12 11 2008

yaz bitti

eyvah! yaz bittigeçemedim eyvanlı aşklardaniki hececik  kalbinegizli bir nehir gibi müterennimakıyorken baygın kokulu karanfillereller, kuru dallar gibi telaşlıuykulu göllereheyhat! ne bekleyen kaldı nâtüvânne  giden sarargın yollardayaz bitti Devamı

02 11 2008

EVET, DEĞİŞİM; AMA NASIL?

  İki sihirli sözcük: Değişim ve dönüşüm.Herkes değişimden bahsediyor ağzını doldura doldura. Kanıt söz de hazır nasılsa: “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisi.”Elbette süreğen bir değişimi yaşıyoruz. Çünkü  insan olmanın gereği bu. Değişmediğini söyleyenler bile, karşı konulmaz bir değişimin içindedir. Yoksa öğrenmenin bitmiş olması gerekir. Zira öğrenme, başlı başına bir değişimdir. Mesele, durumun farkında olup olmama meselesidir. Aynı kaldığını, değişmediğini söyleyenler, kendilerinden haberdar olmayanlardır. Kendinden haberdar olmayanın bir başkasını bilmesi mümkün mü? Algı duyargaları kapalıyken üstelik. İkide bir değiştiğini söylemek de marifet değildir. Malûmu ilâm etmenin ne önemi olabilir ki?  Ya değişime inanmayanlara ne demeli? Hani, ben değiştim, diyenlere; inanmıyorum senin değiştiğine, diyenler var ya, işte onlara. Onların durumu daha  bir vahim; tastamam klinik vak’a. Onlar için değişim, kendi zihniyetleri ve hafsalaları kapsamında gerçekleşirse ne alâ. Başka türlüsünü hiçbir şekilde tatminkâr  bulmazlar. Değişim, bir oyundan bir başka oyuna geçivermekten farksız onlar için. Ya da, aynı oyuncakla oynamaktan sıkılan çocuğun oyuncak değiştirmesi gibi bir şey.  Böyleleri sadece kendilerinin değil ,hayatın da farkında değiller. Hatta bitmez tükenmez bir kandırmaca burgacındalar.Değişimin farkında olmayanları kendi halleriyle bir kenara bırakalım da, neden karşı konulmaz bir değişimin içinde olduğumuza dönelim.Değişim-dönüşüm diyoruz, daha pek çok şey… Her ne söylüyor, her ne düşünüyorsak dil ile söylüyor, dil ile düşünüyoruz. Dil, insanoğlu için en önemli donanım. Çünkü insanoğlu, y... Devamı

06 09 2008

HAYATI SORGULAMAK

 Kaçış nereye?Nereye kadar kaçabiliriz kendimizden?Ne kadar unutabiliriz unutmaya azmettiklerimizi? Unutmaya azmettiklerimiz, kendimizden ve kendi hayatımızdan başka bir şey mi ki? Evet, nasıl unutabiliriz kendimizi? Ve hayatımızı…Bu ne cüretkâr bir tavır!Cüretkâr olmaya epey cüretkâr da, bir tavır mı acaba?Hayır! Tavır olmasa gerek. Kendi hayatımızı unutmaya  dönük bir cüretkârlık, tavır olamaz.İnsan hep cüretkâr değil midir aslında. Başına her ne geliyorsa sebebi yine kendisi, yani cüretkârlığı.Hele bir de ‘unutmak’ eklenirse buna.Unutmayı unutmak mümkün değil elbette. Lâkin  hatırlamayı hatırlamak da hiç unutmamamız gereken  küpe olmalı. O halde ne yapmalı, ne etmeli de tevarüs ettiğimiz bu cüretkârlığımız ve nisyanımızla kendimizden kaçar hale düşmeyelim?Cevabı kolay bir soru değil bu. Hem de hiç kolay değil.Yine de deneyelim.Kendimizden kaçmak, en kolay yapabildiğimiz aslında yaptığımızı sandığımız şey. Kendimizden kaçtığımız zaman hayattan kaçmanın kapısını da açmış oluyoruz; hem de ardına kadar.Hayattan ve kendimizden kaçmak, menfaatimize olmadığını düşündüğümüz bir durumdan veya bize zarar vereceğini varsaydığımız bir nesneden ya da varlıktan kaçmaktan farklı bir kaçış. O tür kaçışta bizi kovalayandan bir şekilde kurtulma şansımız var. Herhangi bir sebep bizim kurtuluşumuza vesile olabilir. Önemli olan, o vesileye tutunmayı bilmek yahut onu elimizden kaçırmamaktır. Bu deneyim ve kanıksama itkisiyle olsa gerek, kendimizden kaçtığımız zaman da bizi bunaltan her ne varsa tümünden kurtuluvereceğimizi  sanırız. En önce böyle bir kaçışın mümkün olduğuna inanırız. Aslında kendimizi kandırırız. Ama kendimizi kandırmadığımıza inanarak... Devamı

31 08 2008

KİMİ, NEREYE GÖTÜRÜR ŞİİR?

