30/3/2009
Rashomon, Kanlı Taht, Gizli Kale ve Kızıl Sakal, Türkiye’de sayısı 10’u bulan Kurosawa DVD’lerinin yanına ekleniyor...
Japon sinemasının ustalarından ya da uluslararası ustalarından biri olan Akira Kurosawa, daha önce Türkiye’de çıkan “Ran”, “Yedi Samuray”, “Dersu Uzala”, “Ağustos’ta Rapsodi”, “Kagemusha”, “Ikiru” gibi filmleri sayesinde hayranlarıyla ya da kendisini tanımayan sinemaseverlere buluşmuştu. Bu hafta ise Assanat, samuray kültürüyle yakından ilgilenen ustanın yine o yönde atılım yapmış dört filmini piyasaya sürüyor.
1950’de Venedik Film Festivali’nde Altın Ayı ve İtalyan Eleştirmenler Ödülü’nü kazanarak yönetmene ilk uluslararası başarısını getiren “Rashomon”, bir cinayet ya da tecavüz olayının izini sürürken, beklenmedik bir film modeli dokumuştu o zamanlar. Zira olay mahallinden aynı süreçte geçen beş şahitin bakış açısından bir sorgulama seansı gibi kurgulamıştı filmi. Böylece yalan, gerçek, saflık, dolandırıcılık gibi kavramlar iç içe geçerek yeni bir film modeli oluşturmuştu “Yurttaş Kane”in yapısından da bolca etkilenen yapım, bakış açısı kavramını daha merkezi bir konuma oturttuğu için önemli ve kilit bir klasik olmuştur sinema tarihinde.
Berlin Film Festivali’nde Gümüş Aslan ve FIPRESCI ödülü alan “Gizli Kale” (“Hidden Fortress”) ise yönetmenin uluslararası alandaki en somut başarılarındandır. Samuray karakterler kullanmayan yapıt, aslen prenses ile generali şatolarına götürmek isteyen iki köylünün hikayesidir. Kurosawa’nın kariyerinde ölüm arifesinde bir adamın hikayesine uzandığı “Ikiru” ile birlikte en ayrıksı ya da en doğal filmidir.
“Kanlı Taht” (“Throne of Blood”), ustanın 1957 yılında çektiği ve Shakespeare hayranlığını kanıtladığı en önemli filmlerinden biridir. Zira bu Macbeth’in metnini samurayların arasına transfer etmiştir. Böylece kale, savaşçı gibi motifler aslında dumanlı ve atmosferi yüksek bir sinematografisiyle vuku bulmuştur. Kurosawa’nın saklı klasiklerinden biridir. “Ran” ve “Kagemusha” gibi bilinen Shakespeare etkili filmlerinin de esin kaynaklarındandır...
Tüm bunların yanında, bahsettiğim son iki filmde oynayan yönetmenin favori oyuncusu Toshiro Mifune’nin yine başrolü üstlendiği “Kızıl Sakal” (“Red Beard”) ise biraz daha arka planda kalır. Zira bu bir doktor ile hastasının ilişkisini anlatır. 1965 tarihli olması da Kurosawa’nın yavaş yavaş renkli döneme hareketlendiğini kanıtlar. Venedik Film Festivali’nde iki ödül aldığını da ekleyelim filmin.
Nihai toplamda, bütün Kurosawa DVD’lerini edinerek bir ‘klasikler arşivi’ oluşturma şansınız var artık. Özellikle de yeni çıkan “Rashomon” ve eskilerden “Yedi Samuray”ı önerebilirim.
Quantum of Solace ve Madagascar 2’ye özel DVD’ler!
Bond filmlerinin mantığını değiştiren “Quantum of Solace”ın DVD’si ise iki diskli özel bir versiyonla sunuluyor. Bunun yanında Tiglon’un bir başka ürünü olan “Madagascar 2” DVD’sinde “Shrek” DVD’leri kadar bol eğlenceli ekstraya ulaşmak mümkün. Yani iki ürün de koleksiyonluk halleriyle dikkat çekiyor. Arşivler için idealler.
Ayrıca bu hafta piyasaya çıkan modern korku klasiği “REC”in (2007) ülkemizde vizyona girmeyen yeniden çevrimi “Karantina” (“Quarantine”), özüne sadık haliyle öne çıkarken, Burt Reynolds’ın “Bonnie and Clyde”ı andıran 70’lerin kültleşmiş yol filmi “Smokey and the Bandit”e de ilgi gösterebilirsiniz
1-Sanjuro-Yojimbo Box Set
2-Pinokyo (1940)
3-Rashomon
4-Kanlı That (Throne of Blood)
3-Çığlık (The Howling)
4-Tropik Fırtına (Tropic Thunder)
5-Dr. Jeykll’ın İki Yüzü (Two Faces of Dr. Jeykll)
6-Tatil Kitabı
7-Geçmişi Olmayan Adam (Mies vailla menneisyyttä)
8-Dogma
9-Ziyaretçiler (The Strangers)
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
9/11/2008
Şiir okuru olarak anabileceğimiz ya da daha doğru bir ifade ile kendini şiir okuru sayanların yaşları kırkın üzerinde bugün. Bu tespiti yapabilmek için öyle uzun boylu bir gayrete de anketlere gerek de yok. 1980 sonrasında şiir derece derece okurunu kaybetti. Bunda bu tarihten sonra dünyada ve Türkiye’de olup bitenlerin de etkisi söz konusu kuşkusuz, fakat bence asıl sorumlu, (eğer sorumlu aranmak gerekli ise –ki bence çok gerekli) özellikle 2000’li yıllarda şiir etkinliğini arttıran, kaba bir tasnifle 1995 sonrasında bugüne değin şiir ortamında etkinlik kesbetmeye çalışan şairlerdir.
