04 02 2008

ARKADAŞLARIMIN GÖRÜŞÜNE KATILMIYORUM!!!!! / BETÜL SOLAK

  Kökeni çok eskilere dayanan, edimlerle de sürekli tartışma konusu haline getirilerek her dem güncellenen bir olguyu karşılayan kavram; aldatmak. Bu olgu, tüm zamanlara ve mekanlara nüfuz etmiş bir ön kabulle hep aynı şekilde; “birlikte olan kişilerden birinin, bir başkasıyla ilişkiye girmesi” olarak tanımlana gelmiş. Bu durumda diğer eş aldatılmış, ihanete uğramış oluyor bu kabule göre. Eşinin telefonunu, eşyalarını karıştırıp; -bir de eşinizin sizi aldattığını nasıl anlarsınız taktikleriyle -davranışlarını yorumlayanların tespitlerindeki tepkileri de bu tanımlamanın ne kadar kanıksandığını gösteriyor: “Sen beni aldatıyorsun!”  Bu olguya karşı gösterilen tavır da değişiklik arz ediyor; toplumlara, cinslere ve dönemlere göre. Kimileyin sessiz sedasız sineye çekme, kimileyin öldürme, kimileyin boşanma gibi. Son zamanlarda moda olan ise aynı şekilde karşılık verme; rövanş. Ne acı!   Yazılı ve görsel basında, özellikle dizilerde aldatmanın sıkça işlenmesi, ama hep o bilindik algıyla yansıtılması; kişilerin bu yöndeki şartlı yargılarını beslerken bir yandan da onları aldatılma paranoyağı haline getiriyor. Bu da konunun bir başka trajikomik boyutu tabii… Bu durum üzerinde yeterince düşünülmediği, konunun yeterince sorgulanmadığı; dolayısıyla da tanımlamada bir yanılsama olduğu kanısındayım. Söz konusu olguya ve bu bağlamda kullanılan aldatmak kavramına vitrin camından bakmayalım. Aldatma olarak nitelendirilen bir olayın kahramanını ele alalım: Birlikte olduğu kişinin dışında birine ilkin gözü, sonra gönlü kayar. Bir çelişkiler girdabı onu yavaş yavaş çekmeye başlar. İnandığı değerler, toplumsal yargılar, kişiliği ve nefsi arasında başlayan bir mücadelenin ortasında bulur kendini. Başlangıçta hoş göründüğü için nefsinden taraf olur ve mücadeleyi kazandığını, çelişkiler yumağından sıyrıldığını sanır. Ona bunu düşündüren aldatmaya ilişkin yanlış kanı olsa gerek. Oysa durum hiç de öyle değil. Asıl yanılgı tam da bu ... Devamı

03 02 2008

YAZMAK MI ?.. NİÇİN?

Defalarca okumuşuz ya da işitmişizdir; “yazmasaydım çıldırırdım, yaşayamazdım”, türü açıklamaları. Koca koca yazarlarımızın ağzından  da çıkmış olsalar, hiç etkilemedi beni böylesi açıklamalar. Çünkü hayatın bu şekilde salt bir olgu ile sınırlandırılmasının varoluşsal anlamda  herhangi bir karşılığı olduğu kanısında değilim. Sanılmasın ki yazmak eylemini küçümsüyorum. Hayır. Eylem diyorum dikkat edilirse. Evet, başlı başına bir eylemdir  yazmak; tıpkı okumak, tıpkı düşünmek gibi. “Eylemek“ içimizdekini dışımıza çıkarmaktır; yani gizli olanı sarih kılmak. Aynı zamanda bir anlamlandırma çabasıdır bu. Her anlamlandırma çabası bilinç düzeyinde gerçekleşir. Bir edimin, bilinç düzeyinde gerçekleştirilmesi değil midir eylem; bilinçlilik hali de varoluşsal dinamikleri harekete geçiren ve o dinamikler üzerinde hayatiyet kazanan bir duruş. Hangi edim, bilinçlilik halinden ve bu halin sonucu olan duruştan uzaksa, eylem olmaktan da uzaktır. Eylem, bir tatmin aracı değildir çünkü. Geçmişte kimilerince ve hatta günümüzde yığınlarca böyle anlaşılıyor olması hiçbir şey değiştirmez; yahut içinin boşaltılmış olması. Yazmak da öyle. Peki ya, yazmasalar çıldıracaklarını düşünenler veya yazmayı bir varoluşsal zorunluluk gibi görenler için, yazmanın tatmin aracı olmaktan öte başka bir karşılığı var mıdır? Yazık ki, hayır. Onlara sorulsa, söyleyecekleri vardır mutlaka. Neden olmasın ki, sözlü yahut yazılı olarak hep söylemektir onların işi. Bıkmadan, usanmadan, tekrar pahasına söylemek, söylemek… Karşılık bulmadan söylemek değil midir sözü sıradanlaştırıp değersizleştiren. Hayatın sınırlandırılması, dedim yukarıda. İnsanoğlu pek mahirdir hayatı kendince sınırlandırmaya. Aslında bir kaçıştır bu sınırlandırma, hayatı bütüncül  haliyle kavramaktan ve bu kavramanın getireceği yükümlülüklerden olabildiğince uzak kalma. O bütüncül algıdan uzak kalınca her şeyden kurtulduğunu sanır insan. Bu sanı onu, kendi algısını bütüncül algının yerine ika... Devamı