Hiç kimseyi, hiçbir yere götürmez şiir.Her kim, şiirle bir yerlere gittiğini ya da şiirin, kendisini bir yerlere götürdüğünü iddia ediyorsa yaman  bir kandırmacanın içindedir.Üstelik,  kişinin sırf kendisiyle sınırlı bir kandırmaca değildir bu. Zira, kendisiyle beraber başkalarını da kandırmak vardır işin içinde.İnsanoğlu bunu hep yapar aslında; yani habire kandırır kendini. Doymaz bir türlü. Yetmez, kendini kandırdığı şey, her neyse onu başkalarına da empoze eder. Gündelik hayatta  buna bir gerekçe bulunabilir. Çoğu kere de bir zaaf olarak değerlendirmek mümkündür bu hali. Oysa sanat söz konusu olunca, mesele zaafiyet sınırlarını aşarak sahtekârlığa gelip dayanmakta. Ne fark var demeyin sakın. Zaaf,  marazî bir haldir, irade hakimiyeti yoktur onda. İradesine hakim olamadığından yapar her ne yapıyorsa insan. Halbuki sahtekârlık düpedüz iradî bir  durumdur. Bile isteye yapar insan her yaptığını. Hesaplı kitaplıdır sahtekârın edimi; itkisel yahut dürtüsel değildir yani.Peki nasıl olur da, bir sanatçı sıradan bir sahtekârla aynı çizgide olabilir? Neden olmasın ki? Nihayetinde sanatçı da insandır. Sanatın bahşettiği ‘incelme’nin farkında olmayan ve bunu kesbetme azmini taşımayan insan, görünürde sanatçı da olsa, alması gerekeni alamamış demektir. Yani, hâlâ ‘kalın’dır. O halde herhangi bir sanatla ilgilenmeyen insandan ne farkı vardır ?  Kısacası, hiç farkı yoktur.  İşte bu fark olmadığından, herhangi bir insanın tevessül edeceği sahtekârlık, sanatçı için de geçerli olabilmekte. Hatta fazlasıyla…Şiire dönersek…Şiir, incelme halidir. Şair de kendini yontan kişi. Bir bakıma şairin yongasıdır şiir. Kendini yonttukça şiir hasıl ... Devamı

07 06 2008

ŞAİRİN ŞAİRLİĞİ

  Şairin şairliği ne demek? Şairin şairaneliği mi demeli yoksa? Hangisini tercih etsek sıkıntılı bir duruma kapı araladığımız kesin. Çünkü ne yapsak ne etsek, etkisinden sıyrılamadığımız sıkı bir sözlü kültüre sahibiz. Öyle ki, çoğu kere yazılı kültüre ket vurabilmekte sözlü kültür alışkanlıklarımız. Böyle bir durumda şairin şairliğinden bahsetmek hiç de abes olmasa gerek. Formatlı söz dizileri söyleyen her kesin şairliğe  soyunduğu bir ortamda neden abes  olsun ki? Sorun, şiirin ne olduğunun hâlâ bilinmeyişinden kaynaklanıyor. Onca süslü püslü, anlamı ve karşılığı kendinden menkul tanımlama girişimlerine ve poetik söylencelere rağmen mi? Maalesef evet. Hem de bütün söylenenlere  rağmen.  Peki neden?   Şair, “görülmesi gerekenin farkında  olan, yani  ‘oluş’u yakînen  bilen” dir demiştik hani. Farkında olmak ve bilmek şiir algısında temel ayırt edici ögelerdir. Farkında olmanın ön şartının ise görmek olduğu açık. Bunu söylemeye bile gerek yok aslında. Ama görünen o ki, daha epeyce söylenecek. Görmenin ayrıcalığından habersiz, farkında olmak nedir bilmez  kişilerden, oluş’a dahil olmak ve onu yakinen bilmek yani bütün varlığıyla varoluşu yaşamak konusunda doğru bir yönelim içerinde olmalarını beklemek saf dillik olmaz mı? Olmaz olur mu hiç. Başka ne olabilir ki zaten. Mesele, algı meselesi kısacası. Hayatı doğru algılayamayan bir insanın, şiiri doğru algılaması mümkün değildir. Yanlış anlaşılmasın, daha önce de söyledim, şiire kutsallık atfediyor değilim. Şiiri, insanlığın ya da bir milletin tarihinde belirleyici bir olgu olarak da görmüyorum. Şiir, ne tarihtir ne kurtuluş reçetesi. Bu sebeple; şiire borçlu  olmak hissi gereksizdir. Aslında örtük bir kutsallık atfıdır  borçluluk hissi içerisinde olmak da. Algı meselesine dönelim: Şiir algımız nedir? Ya da şöyle soralım: Bir şiir algımız var mı? Var elbet. Olmadığını söylemek haksızlık olur. Ancak boyutları ve niteliği ne... Devamı