Şiirimizdeki hiçbir kırılma, yenilik girişimi şiir okurunu şiirden uzaklaştırmamıştır; Türk şiiri tarihine aşina herkes bunu bilir. Çok eskilerde de bu farklı değildi. “Erik dalına çıkıp üzüm yiyen” Koca Yunus, bir yadırgatma ile şiire yeniden bakıtmıştı. Baki’nin form tutkusu da Fuzuli’nin mana düşkünlüğü de farklı değildi. “Hikmet-amiz gerektir eş’ar” diyen Nâbî’nin o nefis Na’t’ı tüm Urfalılarca başka gazelleri gibi pek güzel sevilip benimsenmişti. Nedim ya da Şeyh Galip bundan azade değildi. Galip Dede’nin Klasik Türk müziğine evrilen eserlerinin etkilerini düşünelim bir… Ne Sebk-i Hindi ne Tanzimat sonrası aynı özden yenileşen Türk şiiri için değişen bir şey söz konusu oldu: Şiirimizin bünyesinde artık bir zorunluluk olmaktan doğan yenilikler şiirimizin okurunu da tekâmül ettirdi. 1950 sonrasında gerçekliğin kavranmasındaki başkalığın bir veçhesini keşfeden İkinci Yeni şiiri bu yolla (keşfettiği ile)kendine bir çığır bulmuştu. Bu yenilik de şiirimizin bünyesi içinde hazmedildi. 1960’lı yılların ortalarındaki toplumcu şiir için de aynı şey söylenebilir. Şiirimiz siyasallaşmıştı; kötü şiirler de yazılıyordu ama güzelleri hala akıldadır. İkinci Yeni olsun Toplumcu yönelim olsun okurlar katında bir karşılık gördü. 1960 kuşağı ve sonrası İkinci Yenicileri evriltirken kendi de şiirin kalitelerini yükseltmiştir. Bu da okurda karşılığını fevkalade bulur. Şiir okuru 1940’lı yıllardaki bayağı patlama ile kıyas kabul etmez şekilde nicelik ve nitelik kazanmıştır. Şair kişilik henüz buharlaşmamıştır; şiirin toplumda hâlâ bir karşılığı vardır. 1980’li yıllar boyunca da bu durum sürer aslında. Fakat 2000’li yıllardan bugüne şiirin okuru, ya kendini şair sanan müteşairlerdir ya da aynı şiirsel aldanışla dönenip duran müşterek aldananlardır. Çünkü şairlerin okurlara sunacak şiirsel bir dünyaları kalmamıştır. Bunu bildikleri için “aslında var da önemsemez” yapmaya başlarlar. Hiçbir ciddi derde dayanmayan, başarı ve görünme hırsına dayanan şizofrenilerini yaymaya başlarlar. Çok geçmeden de benzer yayıcılar birbirlerini bulurlar. Gene, hiçbir saygıdeğer dertten neşet etmeyen, bütünüyle akıl ürünü kurgulanmış şiir kuramları böyle doğmaya başlar. Sözümona Müslüman duruşla çıkış yapan Neoepik ile postmodernizme sardıran liberallerin öncüsü Necmi Zekâ’nın çıkışının gerisinde olan biten bu denli basittir. Ama bu basitlik bir kuramın süsüyle süslenmiş, dipnotlarla, göndermelerle, sözümona filozofların, eleştirmenlerin metinleri ile zenginleştirilmiştir. Çoksesli Şiir diyenler, Zizek’ten Todorov’a, ondan Foucoult’a kafa karışıklıklarına destek ararlar. Görselcileri yağlı boya kutuları tutmuş gibidir ama hiç belli etmezler, ressamlardan kaçarlar oysa. Birbirlerine en çok tekrar ettikleri söz, “size bir şiirimi göstereyim”dir. Gösterdikleri, ressam dostum Erdoğan Zümrütoğlu’nun karalayıp attıklarının yanında mimari harikalar gibi durur. Birer tasarım harikasıdır. Ama Avrupalı kaynaklarının yanında zavallı kalır.
Uzun lafın kısası 2000’li yıllardan bugüne kuram peşinde koşanların hiçbiri şiirimize yeni bir okur beğenisi kazandırmamıştır. Kazandırdığı sadece şiirden şiir okurunu uzaklaştırmak, şiiri insan hayatında yersiz yurtsuz bırakmaktır. Kendilerinin yeryüzü içre hallerini aktardıkları bir izlerçevreleri yok mudur? Elbette vardır. Cevat Akkanat’tan öğrendiğimize göre, Osman Özbahçe, Enis Akın, Serkan Işın, Hakan Şarkdemir, Yücel Kayıran ve birkaç başka isim Bursa’da şiirimizin son otuz yılını konuşmuşlar. (Bazıları katılamamışsa da yan yana gelişleri meselenin varlığı için yeter göstergedir.) Şiirsel etkinlik halinde olmayı şiir yazmaktan önde tutmak ne fecidir. Yazdıklarına tahammül edecek okur ancak birbirleri olabilir. Bu bakımdan son otuz yılı değerlendirmeleri manalıdır. Konu da seçilen isimler de son derece yerindedir. Kendileri şiirin etkisine maruz kalmamak için Türk şiirinin sesindeki türlü rengi bozan bu tür girişimleri pop müzik kabilinden girişimler olarak görüyorum. Şiirin etkisine maruz kalmamak için buldukları yolları bize şiir diye yutturmaya çalışıyorlar. Kayıran’ın Felsefi Şiiri Ferudun Düzağaç’ın şarkı sözlerine yaklaşamaz bile. Neo Epik’çilerin hip hop mimiklerinin arkasında Serkan Işın’ın Görsel afişleri iyi durur ama. Klasik bir şiirin tadını alan bir okur bunlara itibar etmez. Onlarınsa dediğim gibi yaşı kemale erdiği için ses çıkarmamaktadır. Benim yaşım kemale ermemiş olacak ki klasik bir şiirin Platon’dan beri savunulan ve sürdürülen değerlerini anıp duruyorum.
Bir yenilik, toplumun ve onu yapacak kişinin kişisel dünyasında karşılık bulmuşsa toplumda da şiir ortamında da karşılığını bulur. Evet, toplum olarak günden güne bunadık. Günün şairleri de kendilerini bu bunaklığa ayarlı tutmaya çalışıyor. Bu, onların yazdıklarının toplumda okuru olduğu anlamına gelir gerçekten de. Bu bağlamda klasik bir şiirin tadını arayanların arayışının bir karşılığı yok da denilebilir. Doğrudur, vakıa bu. Ama bu vakıa reddedildikçe insanların hayatından bütünüyle atılmaya çalışılan şiirsellik korunabilir. Bu vakıayı reddedebilecek ama şiirin kalitelerinin de peşinde olanlar şairdir; onların okurları da şiir okurudur. Gerisi için ancak “Tanrı Mezarını Isıtsın” denilebilir.
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
9/3/2008
Edebiyat ve özellikle şiir dergilerinde süre giden soruşturmaların da soruşturulmasının gerektiğini hepimiz düşünür olmuştuk. Ortada sıkıntı veren bir durum vardı: Bir yandan edebiyata / şiire dönük her emeği saygılı bir özenle karşılamak ve isteniyorsa katkıda bulunmak gereğine inanıyorsunuz, öte yandan süklüm püklüm sorular bir yana, yoğrulmaktan çürümüş konular karşısında içiniz kuruyor. Muhatabınız da sevdiğiniz, yakınlık duyduğunuz birisi ise kırmadan işin içinden nasıl sıyrılırım diye kıvranıyorsunuz. Önerilen dosya konusu ile ilgili eleştiriniz genellikle sıcak karşılanmaz ve “ hiç olmazsa bir şeyler karalayın “ denir.
Evet, sıkıntı veren bir yerdeyiz. Oysa son derece iyi düzenlenmiş, bağıntıları iyi kurulmuş, yalnızca okur için değil yazar için de ufuk açıcı dosyalar olmuştur; sizi belki de ıskaladığınız kimi noktalarda yoğunlaşmaya zorlamış, bilgilerinizi gözden geçirerek sistemli bir hale sokmanıza vesile olmuş, yeni okumalara çağırmıştır.
