil midir yegâne anahtar. Sonradan görmek, yani ‘farkına varmak’ da değil bu; her ne kadar sözlükler ikisine de aynı anlamı verseler bile.

Kendinin farkında olmayan hayatın da farkında olmaz. Bu aşamalardan habersiz birinin, şiirin farkında olması ne mümkün.  Bunu söylerken, şiire bir kutsallık atfediyor değilim; şiirin böyle bir niteliğinin olduğunu da düşünmüyorum ayrıca. Vurgulamak istediğim husus; şiirin, ‘yaşamsal bir edim olarak farkında olma’yı gerekli kıldığıdır, yani etken bir tavrı. Peki her şiir yazanda bu ‘etken farkındalık’ var mıdır? Evet, demeyi çok isterdim doğrusu; ama safdillik olur bu, hatta körlük.

Etken farkındalık, muhalif olmak mıdır peki? Tam olarak değil. Çünkü muhalif olmak da iğdiş edildi. Geleneksel olana veya kutsala karşı çıkmaya indirgendi. Bu sası muhaliflik, şiirlerini metalaştırdı. Hatta şiir bırakmadı ellerinde. Ellerinde diyorum, çünkü kirli zihinsellikleriyle karşılaşacakları sonuç başka bir şey olamazdı zaten.

O halde,  şiir formatında bir şeyler yazmak, illâki şair yapmıyor insanı. Görünürde öyle olabilir. Genel geçer yaklaşım da bunu teyit edebilir. Ancak ölçütün görüntü olmadığı  gayet açık. Öyleyse; bir kişi, şiirle meşgul olsa dahi şiirin farkında olmayabilir mi demek  bu? Tek kelimeyle: Evet. Şiir, bir meşgale değildir zira; bir ‘hal’dir. Kişinin hal’iyle hemhal olmasını gerekli kılar. Hemhal olmak, yazgıya dahil olmaktır; edilgen bir kabullenişle hiçbir alâkası yoktur. Halbuki dahil olmak, sorgulayıcı tavra ilişkindir; en başta dahil olunacak durumun sorgusu zorunludur. Sorgulayıcı olmak, insanî bir haslettir. Sorgulamak, kimilerinin sandığı gibi, inkâr etmenin ne yandaşıdır ne gerekçesi.

İşte şair, hayatı bütün boyutlarıyla sorgulayan kişidir. Alemdeki bütüncüllüğü sorgu penceresinden gören ve öylece algılayan. Algılarını, iç dünyasının güdülerine ve dış dünyanın itkilerine teslim etmeden bilgiye ve  bilince dönüştüren kişi. Bu dönüşüm idrakini sözle terennüm edendir şair; hatta kimileyin sözsüz sedasız, derin bir suskunlukla.

İster sözlü ister sözsüz olsun, terennümüyle bütüncül döngüye katılandır şair. Şiir ise, bütün ihtişamıyla ve en derin boyutlarıyla varlığı kuşatan bütüncül döngüye açılan kapılardan birisi. O kapıyı iyi bellemek lâzım ve eşiğinde neyi beklediğini bilerek beklemek. Acaba kaç kişi, kendisi için ardına kadar açılmış kapıların farkındadır? Ya  aralanmış olanların! Kapının aralanmış yahut açık olması yetmiyor demek ki! Onu görmek gerekiyor, bir ‘gören’in olması.

Şair, görendir; ama en baştan gören. Görülmesi gerekenin farkında  olan yani ve bu ‘oluş’u yakînen  bilen.

Değil mi ki aynelyakîn bilinendir şiir; onu bir bilen gerekir. O şairdir.

 

 

www.40ikindi.com

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ŞİİR HEVESTİR

14/4/2008
Kategori: siir cikmazi

 

 

Şiir nedir, sorusu şimdiye değin defalarca sorulmuş; hiç üşenilmeden de defalarca cevaplanmıştır. En öznel tanımlamalar şiir üzerine yapılmıştır, dense yeridir. O halde, bir tanımlama da ben mi yapacağım. Hayır. Niyetim tanımlama yapmak değil; sadece şiir – insan ilişkisine heves penceresinden  bir göz atmak.

Heves; bir şeye karşı duyulan istektir. Fakat  aşk, şevk derecesinde bir istektir bu. Herkesin içinde bir şeylere karşı istek vardır mutlaka; heves etmekten alıkoyamazsınız kimseyi. Ama herkes hevesdâr değildir yine de ve olamaz. Her arzuladığına ulaşıp ondan hevesini almak herkese nasip olur mu sanıyorsunuz. Ne mümkün! Kimlerin hevesi kursağında kalmamıştır ki!..Kimler etrafına bakıp, olur olmaz her şeye heveskârlık göstermemiş sonra da hevesini alıp kendi köşesine çekilmemiştir.