08 01 2008

SENDEN OLDUM / HÜSEYİN KIR

                         senin                                      yüzünden                                                              i n d i m                                                                                  yeryüzüne                         dönüp baktım arkama                         senden oldum                             ayrılışın                                                hüznü   &... Devamı

08 01 2008

SENDEN BAŞKA / HÜSEYİN KIR

gidecek yerim kalmadı kendimden başka bir acıyı büyütüyorum kimsenin bilmediği senden başka Devamı

08 01 2008

SORGU / HÜSEYİN KIR

yalnızlığımdan bir şey eksiltmiyor seni seviyorum deyişin gülüşün gelişin güven vermiyor sen kimsin   eriyorsa ellerin ellerimde                                                                                                         dönüşü yoksa bakışlarının ben kimim... Devamı

08 01 2008

NEFES / HÜSEYİN KIR

  nefesine tuttum üşüyen ellerim aldım esrarını çektim çileni seni ben sandım soluk verdim soluverdim Devamı

24 12 2007

ARAYIŞ’IN VE UNUTUŞ’UN HİKMET’İ

  İlk  Basamak: Arayış   “Modern Türk şiirinde, şiirini belirli bir düzeye geldikten sonra hiç değiştirmeyenlerin yanı sıra, şiirini sürekli olarak değiştiren şairler var. İlkine F.Hüsnü Dağlarca’yı ve Attilâ İlhan’ı örnek gösterebiliriz. (…) Ama bir de ötekiler var. Şiirini bir merdiven gibi kullanıp belirli bir düzeye yükseldikten sonra ya da onların üstüne çıktığında, tırmandığı merdiveni itip deviren şairler! Nazım Hikmet bunlardan biridir.”[1] der Hilmi Yavuz. Wittgenstein’a dayanan merdiven metaforu Nazım Hikmet’in  şiir serüveninde  önemli bir ‘yol işareti’ kanımca. Bu  yol işareti, onun gerek fütürizm bağlamında özelde Mayakovski, genelde diğer fütürist ve konstruktüvist şairlerle  kurduğu ilişkide gerekse edebiyatımızın geleneksel kolları olan   divan edebiyatı ve halk edebiyatı  ile sağladığı rabıtada  karşımıza çıkacaktır. Çünkü o; “Yalnız kendi edebiyatımın değil, tanıdığım bütün edebiyatların geleneklerinden faydalanmak istiyorum. Tabii gerekirse. Bazen de kendi edebiyatımın  geleneğinden bile faydalanmak istemiyorum Her eserde mutlaka bir geleneğin geliştirilmesi gerektiğine de kani değilim. Her sanatkar ömrünün sonuna kadar arayacaktır. Bu arama seyrinde her konkre uygun şekli bulmaya, kendi kendini tekrarlamamaya, şahsiyetini muhafaza etmekle beraber taklit etmemeye çalışacaktır. Gerçeği toplumcu bir gözle incelemekten gayrı, hiçbir değişmez, mutlak sanat kaidesi tanımayacaktır. Denenmiş sanat kaidesinin tecrübelerinden elbette yararlanacaktır. Elbette ki kendi halk sanatının, kendi ve dünya halkları klasiklerinin geleneklerinden faydalanacaktır, ama  sadece faydalanacaktır, ayaklarına pranga yapmayacaktır.” demiştir.[2] İşte, şairin yararlandığı ‘denenmiş tecrübeler’den  biri, Rus fütürist şiirdir. Fütürizm, her ne kadar Marinetti öncülüğünde İtalya’da ortaya çıkmışsa da, Nazım’ın irtiba... Devamı

12 12 2007

PERDE / HÜSEYİN KIR

   rüyama vehim katan  aşkın nefesi  tut ki yanlışım  bir tadımlık meyvesi şehvetin  bürünsem de  perdesine günahın  adını taşıyan benim                                                ... Devamı

12 12 2007

MAHSUS / HÜSEYİN KIR

                                                                                               serinlik akar üstümüze sessizliğimize kanar insanlar bedenimiz kayar teneşirden suyumuza karışır tenimiz   her sabah üflenir toprağımıza can gelir elimize ayağımıza uçuklar peşimizdeki dudaklar ... Devamı