* * *
Öyleyse soruşturmaların da soruşturulması konusunda temel görüşümüz belirdi: Dosya çalışmalarına karşı değiliz, yararlı buluyoruz. Başlangıçta değinmeye çalıştığımız sıkıntıları da gözeterek, yani yeterli tecrübeyi edindiğimizi var sayarak, eleştirileri ve önerileri özetlemeye çalışalım:
1. Her sanatsal biçimleniş, içinde yaşanılan zamanın düşünselliğiyle, kültürel katmanlarıyla iç içedir. Fiziksel/ teknolojik/ epistemik dünyanın gerisindeki felsefe anlaşılmadan, yani gelişen dünya kavranmadan, özünde bir anlamlandırma ve bildirişim faaliyeti olan modern sanata ve oradaki biçimleme iradesine sızmak olanaksızdır. Çağımızda bilginin enformatik yanı neredeyse bütünüyle belirleyici olmuştur ; öte yandan bilgi / düşünce kamusal alanın dışına sürülmüştür. Magazinel, sıradan, yüzeyde belirip tüketilen bilgi ise, Baudrillard’cı söyleyişle “travesti” oluşturan, temas ettiği her olguyu “travestiye aktaran” bir hafiflikle ıralıdır. Bununla doğrudan ilintili olarak: Birey, kendisini ahlakî bir özne olarak duymuyor, dünyanın hakikatiyle ilgili bağını koparmış halde.
Sanatsal malzemenin, şiir özelinde de Dil’in bu sıkışmayı aşmak üzere yeni ve alışılmadık olanaklara yönlendirilmesi gerekiyor. Anlama/ anlamlandırma odağında yapılan modern şiirin epistemik bağıntıları neredeyse sonsuza ulaştı: Şirin yalnızca bilgiyle yazılamayacağını söylemek bile fazla, ama hızla akıp duran bilgiye kayıtsız kalınarak şiirin yazılamayacağı zamanlardayız. Bu nedenle değil midir şiirin yanına uğramaması gereken zihinsellik içinde şiirler okuyoruz; milliyetçi söylemlere çanak tutan ve devletin/ her düzeyde iktidarın rüzgarına yelken açan şairler görüyoruz. Daha da vahimi: Şiiriyle ve şiir üzerine yazılarıyla önümüzü açmış olgun şairler, toplumsal, siyasal alanda gericileşiyor ve utandırıcı yazılarla şairliğini unutturuyor. Öyleyse: Bir yanda şiirin hemen her düzeyde değişen ve gelişen yapısal sorunlarına içerden taraf olmak, öte yandan Heidegger’in vurguladığı gibi
“yeryüzünü dünyanın açık seçikliğine vardırmak” üzere insanî olan her şeye ilgi duyarak, süre gidenle ilgili bilgileri içselleştirerek şiirsel gerçekliğe dönüştürülecek girdiler sağlamak zorundayız.
Şimdi şairin önünde devasa bir kültürel alan var ve orada tek insan ömrüne bütünüyle el koyacak konular yığılı. Şiirin bütün bu politik, teknolojik, kültürel, estetik düzeylerden yalıtık sürdürülmesi olanağı var mıdır? Şiirin bağlantı kurabileceği her olguyla, kavramla, olayla sınanması ve gereğini yapısal olarak içermesi için şiir üzerine soruşturma dosyaları önemli bir olanaktır. Nasıl?
2. Alt sorunlara verimli göndermeler yapan sorularla “Doğru” kurulmuş bir dosya, okuyarak ya da yazarak katılan herkesi ve hepimizi bilgi sınırlarını yoklamaya, eksik gedikleri onarmaya çağırır; konuyla ilgili daha sistematik düşünmemizi sağlar, yeni okumalara yönlendirir ; alımlama estetiği bağlamında daha zengin okumalar yapmamıza neden olur. Bilgilerimizin daha önce hiç akla gelmeyen bir olgu/ kavram üzerinden sınanmasına olanak sağlar. Bir şairi, şiiri, bir dönemi ya da oluşa geleni kavramada yeni açkılar kazandırır; kendimizi ve ötekini görmede optik ayar yapar. Peki, “Doğru” kurulmuş bir dosyadan kasıt ne ?
3a. Doğru kurulmuş bir dosya, her şeyden önce konuda başarılıdır. Önceliği olan bir konunun hiç konuşulmadığı bir ortamda , verimli tartışma yapamazsınız. Örneğin, şiirde anlam ve anlamlandırma konusu tam anlaşılmadan, imge üzerine neyi tartışabiliriz? Dil’in kullanıldığı her koşulda Bildirişim arzusunun öne çıktığı anlaşılmadan, şiirin toplumsallığı konuşulabilir mi? Daha yakın bir örnek: 10. Uluslararası İstanbul Bienali, Güncel Sanat’ın çok önemli bir kesitini önümüze taşıdı. Buradan hemen her sanatın ve özellikle şiirin çıkaracağı sonuçlar vardır. Bu olguyu içermeyen bir “Görsel Şiir” tartışması eksiktir ve geçmişi referans alarak, Güncel Sanatın ulaştığı olanakları ıskalayarak bu tartışmanın hiçbir yerinde olamazsınız.
3b. Aynı konu başka bir dergide soruşturulmuş ise, bu mutlaka anılmalıdır ve görülen eksiklik çekincesiz, dürüstçe söylenmelidir. Öyle ya: Zaten dosya konusu yapılmış bir konuyu ne diye sürükleyip duruyorsun ? diye sorarlar.
3c. Her dosya ehil bir ya da birkaç editöre teslim edilmelidir. Konuyla ilgili başlıkların ve yazarların seçiminde editöryal özgürlük sağlanmalıdır. Editörün konu, konu başlıkları ve yazarların seçimi üzerine kapsamlı, net, gerektiğinde taraf olabilen bir ön yazısı olmalıdır. Bu yazıda, konuyu daha kapsamlı konuşabilmek üzere ilgilenen için yeni dosya önerisi yapılabilmelidir.
3d. Her dosyanın sonuna bir okuma önerisi eklenmelidir. Burada olanak ölçüsünde ulaşılan kaynaklar, yazılar ve özellikle çağrılı yazarların varsa konuya ilişkin önceki yazıları belirtilmelidir. Benzer dosyalardaki önemli görülen yazılar işaret edilmelidir.
3e.Yazı başlıklarının ve yazarların seçiminde disiplinler arası düşünülmeli ve yeni açılımlar ya da provokatif çıkışlar özendirilmelidir.
3f. Konuya ilgi duymayan, dahası heyecanlanmayan yazara ısrar edilmemelidir. Buna karşılık yazar da ilgi duymadığı, heyecan vermeyen bir konuda yazmamalıdır; okuma eksiği varsa , konu kafasında bulanıksa, ya da üzerinde düşünmemiş ise dürüstçe belirtmelidir.Baştan savma üç beş cümlelik yanıtlar ya da kendini bile doğrulamayan, bağıntıları iyi kurulmamış, nedenselliği boşlukta sallanan yazılar kullanılmamalıdır; “istediysek kullanmak zorundayız” diye düşünmek, daha başından okura ve yapılan çalışmaya saygısızlıktır. Dosyayı verimli ve değerli kılacak olan şey imzalar değil, düşüncelerdir.
