23 09 2007

HÜZÜNÂRÂ

            HÜZÜNÂRÂ             Mehmet Solak             SaçakKitap               “Bana yaz, demiştin; beni gölgele.             Kendim söyledim kendim dinledim yine. Nasıl ki kendim yazıyor, kendim okuyorsam. Ve sonra herkesle birlikte –hani şu; kim, ne kadar, kaç kişi olduğu belirsiz herkes varya, işte o –sen de okuyorsun yazdıklarımı.             Şimdi sanal bir sen var karşımda. Bazen ben’im o; bazen sen, o, bu.             Ama yine de kalemin oynayışını seyrederek, kağıda dokunarak yazıyorum ilkin. Yoksa bir hayınlık sarıyor içimi dışımı.             Gayrı gölgele beni. Razıyım gölgede kalayım. Varsın “gölgede kalanın gölgesi olmaz.” desin herkes. Ne derse desin.  Umurumda mı ki herkes!             Ama sen... Gölgelemedin beni.             Biliyorsun değil mi?”               Mehmet Solak, yazdığı otuz bir mektubu kitaplaştırmış. Saçak Kitap’tan çıkan bu derlemeye “hüzünârâ” ismini vermiş. Kitabın kapak ve iç tasarımı mektuba uygun ve güzel bir çalışma olmuş.  Solak, şair kimliği ile öne çıkmış bir yazar. Şiir ise kıskançtır, ortak kabul etmez. Şairin her eylemine eşlik eder, boş bırakmaz onu. Bundan dolayı; bir şair edebiyatın diğer türlerini denediği zaman, onları şiire yaklaştırır. Şair bu kıskançlığı bu şekilde aşmaya çalışır. Bu anlamda Solak’ın mektuplarına da şiirin gölgesi... Devamı

23 09 2007

ARADA BİR YERDE

              ARADA BİR YERDE             Mehmet Solak             SaçakKitap               İbn Arabî’nin varlık anlayışına göre “Hazerat-ı Hamse/ Beş mertebe”  önemli bir anahtar  kavramdır. Bu hiyerarşik varlık anlayışı  içerisinde “Hayal Âlemi/Âlem-i Misal”in ayrıcalıklı bir yeri vardır. Hayal,  âlemlerin en mükemmelidir. Gerçek varoluş ve her şeye hakim olma gücü ona aittir. Haya,l ne var olan  ne de yok olan; ne bilinen  ne de bilinmeyen ; ne tasdik edilen  ne de inkar edilen bir şeydir.             Allah’tan başka her şey “Hayal”dir. Kozmolojik anlamda ise ruhanî âlemle cismanî âlem arasında bulunan ara bir dünyadır.İki taraf arasında, her iki tarafın niteliklerine sahip bir ara gerçeklik ya da berzahtır.             Hayale, küçük âlem olan insandaki bir gerçeklik olarak baktığımız zaman birbiriyle alakalı iki anlamda kullanıldığını görürüz. Birincisi ruhla beden arasında  berzah, ara dünya olarak yaratılan, nefistir. Nefis arasında bulunduğu iki alanın özelliklerine de sahiptir. İkinci anlamda Hayal, İngilizce’de “imagination” olarak bilinen insanî yetiye tekabül eder.                                                            (William Chittick,Varolmanın Boyutları, s. 303-363.)           &nbs... Devamı

23 09 2007

arada bir yerde

  sen ey yasak sürgünü neysen o’sun işte, bu bahçede güllerden arta kalan, sen ve ben, ikimiziz sadece iki tomurcuk arasında bir yerde saçılmayacaktın böyle gökle yer arasında , yalnızlıktan bilmelisin ki içimizde gününü bekleyen nice kar var nice kan/dilleri ellerinde                         içli melekler hüzünlü bir yazı öper gibi ağrıyan yerlerimizde menekşeler     hani dağları sen dağladındı zemheride zamanı sen balkıdın sen soldurdundu akşamı, öksüzleyin neymiş meğer koynunu eşeleyen o baht-ı beydâ gördün mü ... Devamı

23 09 2007

bozkır gibi

  karabasanlar basar gündüz gece olur                            o kasırgalar deryası ah o gözyaşı yangısı bozkır söyle kimlere kalır o esmer sevgiler toynakları ölüm parmakları kum sevgililer     kalmaz elbet gök yarılır suvatları taşırır melekler buz keser kulakları ölülerin ölüp de kurtulamazlar bu dağdağadan kara boyar yüzünü bir adam düşlerinde sasır bakışları dostlarının siğim siğim tay yelesi omuzları o sensin der o sensin sabah akşam dağallarla oynaşan başakları korkutan yağmur kararan çadırda hazana bürünen kadın yeni korkular yakıştırır üzerine giysileri kadar yakışkan düğmeleri gibi iğreti     seviyordur oysa hiçbir şey bilmez adam seviyordur oysa her şeyi bilir kadın             ... Devamı

