11 05 2008

ŞAİR, FARKINDA OLANDIR.

  Neyin mi? Tabiî ki şiirin. Sadece şiirin değil elbet. İlkin, kendinin farkında olmalı şair; bittabi hayatın. ‘Farkında olmak’  süreci diri karşılamak ve aynı dirilikle sonlandırmaktır. Bu diriliği başından sonuna değin korumanın zorluğunu söylemeye bilmem gerek var mı? Yine de söylemiş olalım. Kendinin farkında olmak, şimdilerde ağızlara sakız olmuş ‘kendiyle barışık olmak’ falan değil. Kendiyle barışık olmak; olanı olduğu gibi kabullenmek demektir, yani edilgen bir tavırdır. Oysa peşin bir kabulleniş değildir sözünü ettiğimiz edim. Olayları ve olguları, olumlu ya da olumsuz her nasıl olurlarsa olsunlar hep sorgulamak, kendi yapıp etmelerini bilgi ve bilinç düzeyinde gerçekleştirmek, böylelikle hayatın bütüncüllüğünü kavramaya yönelmek, buna azmetmektir farkında olmak. İlk bakışta dikkat çekmeyen ayrıntıları en başta görebilmek ve hep görmek nasıl mümkündür? ‘Kendi olmak’ değil midir yegâne anahtar. Sonradan görmek, yani ‘farkına varmak’ da değil bu; her ne kadar sözlükler ikisine de aynı anlamı verseler bile. Kendinin farkında olmayan hayatın da farkında olmaz. Bu aşamalardan habersiz birinin, şiirin farkında olması ne mümkün.  Bunu söylerken, şiire bir kutsallık atfediyor değilim; şiirin böyle bir niteliğinin olduğunu da düşünmüyorum ayrıca. Vurgulamak istediğim husus; şiirin, ‘yaşamsal bir edim olarak farkında olma’yı gerekli kıldığıdır, yani etken bir tavrı. Peki her şiir yazanda bu ‘etken farkındalık’ var mıdır? Evet, demeyi çok isterdim doğrusu; ama safdillik olur bu, hatta körlük. Etken farkındalık, muhalif olmak mıdır peki? Tam olarak değil. Çünkü muhalif olmak da iğdiş edildi. Geleneksel olana veya kutsala karşı çıkmaya indirgendi. Bu sası muhaliflik, şiirlerini metalaştırdı. Hatta şiir bırakmadı ellerinde. Ellerinde diyorum, çünkü kirli zihinsellikleriyle karşılaşacakları sonuç başka bir şey olamazdı zaten. O halde,  şiir formatında bir şeyler yazmak, il... Devamı

03 05 2008

KAÇALIM MI GİDELİM Mİ?

  Kaçmayalım. Sonu yok çünkü kaçmanın. Öyleyse gidelim. Ama nereye, ne zaman? En önemlisi de, nasıl? Kaçmayalım, diyorsak olumsuz bir anlam yüklüyoruz demektir bu edime. Öyledir de. Aslına bakılırsa,  kaçmak da bir nevi gitmektir. Ama geride bir şeyler bırakmak vardır kaçmakta; bir şeyler bırakmaya razı olmak en azından;  yani edilgenliğe teslimiyet. Kaçmak, sanal  bir icraattır. Kaçan kişi, mensup olduğu yere değil; ait olmadığı zamana odaklıdır,  hem de sanal zamana. Çünkü zaman; unutmak demektir, zaman unutturur. Sanır ki, zamanın akışkanlığı ve değişkenliği kendisini sağaltacak; unutarak her şeyi geride bırakacak, yeniden başlayacak yaşamaya, kaldığı yerden  ya da yeni baştan. Oysa gitmek, ne geçmişe sünger çeken ne de yaşanılan anı  görmezden gelen bir edimdir. Giden için; bulunulan yer, gidilecek yer kadar önemlidir. Çünkü,  ne kaldığı yerden, ne de yeni baştan  başlamak  söz konusudur giden için. Hayata dahil olandır giden, yani nasibine sahip çıkan. Hep nasibini arar, gideceği yere de nasibiyle gider o. Ne zaman ki nasibine sırtını döner, o vakit gidecek bir yeri kalmaz. Kaçarak salt geleceğe odaklanan kişi, ‘zamanı doldurmak’ peşindedir. Zamanı doldurmaya kalkışmak, aşkınlıktan ve içkinlikten uzak   bir mekan algısına hapsolmak  demektir. Bilmez ki, bir çeşit yetişkin oyalanmasıdır bu, belki zamansız bir evcilik oyunu. Zira ne öncekiler doldurabilmiştir zamanı ne de sonrakiler doldurabilecek. Gidecek bir yerimiz yoksa nasibimiz kesilmiş demektir. Yazık ki, nasibimizin peşinden koşabileceğimiz ne bir zaman dilimi  ne de bir mekancık vardır artık . Yola koyulmak için de bir sebebimiz yok demektir. Çıkılacak bir yol yoksa  nasıl yola koyulabiliriz ki… Gidenler, yola koyulanlardır. Ne geride kalmak ne de yolda kalmaktır yola koyulanın kaderi. Zira kaderin bütüncüllüğü çeker onu her nerede olursa olsun. Gitmek, bütüne ulaşmak azmiyse; kaçmak, parçalanmaya rız... Devamı