* * *
4. Çeşitli edebiyat ve şiir dergilerinin çok yararlı dosyalar sunduğunu, verimli tartışmalara yol açtığını anmamak, olumsuz örnekleri öne alarak bu konuyu kökten yadsımak haksızlıktır. Hemen anımsadıklarımız: Kitap-lık dergisinin Eleştiride Öznellik, Edebiyatımızda Kötücül, Roman Kentler, Kara Mizah, Oyuncak ve Edebiyat dosyaları hepimizin arşivine girmiştir. Yasakmeyve’nin Şair ve Şehir, Alternatif Rock ve Şiir, Kötülük Problemi Karşısında Şiir, Şair Kadınlar, Tekno Edebiyat dosyaları, Üç Nokta’daki dönem şiirlerini tartışan dosyalar,şiir evrenimize önemli zenginlikler katmıştır. Mor Taka, İle, Şiiri Özlüyorum,Yaratım, Mühür, Hece gibi dergilerin kimi dosyaları kaynaklarımız arasına girmiştir. * * *
Elbette çok kötü, usandırıcı, umut kırıcı örnekler de az değil ; oralardan ve bu kötü örnekleri çoğaltıcı çağrılardan uzak durmak hem haktır hem görevdir. İyi niyetli ve gerekli emeğin esirgenmediği, şiirimize yani bağlamlar üzerinden açılım kazandıracak ve günceli kavramamızda yeni açkılar , katkılar vaat eden dosyalar ise elbette sürdürülmelidir; olanak ölçüsünde oralarda okur ve yazar olarak yer almak da görevdir.
Umarım bu dosya, sevgili Şeref Bilsel’in ima ettiği gibi “ Son Dosya “ olmaz ve herkese, hepimize yeni dosyalarda ortaklaşa kullanacağımız eleştirel derslerle dolu olur.
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
4/2/2008
Kökeni çok eskilere dayanan, edimlerle de sürekli tartışma konusu haline getirilerek her dem güncellenen bir olguyu karşılayan kavram; aldatmak. Bu olgu, tüm zamanlara ve mekanlara nüfuz etmiş bir ön kabulle hep aynı şekilde; “birlikte olan kişilerden birinin, bir başkasıyla ilişkiye girmesi” olarak tanımlana gelmiş. Bu durumda diğer eş aldatılmış, ihanete uğramış oluyor bu kabule göre. Eşinin telefonunu, eşyalarını karıştırıp; -bir de eşinizin sizi aldattığını nasıl anlarsınız taktikleriyle -davranışlarını yorumlayanların tespitlerindeki tepkileri de bu tanımlamanın ne kadar kanıksandığını gösteriyor: “Sen beni aldatıyorsun!”
Bu olguya karşı gösterilen tavır da değişiklik arz ediyor; toplumlara, cinslere ve dönemlere göre. Kimileyin sessiz sedasız sineye çekme, kimileyin öldürme, kimileyin boşanma gibi. Son zamanlarda moda olan ise aynı şekilde karşılık verme; rövanş. Ne acı!
Yazılı ve görsel basında, özellikle dizilerde aldatmanın sıkça işlenmesi, ama hep o bilindik algıyla yansıtılması; kişilerin bu yöndeki şartlı yargılarını beslerken bir yandan da onları aldatılma paranoyağı haline getiriyor. Bu da konunun bir başka trajikomik boyutu tabii… Bu durum üzerinde yeterince düşünülmediği, konunun yeterince sorgulanmadığı; dolayısıyla da tanımlamada bir yanılsama olduğu kanısındayım.
Söz konusu olguya ve bu bağlamda kullanılan aldatmak kavramına vitrin camından bakmayalım. Aldatma olarak nitelendirilen bir olayın kahramanını ele alalım: Birlikte olduğu kişinin dışında birine ilkin gözü, sonra gönlü kayar. Bir çelişkiler girdabı onu yavaş yavaş çekmeye başlar. İnandığı değerler, toplumsal yargılar, kişiliği ve nefsi arasında başlayan bir mücadelenin ortasında bulur kendini. Başlangıçta hoş göründüğü için nefsinden taraf olur ve mücadeleyi kazandığını, çelişkiler yumağından sıyrıldığını sanır. Ona bunu düşündüren aldatmaya ilişkin yanlış kanı olsa gerek. Oysa durum hiç de öyle değil. Asıl yanılgı tam da bu noktada başlar. Çünkü kazandığını, diğer insanı/ları aldattığı zannıyla avunan kişi, aslında kendisini aldatmıştır. Düşünün bir kez; kendi nefsine, iradesine, şeytana yenik düşmüş; inandığı değerlere, ÖZüne ihanet etmiş bir insan, neden başkalarını aldatmış olsun ki??? Bu apaçık bir aldanıştır, öyle ki; kendine, kişiliğine olan saygısını, güvenini, onurunu yitirmesine sebep olan bir aldanış. Artık, sadece kendisi gibi olanlara layık görülen, temiz ve değerli kadınlara/erkeklere layık olmayan bir seviyeye inmiştir. O yenik, değerleri yitik bir insandır; ÖZünü çiğnemiş, ALDANMIŞTIR…
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
16/8/2007
|
Dergilerdeki eleştiri yazılarına toplu bir bakışla bakıldığında, şiir merkezli eleştirinin 2006 yılında yükselen bir grafik ortaya koyduğunu söylememiz mümkün. Her ne kadar gündeme getirilen konu ve sorunların içeriği bakımından önemli bir gelişmeden yahut farklılıktan söz edilemese bile, eleştirel problematikler üzerinde belli bir diyalog ve etkileşim ortamının oluşacağı bir sürece doğru yavaş yavaş giriyor gibiyiz. Yine de bu kanaatimizin, daha çok izlenimsel mahiyette olduğunu belirtmek durumundayız. Daha aşikar ve gösterilebilir bir gelişme varsa, o da, şiirde artık birbirini görmeden ve birbiriyle çatışmadan var olma, kendini (varlığını, iktidarını, itibarını) devam ettirme ihtimalinin giderek azaldığıdır. 2006 yılının eleştiri adına altı çizilmesi gereken en önemli kazanımı olarak bunu kaydedebiliriz. Kimsenin kimseyi dinlemediği veya herkesin herkesi işine geldiği gibi görmek, algılamak istediği bir eleştiri ortamında bir çeşit körler sağırlar diyalogu yaşanıp durduğunun farkındaysak, sözünü ettiğimiz kazanımın önemi daha iyi anlaşılacaktır. Tabii ki bunun bir yanılsama olma ihtimali de mevcut. Birbirini görme (farkındalık) veya birbiriyle çatışma, etkileşim içersine girme diye gördüğümüz şeyler, pekala kendini var kılma içgüdüsüyle izlenen siyasetin bir parçası olabilir. Şiiri değil ama ismini korumaya/ büyütmeye endeksli siyaset, bilineceği üzere Türk şiirine patinaj yaptıran hastalıkların başında gelmektedir. Birbirini görmenin (farkındalığın) veya birbiriyle etkileşime girmenin bir ifadesi gibi gözüken bazı eleştirel unsurların gerçek mahiyeti bugün tam olarak kendisini göstermeyip zamanla netlik kazanabilecektir. Bu anlamda, kastedilen kazanımlara dair sağlam kaziyeler ortaya koymanın bugün için mümkün olmadığı bilinmelidir. Her şeye rağmen kazanım olarak adlandırabileceğimiz bu şeyler, çok net olmayan, ancak sinyal niteliğindeki ifade ve tutumlara dayalı bir sezgi ve yoruma dayanmaktadır. Dahası farklı algı ve yorumlara da açık özellikler taşımaktadır.