Kuşkusuz pek çok heveskârın yolu düşmüştür şiire. Heveskârı çok olunca, şiirin de yol geçen hanına dönmesi kaçınılmaz olmuştur. Aslına bakarsanız hanın bir şikayeti yok bu durumdan. Sıkıntı, konukların tavrıyla alakalı. Her konuk kendi tarzında şekillendirmek, kendi rengiyle boyamak istiyor hanı. Kimisi en mutena köşelere özene bezene yazarken kimisi kapı arkalarına hoyratça bir şeyler karalamakla meşgul. Neler yok ki? Salya sümük duygusallıklar mı ararsınız, hamasî tatminler mi, sakızsı yayvanlıklar mı, yoksa tek solistli çok enstrumanlı seslendirmeler mi? Hal böyle olunca da kargaşa yaşanıyor. İşin kötüsü herkes ayan beyan  hancılığa soyununca kim hancı kim yolcu o da karışıyor.

Heves, bir başlangıçtır; şiirse sonuç. İnsanoğlu için başlangıç ne kadar normalse sonuç da o kadar normaldir. Yani pek çok insanın şiire heveslenmesinde bir anormallik yok mudur? Evet yoktur. Hele bir gençlik hevesi olmasında hiç mi hiç…

Burada düşünmek gerek. Başka ülkelerde de böyle midir, bilmiyorum, ama farklı olmadığını sanıyorum, özellikle gençlik yıllarında pek rağbetkârdır insanlar şiire. Bunda duyguların o dönemde daha coşkun oluşunun etkisi vardır mutlaka, ancak meseleyi salt duyguların coşkunluğuyla açıklamak yeterli olmasa gerek. Gençlik yıllarında, hele bir de aşıksa, şiir niyetine bir şeyler yazmamış çok az kişi vardır herhalde. Peki ne oluyor da, bir dönem yolunu illâki şiire çıkarmış insanlar, birden bire şiirden kopuveriyorlar. Gençlik yoldaşlarını neden terk ediyorlar? Yoksa yoldaş belledikleri şiir mi yarı yolda bırakıveriyor onları. İkisi de değil bence. Ne şiir, genç yoldaşını ne de genç, şiiri terk ediyor. Kimse kimseyi yarı yolda bırakmıyor yani. Peki nedir olup biten o halde? Söyleyelim: Bir an kesişen yolların tekrar ayrılmasından başka bir şey değil. Bu kadar basit mi? Evet, bu kadar basit.

Şiir, bir sanat olmaktan önce; bir söz söyleme aracı olmuştur hep. Şiirin tarihine baktığımızda bunu açıkça görürüz. Yüzyıllar boyunca insanlar hemen her şeyi şiirsel formatla ifade etmişlerdir. Sözlü kültürün olmazsa olmazı şiirden başka nedir? Gündelik hayatın içinde böylesine etkin ve canlı bir başka tür daha var mıdır? Hatta şunu bile söyleyebiliriz: Şiire atfedilen misyon, onu tür olmaktan öte bir algıya muhatap kılmıştır. Çeşitli nedenlerle gündelik dille ifade edilemeyen saklı duygular, çekinceler, gizler ve hatta güdüsel itkiler hep şiir olup dökülmemiş mi dudaklardan? Günlük dille söylendiğinde garipsenme veya ayıpsanma ihtimali yüksek ifadeler bile, şiir kalıbına  girdiğinde görmezlikten gelinmemiş mi? Hala da öyle değil mi? Demek ki şiir, söz söyleme aracı ilkin. Her ne ve  her nasıl olursa olsun. Bu araç olma halinde bir sıradanlık yok ama. Bir nevi elçilik onunki. Hem herkesin elçisi olabilir şiir. Nasıl ki elçi hükümdarının aynasıdır, şiir de şairinin aynasıdır. Hiç bir elçi bir diğerinin aynısı tavra sahip değildir. Değil mi ki; elçiye zeval olmaz, şiire de zeval olmaz. Öyle kesip biçmek hiç hakkaniyetli değil.

Şiir bir hevestir. Bir gençlik dumanı. Her gencin içinde çokça heves vardır. O heves şiire de kapı aralar boyuna. Kapı aralığından başını uzatıp şöyle bir etrafı kolaçan eden, bir anda şiirle göz göze gelip onu baştan aşağı süzen az değildir. Kimisi vurulur kimisi iç çeker. Vurulanda da iç çekende de heves kabarır. Biri habire çoğaltır hevesini, o hevesle hemhal olmayı sever, derdnâk olur; öteki farkında değildir önüne çıkan kısmetin, bir gün bir yerde tekrar rastlaşmayı umar sadece. İlki farkında olandır diğeri farkına varmayan yani.