14 04 2008

ŞİİR HEVESTİR

    Şiir nedir, sorusu şimdiye değin defalarca sorulmuş; hiç üşenilmeden de defalarca cevaplanmıştır. En öznel tanımlamalar şiir üzerine yapılmıştır, dense yeridir. O halde, bir tanımlama da ben mi yapacağım. Hayır. Niyetim tanımlama yapmak değil; sadece şiir – insan ilişkisine heves penceresinden  bir göz atmak. Heves; bir şeye karşı duyulan istektir. Fakat  aşk, şevk derecesinde bir istektir bu. Herkesin içinde bir şeylere karşı istek vardır mutlaka; heves etmekten alıkoyamazsınız kimseyi. Ama herkes hevesdâr değildir yine de ve olamaz. Her arzuladığına ulaşıp ondan hevesini almak herkese nasip olur mu sanıyorsunuz. Ne mümkün! Kimlerin hevesi kursağında kalmamıştır ki!..Kimler etrafına bakıp, olur olmaz her şeye heveskârlık göstermemiş sonra da hevesini alıp kendi köşesine çekilmemiştir. Kuşkusuz pek çok heveskârın yolu düşmüştür şiire. Heveskârı çok olunca, şiirin de yol geçen hanına dönmesi kaçınılmaz olmuştur. Aslına bakarsanız hanın bir şikayeti yok bu durumdan. Sıkıntı, konukların tavrıyla alakalı. Her konuk kendi tarzında şekillendirmek, kendi rengiyle boyamak istiyor hanı. Kimisi en mutena köşelere özene bezene yazarken kimisi kapı arkalarına hoyratça bir şeyler karalamakla meşgul. Neler yok ki? Salya sümük duygusallıklar mı ararsınız, hamasî tatminler mi, sakızsı yayvanlıklar mı, yoksa tek solistli çok enstrumanlı seslendirmeler mi? Hal böyle olunca da kargaşa yaşanıyor. İşin kötüsü herkes ayan beyan  hancılığa soyununca kim hancı kim yolcu o da karışıyor. Heves, bir başlangıçtır; şiirse sonuç. İnsanoğlu için başlangıç ne kadar normalse sonuç da o kadar normaldir. Yani pek çok insanın şiire heveslenmesinde bir anormallik yok mudur? Evet yoktur. Hele bir gençlik hevesi olmasında hiç mi hiç… Burada düşünmek gerek. Başka ülkelerde de böyle midir, bilmiyorum, ama farklı olmadığını sanıyorum, özellikle gençlik yıllarında pek rağbetkârdır insanlar şiire. Bunda duyguların o dönemde daha coşkun oluşunun etkisi vardır mut... Devamı

13 04 2008

CAN BAHADIR YÜCE: DÜNYANIN SESİ BENİ YORUYOR.