23 09 2007

BİR CISILTI KALDI

  “Sabahıma                 Akşamıma                bir                bir               gül                 mum               tak                 yak   o                 o           gülle                        mumla    soldur                                   söndür beni                                                beni”       (Metin Altıok)     dedim,soldurdun beni bir gül gibi. İlkin yaktın cayır cayır.Dağladın acımasızca. Tek  seveyim istedim seni,tek sev beni. Bahardı,güller domur domur.Gözlerin de bahardı.Bakardın,içime akardı bahar.İçime yağardı nisan yağmurları.Bir küskün bir barışıktı  yeryüzüyle gökyüzü;bir sen,bir ben. İkimizdik,tek ikimiz.Biraz sarsak ama tek,yani bir. O vakit anlamıştım bir nedir.Kimler bir’leş... Devamı

23 09 2007

DAHA AKŞAM

“Akşam,yine akşam,yine akşam   göllerde bu dem bir kamış olsam.”   (Ahmet Haşim)     Gün akşama dönüyor kımıl kımıl kızarak. Ve karararak kapkara. Daha akşam olacak;akşam,daha akşam. Sonra yeniden kızaracak. Göller de kızaracak dokununca tenine güneş. Lâkin yetmeyecek bağrını yakmaya kamışın. Vurulacak boynu,kesilecek saçları ve dağlanacak korarmış şişlerle. Deşilecek en içi.İçi dışına çıkacak. Ve nefeslenecek derken,düğüm düğüm olacak her nefeste boğazı. Bir inilti saracak tüm benliğini. Sonra akşam olacak,yine akşam. Güneş çekilecek göllerden.Daha akşam olacak.Kamışlar daha kamış. Boynu vurulanlar,gurbette yaslı,yanık;öylece kalacaklar bir başlarına. Bir başlarına bir fısıltı bekleyerek rüzgardan,bir selam sıladan... Dillerinde bir ayrılık şarkısı: “nâlişim zâr eyledi merd ü zeni” Göllerde o dem bir kamış olacağız,o dem bir akşam,tavşan kanı.      ... Devamı

08 09 2007

LEYLÂÂÂ

“Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı  Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum  Gelmiş dayanmışım demir kapısına sevdanın  Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum  Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum.”     (Sezai Karakoç)   Ah çiçekler!N’eyleyim sizlerle?Başımın hoş püskülüsünüz siz.Herbiriniz ayrı bir Leylâ. Nice Leylâlar konuk oldu göğsüme.Nice râyihâlarla  mest oldu parmaklarım.Hepsi benim içindi,Leylâm için. Konukluğu bitince,solgun,perişan,yapayalnız bırakıp gitmedi beni Leylâm.Hep parmaklarımın ucunda oldu.Hep göğsümün tam orta yerinde.Leylâm goncagüldü dokunduğum yerde;kan-revan perişan. Sen muhkem duvarlar,demir kapılar ardında,yanıbaşında müsellâh şairler, öylece bekliyordun beni. Ben çiçekler ellerimde,sıkboğaz ;aşk göğsümde domdom yarası,geldim dayandım kapına. Dayandım işte.Hiç konuşmasak da,suspus kaçamak bakışsak da sen bendesin,ben sende.Ben bir çiçeğim senin göğsünde,taçları çiğli.Sen bir kurşunsun benim yüreğimde,kan rengi. Umrumda değil,çiçeklerden ve kurşunlardan gayrısı.Her çiçek bıçkın bir kurşun bana;her kurşun dingin bir çiçek. Ben yaşıyorum mu sanıyorsun sen yaşamıyorken?Ben de ancak senin gibi yaşıyorum:yaşamıyor gibi ,yaşamıyor gibi yaşıyorum. Yaşamak nedir sensiz?Yaşamak,çiçeksiz ve kurşunsuz.Ne ki günahlarımız kadar ömrümüz varken şunun şurasında.Acının ellerinde ağarıyorken saçlarımız günbegün.Yağmur yağsa da yağmasa da ağırsa toprak,külçe gibi ağır ellerimizde.Her sabah güneşin doğuşunu haber veremiyorsam sana,batışına yetişemiyorsam mütemadiyen;yaşamak nedir?Yaşamak güneşsiz… Ben güneyli çocuk,ey şair,ben güneyli çocuk.Aralık başında sesleniyorum sana.Meltemli,güneşli,ılıman bir aralıkta.Kim bilir sen hangi yağmurlar altındasın şimdi o şehirde,bir elinde çiçekler,bir elinde kurşunlar!Nice kelimeler sürüyorsundur namluna. Haydi çek tetiği,oturup durma öyle.Yarala bizi,canevimizden vur! Bütün çiçekler Leylâ olsun,bütün kurşunlar Leylâ. ... Devamı