2006 yılının bir kazanımı diye bahsettiğim farkındalık ve etkileşim süreci çerçevesinde, iki hadisenin dikkati çektiğini söylemek gerekiyor. Bunlardan birisi, İsmet Özel’in şiire ve Türklüğe ilişkin söylemlerinin, Özel şiirine mesafeli duruşuyla bildiğimiz bir kesim/şair üzerinde gözüken yansımalarıdır. Diğeri ise, şiirde kuşak tartışmalarının ve çatışmalarının yoğunlaşması, kuşakların birbirini anlama yolunda diyaloga dayalı bir sürecin kısmen işlemeye başlamasıdır.
(…)
Şiir Hakikatin Neresinde?
Esasen burada, konu göreceleşmekte, problemin mahiyeti şiire yüklediğimiz anlam etrafında şekillenmeye başlamaktadır. Hayat-hakikat-Türkiye-anlam gibi meseleler bizim kendiliğimizle ve duyarlıklarımızla ilişkili olarak mahiyet kazanmaktadır. Şiirin de bu belirlenimlerden münezzeh kılınması mümkün değil. Dolayısıyla poetik çatışmanın, beşeri durum ve duyarlıklarımızdaki farklılaşmalarla ilintilerini yadsıyamayız. Şiire nasıl baktığımız, bizim nerede durduğumuz ve nereye doğru yöneldiğimizle bire bir ilgili bir şey. O halde, şiirin bizim var olma kaygılarımızdan neşet ettiğini ve şiir üzerinden aslında varolma biçimlerinin birbiriyle etkileşime sokulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Şiir açısından önemli olan, bu varolma biçimlerinin belli bir özgüllüğe, yoğurucu bir güce ve aydınlatıcı bir anlama sahip olabilmesidir. Şiirde biçim meselesine buradan bakılabileceği gibi, bilginin ve hakikatin şiirle ilişkisine de böyle bir perspektiften yaklaşılabilir.
Ahmet Oktay, (Hece/110, “Şiirin Hakikati Mi, Hakikatin Şiiri Mi?”) hakikat kavramını şiire (sanata) özgü bir bağlam içersine yerleştirmektedir: “Şair, özgül bir hakikat üreticisidir. Hiç kuşkusuz, genel geçer olmayan, kanıtlanamayan özgül, duygulanımsal bir hakikattir bu.” Ancak burada açık olmayan nokta, şairin/şiirin hakikati ifade etme veya tezahür ettirmesindeki bir güçlükten mi, yoksa hakikat kavramına irca edilemeyecek sezgisel bilgilerden mi söz edilmektedir. Oktay’ın duygulanımsal hakikat ifadesinin, ikinci şıkka yakın durduğunu anlıyoruz: “Ben toplumculuğu benimsemiş bir şair olarak, sınıfsız toplumun hakikatini yazmayı ya da aramayı hedefliyorum. O hakikati bilmeme olanak yok. Şairin yapabileceği, bir imalar alanı kurabilmektir.” Bu da aslında şiirin, nesnel gerçekliğin tam olarak doğru veya yanlış kriterleriyle değerlendirilebilecek bir bilgisini vermeyip, sezgisel duyumlarla insanın anlam/kavrayış dünyasına bir katkıda bulunduğunu ifade etmektedir.
Öte yandan, Ali Emre’nin “Sözün Yalınkatlığı ile Bilginin Irgatlığı Arasında Geleceğin Şiirine Yol Açmak” yazısında (Hece/118, Ekim 2006) şiirin bilgi ve hakikatle ilişkisinin şairin bilge ve uyarıcı rolünde arandığını görüyoruz. Emre’ye göre şair “kendiliğindenciliği, yenilginin kanıksanmasını aşacak yeni bir başlangıca talip olmalı; yaşadığı çağın hareketsizliğine, uyuşukluğuna karşı sesini ateşe vermelidir. Ateşi yeniden çalmalıdır belki. Bunu insanlığı ayartmaya, kışkırtmaya kalkışmaktan öte; düşünceyi kendi içindeki şeytanlardan kurtararak, gelişmelere ve nesnelere içerden değme merakını yitirmeyerek ve gözüpek bir yaklaşımla gerçekleştirebilecektir”. Emre’nin söylediklerini, Celal Fedai’nin -yukarıda zikrettiğimiz- hakikate odaklı yaklaşım tarzının farklı bir açılımı olarak görebiliriz. Her ikisinde de temel mesele hakikate varmak, hakikati tecessüm ettirmektir. Ali Emre, bu hususu daha doğrudan ifade ederek, kanaatimce şair-şiir-hakikat ilişkisini net bir çizgiye oturtmakta, böylece Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un oluşturduğu poetik tavra bağlı kalan bir tutum izlemektedir. Söz konusu poetikayla, denebilir ki şaire peygamberce bir sorumluluk yüklenmektedir: “Sezai Karakoç’un ifadesiyle diriltici bir “kıyamet aşısı”na ihtiyaç duyulmaktadır. Şairin bilmesi ve görev edinmesi gereken şey budur belki de: Şiirin saçağı altında, pervasızca uç gösteren yıldırımı göğüsleyerek doğacak güneşi ya da gökkuşağını ilk hisseden olmak, bu eksende açılacak bir pencere bulmak ve eskiyip pörsüyen bilincin / bilinçaltının cerahatini akıtmak.” Emre, gayet açık şekilde bunları söylemekle beraber, aynı yazısında farklı anlamlara çekilebilecek söylemlere de yer vermekte, bu da ne yazık ki anlaşılırlık sorununa yol açmaktadır: “Şairin yaptığı, bir yandan kendi gerçekliğinden bütün insanların öz serüvenini tahrik edecek güçte yaşam çıngıları çekip çıkarmak, bir yandan da kavrama gücünün sınırlarından insanlar bazı işaretler getirmektir.” Bu ifadeleri herhalde, ‘kulağı hakikate dayalı şair-insan’a dair bir betimleme kabilinden düşünmemiz gerekecektir. Aksi halde, poetik hedeften bir sapma söz konusu demektir. Ancak, söylemsel düzeyde zaman zaman anlam bulanıklıkları/kaymaları görülse bile, Emre’nin poetik hedefinin belli bir netlik içinde olduğu anlaşılabiliyor: “Gelinen nokta; şairin salt düşler dünyasında yaşamasını ya da eğlendirici olmasını istemiyor, toplumun ruhsal ve düşünsel hayatının bir temsilcisi, en çetin sorulara cevap arayan bir konuşmacı, insanlığın ortak acılarına ve beklentilerine değinen hikmetli bir bilge olmasını da istiyor.” Şiirle insan arasındaki mesafenin açılmasını böylesi bir eksikliğe bağlayan Emre, şiirin felsefi arka planının da bu açıdan önemini vurguluyor: “Felsefi bir özü, bir derdi olmayan; bir yaşam çıngısı taşımayan şiirler zamanla yüzünü insandan çevirmeye başlıyor.”
Şiir mi, Felsefe mi?