03 06 2008

HATIRLAMAK VE UNUTMAK

      Hatırlamak mı istersiniz unutmak mı, dense insanlara; birini isteyenler diğerini isteyenlerden az olmayacaktır. Aslında gündelik hayatta çokça başvurduğumuz ikili karşılaştırmalar ne kadar gereksiz ve anlamsızsa böyle bir soru da o kadar gereksiz ve anlamsızdır. Peki neden? Ne hatırlamak unutmaktan ne de unutmak hatırlamaktan azade de ondan. Sanılır ki, karşıtlıklardan birini seçtiğimiz zaman ötekinden tamamen kurtuluruz. Bu seçmede, gizli bir esenlik hissi de yok değildir hani. Bir nevi, esenlik seçimidir yani yapılan. Oysa keyfî olduğu kadar  göreceli bir tercihtir yaptığımız. O halde; ne unutmaya bel bağlayalım ne de hatırlamaya. Zira her unutma aynı zamanda hatırlama,  her hatırlama da unutma değil midir? Bu noktada sözü kestirip atalım hemen: Tastamam öyledir; ancak kestirip atmakla kalmayalım ve devam edelim. Unutmaktan başlamaya, böylelikle hatırlamaktan da başlamış olmaya ne dersiniz? Soru şu: Neleri unutmak isteriz? Yanlışlarımızı, suçlarımızı, günahlarımızı…kendimizce olumsuz bulduğumuz her şeyi değil mi? Unutmak istediklerimiz, hatırlamak istemediklerimiz değil midir aynı zamanda; hatırlamak istediklerimiz de unutmak istemediklerimiz. En çok unutmak istediklerimiz, en çok hatırladıklarımız olmasın sakın! İyi de, ne fark var öyleyse unutmak ile hatırlamak arasında? Ya da bir fark var mı sahiden? Söyleyelim: Hatırlamak, ayıklamaktır. Ayıklamak, kusurlardan temizlemeye dönük bir eylemdir. Olanı  kabullenip, ondan kendince bir seçim yapmaktır  ayıklamakta asıl olan. Oysa unutmak, bir bakıma budamaktır. Budamak, olanı değil; olması gerekeni hedefler. Kendince biçimlendirmek çabasıdır yani öne çıkan. Hatırlamak,  iyiye-güzele odaklı iken; unutmak, kötüye-çirkine odaklıdır. Aynı eylemin farklı tezahürleri bir bakıma. Bir farkla ki; unutmakta ‘olan’a   reddiye vardır. Halbuki reddetmek, bütüncüllüğü bozar. Gitmek mi kaçmak mı demiştik hani. Hatırlamak, bütün içinde kalmayı seçmek... Devamı

01 06 2008

ÖMER FARUK TEKBİLEK'LE SÖYLEŞİ / ALİ KOZAN

Ömer Faruk Tekbilek, Adana’da doğdu, 1976 yılında Amerika’ya yerleşti. Halen orada yaşıyor. The Sultans müzik gurubunun kurucusu. Küçük yaşlardan beri Sufizm ile ilgileniyor. Tekbilek, bir çok çalgı kullansa da (ney, bağlama, kaval, davul, zurna, bendir,ud, darbuka, cura vs.) o, öncelikle çalmayı ibadet sayan bir neyzen. Tekbilek, Fatih Ali Khan, Hossam Ramzy, Peter Erksin, Arto tunçboyacıyan gibi müzisyenlerle de çalıştı.   -Kimine göre sanat, hayatımızdaki o derin boşluğu dolduruyor, kimine göre ise boşluğu iyice derinleştiriyor. Peki Ömer Faruk Tekbilek hayatı ve sanatı nasıl algılıyor?   Hayatın gerçek manasının, kendimizi, gerçek benliğimizi tanımak olduğuna inanıyorum. Ve bunu gerçekleştiren en kestirme, en direk yol ise sanattır. Sanatımız vasıtası ile kendi öz benliğimize giden bir köprü kurar ve edindiğimiz tecrübelerle şahsiyetimizi geliştiririz. Eğer sanat, müzik gibi en yüksek şekilde yaşanıyorsa, o zaman, hayatımızın nasıl dopdolu olduğunun ve boşluk diye bir şeyin olmadığının bilincini yaşarız içimizde.   - Müziğimizin ana damarlarından birini Tasavvuf Müziği oluşturuyor. Tasavvufun, aşkın ve hüznün hayatınızdaki yeri nedir?   Yaradana hayranlık duygusuyla dolu ve O’nun ismini şükürle anan bir kalbin sahibi oluşumun, bana çok küçük yaşta verilen en kutlu hediye olduğunun, hep farkında olarak bu günlere geldim.“Gönlüme bir bahçe açılır senle olunca/Kalbime bir perde çekilir sensiz kalınca” sözleri ile hayatın, O’nu andıkça mutlu, O’nu unutunca da, puslu ve şüphe dolu bir yaşam olacağının gerçeğini hep yaşadım.   - Müziklerinizi dinlediğimde, hayatı bütünüyle kucaklamaya çalıştığınız hissine kapılıyorum. Böyle bir tutkunuz, idealiniz var mı ve anlamlı her şeyin anlamını yitirmeye başladığı, insanların daha da yalnızlaştığı bir çağda, hiç anlamsızlık çukuruna düştüğünüz oluyor mu?   Ben hayatın her anın ve her şeklinin kutsallığına inanıyorum. Gönül, hep O’nla ... Devamı