08 09 2007

BİLEMEZSİN

“burada, bu kentte  bir öyküyü ikiye bölüp  birlikte yaşadığımız bu kentte,  üçe katlanmış gölgemi  sarıp götürüyorlar,görüyorum  toprağı tutuşturmuşlar alev alev  yanıyor saçlarından tutuşmuş bu kent  burada  bir öyküyü ikiye bölüp  yaşadığımız.”  (Hasan Ali Kasır)     Bilemezsin muhterem,bilemezsin. Bu kentte hiçbir şey eskisi gibi değil,ama hiçbir şey.İkiye böldüğümüz öykümüzün büyük yarısını aldın götürdün giderken.Geride bıraktığın sıktı,bunalttı beni.Taşkın ırmaklara döndüm,boyuna kıyıma vurdum.Sonra denize koştum.Deniz duruyordu durduğu yerde.Duruyordu ve kendine dönüyordu hep.Ben dönemiyordum ama.Her hatırlayış çağıltı oluyordu içimde.Büyüyor,büyüyor,alıp götürüyordu beni karanlık kıyılara. İkiye bölünebilecek yeni bir öykü yaşamadım sen gideli.Bambaşkaydı seninle öykümüz.Başkaları da vardı oysa içimizde.Sonra çoktular senin etrafındakiler.Ancak bir başkaydı bizim öykümüz;sahiciydi. Bürünüp beyazlara, gittin,beni bu kentte bırakarak.Toprağı tutuşturarak;bu kenti,öykümüzün biricik mekânı bu sıcak kenti tutuşturarak saçlarından. “Belki bir siste yürümek/ya da bir gül yaprağı olmak rüzgârda/daha kolay daha rahat”tı.Lâkin yaşadın mı ki kolayı?Ya dokundun mu hiç rahat’a,burada,bu kentte,başka kentlerde. Cevapsız kalmak ne kötü.Yine cevapsız kalacağım işte.Bile bile yazıyorum yine de.Aslında daha önce yazacaktım sana.Daha önce,yani otuz birine varmadan ağustos.Ama olmadı.Biliyorum tembelim biraz,sen de bilirsin.(Hani ısmarladığın yazıyı sormuştun son konuşmamızda.Daha yazmamıştım ‘yazamam’ da diyememiştim kırılırsın diye.Sonra öylece kaldı hiç başlamadan sen gidince)Dağıtmayayım,çıkalım anılardan sonra hiç çıkamayız .Yazamadım diyordum hani.Evet yazamadım daha önce.İşte bütün mesele bu ‘daha önce’de.Yani ağustosun öncesi temmuzda.Şu bildiğimiz temmuz canım,daha başka ne olacak.Bu yıl da o sararttı yazımızı. Bir gün sonra ‘mev... Devamı

08 09 2007

OKUMANIN HIRÇIN KİBRİ İLE KONUŞMAK

‘Konuşma’nın gündelik hayatımızda vazgeçilmez bir eylem olduğu muhakkak. Ancak bu yazımda, onsuz olamadığımız böylesi bir eylemin kuşatıcı yanından ziyade; okumaya bağlı olan yanından söz etmek  amacındayım. Malumdur ki; konuşmaya esas olan ‘söz’dür. Sözün yeterince ve yerli yerinde kullanılması, yaptığımız konuşma eyleminin anlamını ya da anlamsızlığını belirler.Bu belirleyicilik, konuşan herkes için geçerlidir. Ancak, ‘konuşma’daki bu gizli kontrol mekanizmasının varlığından herkesin haberdar olduğunu söylemek mümkün değildir. O yüzdendir ki, söz konusu mekanizmanın varlığından habersiz davrananlar için – çok güzel ve çok fazla konuşsalar bile – “Konuşmayı bilmiyor.” denir. Yine konuşmanın yerli yerinde  yapılması yönünde “söz gümüşse, sükût altındır.” demişler atalarımız. Yeri geldiğinde sükûtun da etkili bir konuşma tarzı olduğunu açıklamaya gerek yok sanırım. Peki, insanın bu kadar ‘etkin’ olduğu bir eylemi – konuşmayı – düşünsel iletişim kurma ya da düşünme yollarını keşfetme yetkinliğine fırsat veren ‘okuma’ eyleminin bir sonucu olarak görmenin anlamı nedir? Hem de ‘kibir’ ile ‘bezenmiş’ bir eylem!.. ‘Okumak’ deyince hemencecik akıllara düşüveren şey; ‘yeterince okumadığımız’ dır. Hatta ‘yeterince’yi de kaldırabiliriz; okumadığımız. Böylesi vahim bir vakıayı tesbit etmek yükümlülüğüyle konuşan insanlar; ‘okuma’yı sadece ‘bilgi edinme, kültür kazanma yolu’ olarak gören insanlardır. Bunlar, okuyarak edindikleri bilgileri ve kültürleri her ortamda yaptıkları konuşmalarda serdetmekten büyük bir zevk alırlar. Hatta başkalarının düşünceleriyle konuştuklarını gizlemek için, gerekli göndermeleri de yapmazlar. Fakat, edindikleri ve kendilerine ait olan –varsa tabii- bilgiler hiçbir şekilde ‘düşünce’ye ve ‘tavır’a dönüşmemiştir. Onlar, sa... Devamı