  Günümüz Türk şiirinin en önemli isimlerinden biri hiç şüphesiz Can Bahadır Yüce. Kendi şiirsel söylemini daha ilk kitabında kurmuş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz onun. Bu söylem hem geleneği hem de moderni birlikte edinmek gibi 'sahih' bir nitelik taşıyor. Üçüncü kitabı Unuttum Dünya'da (Sel Yayıncılık) bu özellik iyice belirginleşiyor. Yüce'nin şiirine önem kazandıran yönlerden biri de geniş bir şiir atlasında dolaşıyor oluşu. Yüce ile unutuş ırmağının sularında seyrettiği dünyayı lirik bir hüzün ve öz ile sunduğu kitabı 'Unuttum Dünya'yı konuştuk. Unuttum Dünya'nın, önceki iki kitabına göre daha tasavvufî bir kuşatıcılık içerdiğini söyleyebilir miyiz sevgili Bahadır? Kitabın adının bir tasavvuf terimi olan "terk-i dünya"yı, sufiler için varılması gereken bir aşama olan "dünyayı unutma"yı çağrıştırdığını ilk söyleyen sen değilsin. Doğrusu, bu adı böyle bir çağrışımı olsun diye seçmedim. Unuttum Dünya, hikmetli, bilgece ve derin bir söylem değil, çocuksu bir ses taşıyor. Şiirlere bakıldığında bu görülecektir. Bu anlamda, kitabın Yaslı Mızıka ve Uzakta Beyaz'ın bir süreği olduğu söylenebilir. Şiirde doğal bir çocuksuluğu, saflığı, hikmetten daha çok önemsiyorum. Rilke'nin o güzelim Panter şiirindeki 'dünya yok az ötede' dizesinin farklı bir şekilde yeniden üretimi söz konusu kitapta; elbette yeni bir duyarlıkla... Ben Rilke'nin dizesini şöyle dönüştürürdüm: "Dünya olmasın az ötede". Dünya, "deni" (alçak) sözcüğünden geliyor, biliyorsun. Yalnız kendisine bakan yönleriyle bazen o kadar bunaltıcı oluyor ki dünya, Rilke'nin dizesini bir dileğe dönüştürüyorum. Neden çocuk, ev, yalnızlık, veda ve kalb dörder defa? Hem dünyayı oluşturan dört unsura hem de musiki terimlerine atıf mı var yoksa? Evet, kitaptaki "dört"lerin sırlarından biri, dört unsura da atıf yapılıyor olması. Ama bu bölümleri musikiyle doğrudan ilişkili olarak tasarlamadım. Gerçi "F Majör"le başlayan kitabın "Minörler"le bitmesi dikkatli okur... Devamı

06 04 2008

MEHMET SOLAK’LA ŞİİR ÜZERİNE:

“Bütüncül bir yapıdır şiir, parçalara ayrıştırılamaz." Konuşan: Abdullah Harmancı *Mehmet Solak’ın edebiyata, yazıya, okuma yazma heyecanına dahil oluşu, ilk okudukları, yazdıkları, ilk yayınladıkları, ilk kitaba gelinceye kadar geçen sürede yaşadıklarınız, biraz bunlardan bahseder misiniz? “Nasıl başladınız?” türünden klâsik başlangıçları hiç sevmem. Ama kaçınılmaz ilk sorudur çoğunlukla. Yine de klâsik başlangıç havasının aşılmak istendiğini görmemek insafsızlık olur. Başlayalım o halde: Ortaokul-lise yıllarında sular seller gibi kitap okuduğumu hatırlıyorum; öncelikle babamın kitaplarını ve üye olduğum üç ayrı kütüphaneden her hafta mutlaka okuyup değiştirdiğim kitapları. Her türden kitap okudum. Ama edebiyatçı olmak gibi bir niyetim yoktu o zamanlar. O dönemde ciddi bir yazma çalışmam olmadı. Üniversiteye başladığımda; şiir ve düşünce-felsefe yoğunlukluydu ilgim. Bu yoğunluklu ilgi yazmaya yöneltti beni; yazarak hasbıhal kurduğum ilk tür şiirdir. Şiire odaklandım uzun süre. Ancak yaklaşık on yıl, yazdığım halde hiç yayımlamadım, yayımlamak gibi bir düşüncem ve niyetim de olmadı. Tamamen ‘kendime dönük, kendim için yazma’ idi öncelediğim. Göz önünde olmayı, öne çıkmayı seven biri değilim. Bu sebeple, beni yakından tanıyan arkadaşlarımın çoğu bilmedi benim yazdığımı, hatta ailem bile. Sonra, gönderdiğim ilk şiirim Kardelen dergisinde yayımlandı. Yani ilk göz ağrım Kardelen’dir benim.  Şiirlerimi yayımlama işine beni ikna eden sevgili dostum Kâmil Yeşil oldu. O gün bu gün sürüyor bu serüven. Çok yazan biri olmadım, olmak da istemedim ayrıca, kendimi hiç zorlamadım yani.  Şiirler kitaplaşana kadar da bir o kadar zaman geçti. İlk kitap 1999 yılında Hece Yayınlarından çıktı. Burada bir anekdot aktarayım: İlk kitabım, çıktığında bir ulusal televizyon programında tanıtılmış. Ben görmedim. Tesadüfen programı izleyen kardeşim, Mehmet Solak ismi geçince şaşırmış, beni aradı; ‘O sen misin, senin şiir kitabın mı ... Devamı

01 04 2008

HAYATA DAHİL OLMAK

  Hayat akıyor, tıpkı bir nehir gibi. Kimileyin sakin ve duru kimileyin de coşkulu ve bulanık… Lâkin ne sakinlik ve duruluk dingin bir hayatın ne de coşkunluk  ve bulanıklık müzmin bir başkaldırının göstergesidir. Zira nice dingin görüntü içsel patlamalarla; nice sükseli başkaldırı da yapışık uzlaşma ile yoldaş olmuştur bugüne değin. Her nasıl akarsa aksın; hayat, insan içindir. Zira ‘zaman’ algısı; salt insana özgü bir algıdır. İnsan bir zamana doğar ve o zamanla kayıtlı bir mekana ve dile tutunur. Bu zaman  algısı ve mekan-dil bağıntısı bir başka insanî edime kapı açar. O ne mi? Elbette ki anlamlandırma. Ancak, doğru bir anlamlandırma yapabilmek için,  kişinin önce kendini  anlamlı kılması gerekir. Kendini anlamlı kılmak da ancak kişilik sahibi olmakla mümkündür. Kişilik sahibi olmak; ilkeli ve tutarlı olmaktır. Ancak ilkeli ve tutarlı olanlar, bir değer sahibidirler ve değerin vazgeçilmezliğini, bilinç düzeyinde kavrar ve yaşarlar. Bu kavrayış ve yaşayış da, kendiliğinden sahip çıkış halidir. Söz konusu sahip çıkış hali, tüm insanî değerlere dönüktür. Yani varlığın görmezden gelinişine hatta unutuluşuna bir başkaldırıdır. Hayatın içinde, kendiliğinden, diri bir başkaldırıdır bu. Varlığı, gafletten ya da bile isteye, unutma taraftarı olanlar, ne kendilerine ne de bir başkasına sahip çıkabilir. Kendine sahip çıkma donanımından uzak düşmüş bir kişinin öteki ile mesaîsi olamaz. Yani, sanrıdan öte bir şey değildir peşine takınılan? Evet, kişinin kendine sahip çıkabilmesi, yalnızca kendi olmakla mümkündür. Kendi olan, varlığın bütüncüllüğünün  farkında olandır çünkü. Bu farkında oluşla bütüncüllüğe katılmak, ilkesizliği ve tutarsızlığı dışta bırakır. Hatta ve hatta yadsır. Üstelik bu yadsıma varlığın unutuluşunu da kapsar. İlkesizliğin ve tutarsızlığın diz boyunu çoktan aştığı bir zamanda, kendini ve hayatı anlamlandırmak epeyce güç bir edim elbette. Ama önemli olan; güç olanı başarmak değil midir? Kolaya talip o... Devamı