Şiirin felsefi bir öze veya içeriğe sahip olması onun “felsefi şiir” olarak tanımlanmasını gerektirir mi? Bunun epeyce tartışma götürür bir konu olduğunu sanıyorum. Esasen felsefe ve şiir, zihnin iki farklı ‘akt’ına ait edimler olduğundan bunların en azından birbirini tanımlayıcı şekilde kullanılmaları poetik açıdan sorunlu bir yaklaşımdır. Kelami düşüncenin bile felsefe sayılıp sayılmayacağı tartışılırken, şiirin felsefi düşünce ile müşterek bir düzlemde değerlendirilmesi hayli zorlama bir uğraş olacaktır. Şiire bu tarz yaklaşımların daha çok konvansiyonel ve eleştirel bir anlamının olduğu kanaatindeyim. Bunun da şiirimiz ve eleştirimiz açısından küçümsenecek bir şey olmadığı malum. Zira, görece bir bilinçlenmeye rağmen, günümüz şiirine hakim olan poetik zihnin pek çok bakımdan belirsizlikler içersinde vücut bulduğunu ve adeta el yordamıyla şekillenmeye devam ettiğini söylememiz mümkün. Dolayısıyla kavramsal nosyonlar, şiirin ve eleştirinin hem daha tutarlı hem de daha derinlikli bir yapı kazanmasına imkan sağlayabilecektir. Şiirin düşünceyle ve bilhassa hakikatle ilişkisi üzerinde dururken felsefi şiir kavramının göz ardı edilmesi aslında bir eksikliktir. Başka deyişle, bu ilişkinin felsefi şiir kavramıyla netleştirilmesi ve somutlanması imkanı değerlendirilememiş olacaktır.
Şiirin felsefeyle, daha doğrusu düşünceyle ilişkisi konusunda Mehmet Solak’ın ifadeleri (Hece/118, “Bilen Özne-Bilinen Nesne İlişkisinde Bilgi-Şiir Bütünleşmesi”) altı çizilmesi gereken vurgular içeriyor: “doğaldır ki; şiir, düşünce oladığı gibi düşüncenin aktarım yolu da değildir. Hele gündelik bilgi (haber) hiç mi hiç değil. Bu bağlamda dil, ayrışma noktasıdır. Bir metnin dili tümelleştikçe o metin şiir olmaktan uzaklaşır. Çünkü şiirin dili, dış gerçekliği olduğu gibi aktaran anlam buyurganı bir dil değil; iç dünyanın imgelemini, dış dünyanın gerçekleriyle örtüştürerek sunan, çağrışımlı ve katmanlı bir dildir. Denilebilir ki, bu yönüyle artık söz’dür.” Burada sorulması, tartışılması gereken nokta, imgelem ve gerçeklik arasındaki geçişliliğin nasıl sağlandığı, dilin tam anlamıyla neyi temsil etmekte olduğudur. “Öyle ki; duygunun yahut düşüncenin tek yanlı yalıtımı, ötekini anlamsız ve geçersiz kılar. Şiir, bu bağlamda yapılan bir ‘şey’dir kanımca… nesne değil bir çeşit bilgidir şiir. Zihinsel bilinç, bilgileştirmiştir onu” diyen Solak’a göre öyle anlaşılıyor ki, şiir, son kertede bilgiyi temsil etmekte, bilgi düzeyine getirilmiş bir öznelliği ifade etmektedir. Buradan şiirin, bizi bilgiye ve hakikate götüren bir edim diye düşünüldüğünü anlıyoruz. Buna karşılık Hayriye Ünal (Hece110, “Pervasız Bir Geliş”) şiirin hakikatle ilişkisini farklı yorumlamakta, şiirin bulgulayıcı bir edim olduğunu düşünmemektedir: “Şiirin en yüce tarafı –varsa eğer o da- hakikati teslim etmek değil, hakikatin kendisine teslim anına şehadet etmektedir. Yücelikle ilişkisi de bu kadardır... hakikat bir “üretim “ olarak gelip yerleşmez şiire. O, zaten dünyanın kılcal damarlarında dolaşır durur. İnsanda bulunuşu gibi bulunur şiirde de.” Ünal’ın bu ifadeleri, şiirin; hakikatin/bilginin tecessüm ettiği değil fakat tezahür ettiği bir alan olarak algılandığını göstermektedir. Buna göre diyebiliriz ki, şiirin hakikatle ilişkisi, zaten varolan, daha doğrusu bilinen bir hakikatin (belki de hakikat zannının) şiir dilinde tezahür ettirilmesinden ibarettir. Şiirin rolü burada, hakikat mesajından/bilgisinden çok, özne/varlık olma biçimlerinin duyumsatılmasıyla ilgilidir. Bu da şiirin bir varoluş edimi olarak düşünülmesini gerektirir. Ünal, hakikati insandaki sonsuz olma özleminin bir ürünü sayarak “Hakikat, eğer hakikatse, o özlemin bir karşılığı olmalıdır. O özlem varsa, hakikat onu doyurur. O özlem doymayacaksa, hakikatin varlığı koca bir yalandır” demekte, dolayısıyla hakikatin ancak varoluşsal bir süreç içersinde sahici nitelik kazanacağını işaret etmektedir. Şiir, söz konusu varoluşsal sürecin, başka deyişle sonsuzluk özleminin somutlanması yahut dile getirilmesine imkan vermektedir; ancak onun tek imkan olmadığı da unutulmamalıdır. Şiiri bu yüzden, ayrıcalıklı bir şey diye düşünmekten beri durmak gerekiyor. Ayrıcalıklı olan şiir değil şair olmalı; daha doğrusu eğer ayrıcalık diye bir şey varsa, o da, şairin şiirine kazandırdığı kişilikte aranmalıdır sanıyorum. Burada ise aslolan bilgi değil, bilgiyi tasarruf etme biçimidir. Yani şair-özne, hakikati/bilgiyi bir varoluş süreci içinde tezahür ettirmek, onu bir duyarlık-duyum atmosferi içinde parlatmak durumunda olan kişidir. Ali Ayçil’in “Şiir Hakikati Göstermez Hakikat Şiirde Görünür” yazısı (Hece/110) söylediklerimizi teyit edici değerlendirmeler içeriyor: “..şiirin, hakikatin bir aracısı ya da sözcüsü konumuna indirgenemeyeceğini, ortaya çıkışı ve dildeki tasrrufu münasebetiyle “kendiliğinden bir ima” taşıdığını belirtmekte yarar var.(..) O hakikatle insan arasında bir aracı değildir. Bütün yaptığı, hakikatin en yalın haliyle kendini açığa vurmak istediği noktada yani dildeki şirki temizleyerek, insana alemdeki yerini hissettirmektir. Kendi dışında bir görevi yoktur şiirin; tek görevi kendi olmaklığıdır. Şiir ancak dildeki şirki temizlediğinde kendi olur ve kendi olduğu hal, kendiliğinden hakikate ev sahipliği yapar. Hülasa şiir hakikati göstermez, hakikat şiirde görünür.” Ayçil’in geleneksel-modern şiir ayrıştırması da bu meselenin başka bir boyutunu işaret etmektedir: “Geleneksel şiirden farklı olarak, modern şair şiirin söz bağlamlarını zenginleştiren bir aracı olmaktan çıkmış, kendisini her bir şiirin içinde bizzat konumlandırmıştır.” Tabii ki bu konumlandırmanın şiire mahsus bir şey olmayıp, modern hayatın bütün alanlarına sirayet eden bireyleşme süreçleriyle alakalı olduğunu belirtmekte yarar var. Şiirin farklılığı, belki de, bireyleşme sürecinin sahici ve varoluşsal bir anlama kavuşmasını sağlamakla kendisini belli etmektedir, diyebiliriz.