Şiir hevestir; hem tesadüflere hem de tevafuklara açılan bir heves. Her hevesin bir kapısı vardır hafiften aralık. Kimisi rüzgarla girer ardına kadar açılan kapıdan, ancak nasipsiz çıkar; kimisi yavaştan kendi sızar içeri, bir güzel donanır.

Şiir hevestir, heves bırakır insanda. Kim ki farkındadır bunun; şairdir.

 

www.40ikindi.com

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ŞİİR ÇIKMAZI

11/3/2008
Kategori: siir cikmazi

       

Bu başlık, şiirin çıkmazda olup olmadığını tartışmayı hedeflemiyor. Ama şiirin düpedüz bir çıkmaz olduğunu imliyor. Evet, şiir bir çıkmazdır. Hani bir ucu kapalı olması sebebiyle diğerlerine oranla  daha içe dönük sokaklar vardır ya, tıpkı onlar gibi.

Çıkar olmak hali yeğlenen bir durumdur. Çünkü dışa dönük olmak demektir çıkar olmak. Çıkmazlıksa içe dönüklüğü zorunlu kılmasından olsa gerek pek rağbet görmez. İçe dönük, sessiz çocuklar bile büyükleri tarafından hep eleştirilmezler mi bu halleri yüzünden. Hatta bir olumsuzlukmuş gibi algılandığı da olur içe dönüklüğün.

Diğer edebî türlerle kıyaslandığında tek şiirdir çıkmaz olan. Bütün türler gayet şamatalı, renkli, gürültülü bir çıkar sokak gibidir. Hatta kimileri sadece iki ucundan değil; ortasından, sağından solundan da çıkar durumdadır. Gelenin geçenin haddi hesabı yoktur. Yol geçen hanıdır tabiri caizse. Şiir öyle midir ya! Kesinlikle hayır. Balkonları, pencere önleri saksılardan taşmış çiçeklerle renk cümbüşüne gark olmuş,  aynı çiçeklerin bile karşı penceredeki ya da sundurmadaki rengi, coşkunluğu, albenisi kıskanılan, hu huların, dokundurmacaların, perde gerisinden çaktırmadan bakışların, göz ucuyla süzmelerin, burun kıvırmaların, omuz silkmelerin sıkça yaşandığı ama bütün cazibesini  de bu hallerine borçlu olan bir çıkmaz sokaktır şiir. Tek bir girişi tek bir çıkışı vardır şiirin. O çıkış ve giriş de, sadece  ve sadece kendisidir. Öteki türler hep birbirlerine açılır. Birinden ötekine saklambaç oynanır kimileyin, türler arasında  sekilir bile. Çıkmaz sokak da yalnız kendisine açılır  ve yalnız kendisine kapanmaz mı? Ona gelen yolları başka yollara bağlamadığı, kendini başkalarına iliştirmediği için dışa değil içe açılır çıkmaz sokak. Dıştan bakınca sessiz, sakindir. Oysa bir volkan gibi kaynar içten içe. Patladı patlayacak. Patlar da bazen. O canım küpeliler, sardunyalar, kuşkonmazlar, camgüzelleri, arapsaçları… ve daha niceleri tarumar edilir sık sık. Ama   sağlam kalan dallar  hemencik değerlendirilir, köklenmesi için bardaklara konur, özenle bir kenara yerleştirilir.

Çıkmaz sokağın bir cazibesi vardır. Sokak başından kendine çağırır yanından gelip geçenleri. Hatta tutup çeker kolundan kimilerinin. Şiir de öyle değil midir? Deneme nedir, söyleşi nedir, anı nedir bilmeyenler; şiir yazmaktan daha kolay olmasına rağmen bu türlerde  hiçbir denemeye girişmedikleri halde yollarını mutlaka şiire çıkarmamışlar mıdır? Şiir, bir  heves olarak önlerinde bütün ihtişamıyla  açılan  bir pencere olmamış mıdır? Çıkmaz sokak penceresi…Hele ilk gençlik yıllarında şiire heves salmamış pek az insan vardır. Her duygusunu illâki şiir formatında söylemek hissinin kaynağı ne olsa gerek? Gençlik cesareti mi, cahillik mi, köklü nazım geleneğimiz mi? Yoksa bir heves mi sadece? Gençlik hevesi…

Şiir bir hevestir, heves bırakır insanda.

 

http://www.40ikindi.com

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı