11 03 2008

ŞİİR ÇIKMAZI

        Bu başlık, şiirin çıkmazda olup olmadığını tartışmayı hedeflemiyor. Ama şiirin düpedüz bir çıkmaz olduğunu imliyor. Evet, şiir bir çıkmazdır. Hani bir ucu kapalı olması sebebiyle diğerlerine oranla  daha içe dönük sokaklar vardır ya, tıpkı onlar gibi. Çıkar olmak hali yeğlenen bir durumdur. Çünkü dışa dönük olmak demektir çıkar olmak. Çıkmazlıksa içe dönüklüğü zorunlu kılmasından olsa gerek pek rağbet görmez. İçe dönük, sessiz çocuklar bile büyükleri tarafından hep eleştirilmezler mi bu halleri yüzünden. Hatta bir olumsuzlukmuş gibi algılandığı da olur içe dönüklüğün. Diğer edebî türlerle kıyaslandığında tek şiirdir çıkmaz olan. Bütün türler gayet şamatalı, renkli, gürültülü bir çıkar sokak gibidir. Hatta kimileri sadece iki ucundan değil; ortasından, sağından solundan da çıkar durumdadır. Gelenin geçenin haddi hesabı yoktur. Yol geçen hanıdır tabiri caizse. Şiir öyle midir ya! Kesinlikle hayır. Balkonları, pencere önleri saksılardan taşmış çiçeklerle renk cümbüşüne gark olmuş,  aynı çiçeklerin bile karşı penceredeki ya da sundurmadaki rengi, coşkunluğu, albenisi kıskanılan, hu huların, dokundurmacaların, perde gerisinden çaktırmadan bakışların, göz ucuyla süzmelerin, burun kıvırmaların, omuz silkmelerin sıkça yaşandığı ama bütün cazibesini  de bu hallerine borçlu olan bir çıkmaz sokaktır şiir. Tek bir girişi tek bir çıkışı vardır şiirin. O çıkış ve giriş de, sadece  ve sadece kendisidir. Öteki türler hep birbirlerine açılır. Birinden ötekine saklambaç oynanır kimileyin, türler arasında  sekilir bile. Çıkmaz sokak da yalnız kendisine açılır  ve yalnız kendisine kapanmaz mı? Ona gelen yolları başka yollara bağlamadığı, kendini başkalarına iliştirmediği için dışa değil içe açılır çıkmaz sokak. Dıştan bakınca sessiz, sakindir. Oysa bir volkan gibi kaynar içten içe. Patladı patlayacak. Patlar da bazen. O canım küpeliler, sardunyalar, kuşkonmazlar, camgüzelleri, arapsaçları… ve daha niceler... Devamı

09 03 2008

redifsiz

                                           kâmil yeşil’e     kim geldi ardından kelimelerden başka kim aradı sordu kim kaldı seninle zemheride mahreci kendi olan neydi ney!  kalmadı göl sessizliği o sahipsiz uykularda boğuldu periler  suyu ve rüzgârı ve geceyi yakan aynada, yazık göl sıcak. kum sıcak. söz sımsıcak ne kaldı nardan neye ne!  nazenin gölgelerden başka     hani kanadıydı kar dudaklarından mükedder öpünce ince bir intizar gibi nar neysin sen suskun göllere meyyal zar-ı ney nefesinde     kim geldiydi kim o aydınlık gölgelerin ışıltılı göl diplerine redifsiz     ... Devamı

09 03 2008

SORUŞTURA SORUŞTURA / CELÂL SOYCAN

Edebiyat ve özellikle şiir dergilerinde süre giden  soruşturmaların da soruşturulmasının  gerektiğini hepimiz düşünür olmuştuk. Ortada sıkıntı veren bir durum vardı: Bir yandan edebiyata / şiire dönük her emeği saygılı bir özenle karşılamak ve isteniyorsa katkıda bulunmak gereğine inanıyorsunuz, öte yandan süklüm püklüm sorular bir yana,  yoğrulmaktan çürümüş konular karşısında içiniz kuruyor. Muhatabınız da sevdiğiniz, yakınlık duyduğunuz birisi ise kırmadan işin içinden nasıl sıyrılırım diye kıvranıyorsunuz. Önerilen dosya konusu ile ilgili  eleştiriniz genellikle sıcak karşılanmaz ve “ hiç olmazsa bir şeyler karalayın “ denir. Evet, sıkıntı veren bir yerdeyiz. Oysa son derece iyi düzenlenmiş, bağıntıları iyi kurulmuş, yalnızca okur için değil yazar için de ufuk açıcı dosyalar olmuştur; sizi belki de ıskaladığınız kimi noktalarda yoğunlaşmaya zorlamış, bilgilerinizi gözden geçirerek sistemli bir hale sokmanıza vesile olmuş, yeni okumalara çağırmıştır.                                                  *                      *                      *   Öyleyse   soruşturmaların da soruşturulması konusunda temel görüşümüz belirdi: Dosya çalışmalarına karşı değiliz, yararlı buluyoruz. Başlangıçta değinmeye çalıştığımız sıkıntıları da gözeterek, yani yeterli tecrübeyi edindiğimizi var sayarak, eleştirileri ve önerileri özetlemeye çalışalım:   1. Her sanatsal biçimleniş, içinde yaşanılan zamanın düşünselliğiyle, kültürel katmanlarıyla iç      &nbs... Devamı

02 03 2008

DÜŞÜNMEK Mİ? EVET…

  Ama nasıl? Düşünmenin insanî bir meleke olduğu açık. Burada tartışılacak bir durum yok. Önemli olan, salt insana özgü ve insanlığa bir imtiyaz olan bu gerçekliği algılayış biçimimiz. Düşünmek nedir, hayatımızda neye tekabül ediyor; bunu keşfetmemiz gerek. Türkçede‘meleke kesbetmek’ deriz; bir durumu yetenek haline getirmek için. Doğuştan sahip olduğumuz bir meleke değil midir düşünmek. Evet? Peki  meleke durağan mıdır? Hayır. Tecrübe etme, yineleme ve uğraşma ile niteliği ve boyutu  değiştirilebilir çünkü. Tersi de mümkün elbette. Tecrübe edilmediğinde, yinelenmediğinde, uğraşı haline getirilmediğinde  kısırlaşma, hatta zamanla yok olma ile karşılaşılabilir. Yani düşünme melekesine sahip olmak yetmiyor demek ki, o melekeyi kesbetmek de gerekiyor. İnsanı insan yapan, doğuştan kimi melekelerle donanmış olmak değildir. Aksine, o melekeleri erken zamanda fark etmek, bu fark edişi bir keşfe dönüştürmek ve nihayetinde hayat algımızı bu çerçevede oluşturmaktır. Yoksa var olan ama işlevsel olmayan bir yetinin kime ne faydası dokunur ki? Düşünmemizin temelinde hayatı algılayış biçimimiz vardır. Burada bir paradoks da yok değil hani: Hayatı algılayışımıza göre şekillendirmiyor muyuz düşünmemizi de? Döngüsel bir hareketlilikten bahsediyoruz yani. İşte bu döngüsellik, hayatı çizgisel bir doğrultuda değil dairesel bir döngüde algılamamızı zorunlu kılıyor. Bu durum insanın bilgilenme sürecini de derinden etkilemektedir. Çizgisel algı, parçadan hareket eder. Bütünün kendisine değil, bütünü oluşturan parçalardan herhangi birine odaklanır. Bu odaklanmada dikkat unsuru önemli bir yere sahiptir, aynı zamanda değişkenlik gösterir. Dikkat çeken şey; varlıkların kendileridir, yani görünür gerçeklikleri. Belki yapay bir gerçekliktir bu, belki de sanal. Oysa varlıkları sadece görünür gerçeklikleriyle algılamak büyük bir yanılgıdır. Bu yanılgı insanı, varlıklara hükmetmek ve bu hükmediş ile varlığını anlamlandırmaya çalışmak gibi boş bir  uğraşa... Devamı

24 02 2008

kendiliğinden uzakta

                                                celâl soycan’a       adın olsa  gölgeler arasında hem gelmiş hem gitmişken söz tamam olur mu kefilsiz     bir masal kur kendine kör zamanlar adres olsun gerilmiş yaya senin olmayan kendilik sadağı her ne yana aksan değişmez keffaretin ürperten sırrın: mâ-nâ-n     / hatırla ol’anı gözün gördüğü encam-ı celâli boşluğa çöken ateşi: belâ yerdesin işte menzilde kendiliğinden uzakta soy canı yüzünde /   ey karanlığı koyultan göz sökülür sözcükler senin de kalbinden tanrıyı bulduğun yerde körlemece kendi tesellisinde hayatın     adın olsa bir adın olsa sırrın olurum hem içinde ben hem dışında aynanın       ... Devamı

18 02 2008

YARIN OLUYORUM / HÜSEYİN KIR

                                                                            mehmet solak’a                                                                                                                                               anlıyorum seni                                                şimdi oluyorsun                                                elimin ucunda elin                &n... Devamı

18 02 2008

SÛRET / HÜSEYİN KIR

    kapat sûretini kendine hazine bil beni senden kalmış harflere sar sarmala bakışının sıcaklığına rengimi kat soluk resimlere ödünç ver borçlu kalayım dökülsün çürüyen yanlarım yeni harflerden yeniden doğayım rüyalarına bir girip bir çıkayım en koyu yerimden aç beni   ... Devamı