Kuşak Çatışmasından Kesitler
Yazımızın başında, 2006 yılında kuşak tartışmalarının ve çatışmalarının yoğunluk kazandığını, bunun eleştirel açıdan olumlu bir gelişme olduğunu ifade etmiştik. Burada konuyla ilgili bütün yazılıp konuşulanlara değinmemiz gereksizdir. Kanaatimce, bu tartışmalara bakarken, iki noktanın vuzuha kavuşturulmasında fayda olduğunu sanıyorum. Birincisi, tartışma gayesinin ve yönteminin anlaşılması, ikincisi kuşak meselesiyle ilgili tartışma noktalarının ve argümanlarının belirginleştirilmesidir.
Tartışma olarak gördüğümüz şeylerin önemli kısmı, aslında, daha çok 80 kuşağını konu alan dosya, yazı ve söyleşilerden oluşmaktadır. Bunların genel özelliği ise, 80 kuşağı şiirinin sonraki kuşaklarla mukayeseli bir değerlendirmesi değil, bu kuşağın şiiriyle sınırlı tanımlama ve değerlendirmeler şeklindedir. Bu da, tartışmaların odağında esasen 80 kuşağı şiirinin olduğunu, bu kuşağın günümüz şiiri içersindeki rolünün ve etkilerinin ‘problem’ olmaya başladığını göstermektedir. Ancak söz konusu problem, 80 kuşağı için başka, sonraki kuşaklar için başka anlamlar taşıyacaktır. 80 kuşağına mensup olmayan şairlerin bu kuşakla didişmeye gerek duymadan yoluna devam etmeleri her zaman tercih edilebilecek seçeneklerden birisidir elbette. Buysa, aslında tamamen şiiri merkez alan bir anlayışın, bir duruşun ifadesi olacak, çeşitli türdeki iktidar teknikleri ve siyaset oyunlarının şiir üzerinde manipülatif etkiler doğurmasının önünü kesebilecektir. Kuşak tartışmalarının en alengirli noktası da burası olsa gerek. Zira burada, karşılıklı anlayıştan ve anlama çabasından çok birbirini olumsuzlayarak varlığını gösterme/kabul ettirme çabası tartışma ortamına hakim bir psikolojiyi oluşturmaktadır. Oysa 80 kuşağının şiirine karşı yapılacak en güzel iş, bu kuşağı aşan işler yapmak, onu bizatihi şiirle gölgede bırakabilmektir. Bunun tersini, yani poetik-eleştirel olumsuzlamayı bizzat 80 kuşağı şairleri 70 kuşağına karşı yapmış, bu yolla şiir ortamında mümeyyiz bir 80 kuşağı algısı inşa etmişlerdi. Gelin görün ki, bugün, 70 kuşağından bazı şair-eleştirmenler 80 kuşağı tarafından kendilerine yapılan saldırıları bir haksızlık olarak ifade etmeye devam etmektedirler. Şiirin, tez-antitez karşıtlığı ile temellenen bir poetik zemine oturtulması, 80 sonrası şiirin en önemli handikaplarından birini oluşturmuş gibidir. Çatışmacı poetikanın/şiirin anlamsız bir yönelim olduğunu düşünmesek bile, bunun en azından sentezci bir yaklaşımla desteklenmesinin kaçınılmaz olduğunu bilmek durumundayız.
80 kuşağının yürüttüğü kuşak davasının salt şiir davası olmadığı, hiçbir şekilde özeleştiriye meydan vermeyen ‘savunmacı’ tutumlardan anlaşılabilir. Ancak Ahmet Güntan, Osman Konuk gibi bir iki şair, 80 kuşağının genel tutumundan ayrılmaktadır. Açıkçası, 80 kuşağı içersinde olup da bu kuşağın genel karakteristiğinden kendisini ayrıştırabilecek üç beş şair ismi daha rahatlıkla verilebilir. Kanaatimce bu ayrıştırmayı şairlerin değil eleştirmenlerin veya sonraki kuşağın yapması gerekmekte. Fakat, durumu zorlaştıran bazı konumlanmaların olduğunu da yeri gelmişken belirtelim. Örneğin, 80 kuşağı içersinde farklı bir yere sahip olduğunu bildiğimiz Hüseyin Atlansoy’un, “sekmezse seksen... iyidir” tarzı yaklaşımlarla (Mühür/10, Eylül-Ekim 2006) 80 kuşağı şiirini sahiplenici, daha doğrusu tutucu bir tavır göstermesi yanıltıcı olabilmektedir sanıyorum.
80 kuşağının sözcülüğünü yapma çabasındaki şairlerin, bu kuşağa yönelik eleştirilerden şiddetli şekilde rahatsızlık duydukları hissedilebilmektedir. Oysa aslolan her zaman için şiirdir, şiirin kendi kendini savunabilme gücü, yeterliliğidir. 80 kuşağının şiiri, nihayetinde aktüalitesi olan bir şiir olup günümüz şiiri içersinde varlığını korumaya, iddia veya karakteristiklerini göstermeye devam etmektedir. Aslolan şiir ise, her şair, poetik hedeflerini temayüz ettirmek suretiyle yazdığı şiirin mücadelesini vermeye bakmalıdır. Aksi halde tepkisel şartlanmalar, şiirin önüne çıkan açılım imkanlarını köreltecek, şairin ufkunu daraltabilecektir. Burada kuşaklar arası kör dövüşünün değil, ama diyalogun Türk şiirinin çok daha hayrına olacağı söylenmelidir. 80 kuşağını sütten çıkma ak kaşık gibi göstermek, şiiri değil şairi kollamanın bir göstergesidir. Öte yandan, 80 kuşağı şiirini Türk şiirine girmiş bir virüs gibi değerlendirmek de bir nevi kör bakışın veya kavrayışsızlığın ifadesidir. 80 kuşağı şiirinin İkinci Yeni ile yan yana konulması modern Türk şiirini bilen bir kimsenin yapacağı bir şey olamaz. Ancak, İkinci Yeniye yönelik bu meyanda eleştirilerin çokça yapıldığını bilirsek, zamanın hakemliğine de daha fazla güvenebiliriz. Buysa bizi siyasete değil feraset sahibi olmaya zorlar.
Osman Hakan A., “Seksen Şiiri Nedir, Ne Değildir?” başlıklı bir yazısında (Mühür, ags) büyük büyük iddialarla, 80 şiiri etrafındaki surları sağlamlaştırmanın gayreti içersinde gözüküyor. Bunun için, 80 şiirinin “bütünlüklü bir şiir” olduğundan tutun “Türk şiirinin büyük “restorasyon” dönemi” sayılması gerektiğine kadar, göz kamaştırıcı bir retoriğin işe koşulduğu anlaşılmakta. 80 şiirini “vurun abalıya!” dercesine karalamaya ve silmeye çalışmak ne kadar hatalı ise, bu şiiri dev aynasında görmek, göstermek de o kadar yanlı, yanlış bir tutumdur. A.’nın iddiaları, bu anlamda nesnelliğini kaybetmekte, adeta hayalle gerçeğin birbirine karıştığı bir kurgu halini almaktadır. Dahası, iddiaların retoriksel bir ifade biçimiyle dile getirilmesi, kurgu izlenimini güçlendirmektedir. Sözgelimi A.’nın, bir taraftan 80 şairleri için “kendi şiirlerini geliştirip, her biri modern Türk şiirinin bir tarafından tutup, bir anlamda ele aldıkları şiiri, geçmişe bakarak restore ve ihya etmişlerdir. Bu açıdan 80 şairlerinin öncekilere göre daha fazla vizyon sahibi, daha çalışkan ve daha “bireysel” insanlar olduğu rahatlıkla düşünülebilir” şeklindeki ifadeleriyle gayet anlaşılır tespitlerde bulunurken, öbür taraftan; “80 şiirini anlamaksızın, 2000’li yılların şiirini yazmak artık mümkün değildir. Hata, 80 şiiri olmaksızın, dünün şiirini açıklamak ta pek mümkün değildir” gibi göz boyayıcı laflar etmesi kurgusal bir yaklaşımın ipuçlarını veriyor. Bu ise 80 kuşağının ezberini devam ettirme yolundaki çabasının bir göstergesini oluşturmaktadır.
Kral Çıplak mı?
Dahası var; Osman Çakmakçı’nın “80 şiiri biraz megalomandır, kendini pek sever. Özsevicidir”(Fayrap/3, Ocak-Mart 2006) şeklindeki betimlemelerini teyit edici bir durum sergilemektedir. “Bana göre, Türk şiirinin asıl modern şairleri, 80 kuşağı şairleridir” diyen A., aynı zamanda 80 şiiri etrafında yapılan tartışmaların hedefinde “geleneğe önem veren şairler”in bulunduğunu söyleyerek (Hece, ags) 80 şiirini adeta altın “kaplama”yla kaplamak niyetinde gibidir. Tabii bunun bir kaplama olduğu kabul edilirse mesele yok. 80 şiirinin en önemli problemi belki de bu kaplama dediğimiz hususta yatıyor. “Şiirsellik” nosyonunun 80 kuşağının jargonunda başat bir yer tutuyor olması, “kaplama” ifadesinden ne anlamak gerektiğini az çok açıklar sanırım.
A.’nın 80 kuşağı için bir yandan modernliği öbür yandan geleneği referans göstermesi oldukça iş bitirim bir yaklaşım görüntüsü veriyor. Bütün meziyetleri kendinde toplamış (!) bu kuşak neden bir büyük şiir ortaya koyamadı acaba? Büyük şiirin büyük kırılma dönemlerinden doğacağını kabul edersek, 80’li yılların toplumsal tarihimizin en önemli kırılma süreçlerinden birisi olduğu doğru değil midir? A.’nın modern ve gelenek kavramlarını bu kadar kolayca bir kimliğin parçaları haline getirmesi -getirme ihtiyacı hissetmesi-, 80 kuşağının yüzeyselliğini ele vermiyor mu acaba? Bu kuşak tam da sözü edilen kolaycılığı sebebiyle bugün kendini ifade etme zorluğunu yaşamıyor mu? Sentezden çok montajcı bir şiir anlayışının getirdiği tıkanmalarla bocaladığı söylenemez mi? Bununla beraber A.’nın bilhassa Yahya Kemal referansı üzerinden kendisini ve 80 kuşağını tanımlama gayretleri bir işe yarayacak mıdır, bilemeyiz. Salih Mercanoğlu’nun “Modernizm, gelenekçiliği de içinde barındırdığından, Türkçe yazılan şiirin seksenli yılların sonlarına doğru farklı çizgilerin iç içe girdiği girişik bir tarza dönüştürüldüğü” şeklindeki sabitlemesi (Mühür, ags), montajcı, başka deyişle sentetik şiirin varlığını ortadan kaldırmıyor. Şiirin içinde ne barındırdığından çok, neyi inşa ettiği önemli. Yahya Kemal de geleneği inşa edici bir tavır içinde değildi kuşkusuz. Ancak aklıyla modernliğin, ruhuyla geleneğin içinde bir şair olarak bir medeniyet sancısını ve/veya dönüşümünü duyumsuyor, şiiriyle bu gerçekliği tarihe mal ediyordu. Yahya Kemal için gelenek kültürel bir malzeme değil, yaşanan gerçekliğin trajik bir veçhesiydi. Bu çerçevede, H. Ufuk Aktaşlı’nın “Gelenek ve Modern Türk Şiiri” yazısındaki (Derkenar/14, Ocak 2006) şu satırları Yahya Kemal’le 80 kuşağı arasındaki derin farkın bir ifadesi ve A.’nın yukarıda değindiğimiz kolaycılığının bir çözümlemesi olarak okumayı öneririm: “Modern şair imgeler yaratır. İmgeler aracılığıyla gerçeği ters yüz eder. Onun gerçeklikle problemi vardır ve denebilir ki modern şair gerçekliğin düşmandır. Edebiyatımızın modern şairleri şiirlerinde gelenekten faydalandıklarını söyleyedursunlar, faydalanmak bir yana geleneğin üzerini sürekli örtmektedirler. Gelenek modern şiiri beslemez, ona ancak malzeme olur. Şiirlerinde gelenekten beslendiklerini, geleneği kendilerine çıkış noktası olarak aldıklarını iddia eden şairlerimiz aslında geleneği şiirin bir çeşnisi haline getirerek, estetiğin hizmetine sunmaktadırlar. Modern şairimiz geleneği sanatın tüketimine açmıştır.” Dolayısıyla Yahya Kemal’in geleneği (şiiri) modernleştirme gayretleri son derece şiirsel-tarihsel bir anlam taşıdığı halde, 80 kuşağının gelenekten faydalanma biçimleri ana-kronik bir durum arz etmektedir diyebiliriz.
Öte yandan, Osman Hakan A.’nın, Türk şiirinin temel sorununa işaret etme bağlamında İrfan Çiftçi’den naklettiği bir cümle, meselenin özünü çok doğru bir yaklaşımla ortaya koymaktadır: “Türk kültürünün temel paradigmalarının kurulması lazımdır... Asıl mesele bu.” (Hece, ags)
Osman Çakmakçı, 80 kuşağı ile ilgili iddialarına şunları da ekliyor: “estetizme gittiler. Güzellikten başka bir şey aramadılar şiirde. 80 şiiri aynı zamanda cahildir de. Çok çalışmadılar. Dünyayı anlamaya çalışmadılar... kabukla sıvandı şiir...(şiirin) eğlencesine daldılar, sosyalitesine daldılar. Ama işte alttan alta gelen gerçek çabaları, hakiki çabaları, samimi çabaları görüp onları değerlendirmediler, onları öne çıkarmadılar... (80’li yılların şiiri) hepsinin estetikçi olması bakımından tek bir şiirdir. Tek bir şiiri değişik değişik açılardan yazmışlardır.” (Fayrap, ags)
Çakmakçı’nın bu iddia veya tespitlerine karşılık, Yakup Altınyaprak (Dergah/198, Ağustos 2006, “1980’ler ve Sonrasında Türk Şiirine Genel Bir Bakış”) 80 kuşağı şiirini daha olumlu bir bakışla değerlendiriyor. Çakmakçı’nın hilafına, bu şiirin “çok farklı kollardan gelişmiş” olduğunu söyleyen Altınyaprak, daha panoramik ve tespit edici bir çerçeve çizmekte: “Seksenlerle birlikte Türk şiirinde öne çıkan eğilimin modern sanatın özellikle “avangard” karakterine uygun olduğu görülebilir. Bununla birlikte bu şiirdeki bir diğer modern karakterse alabildiğince “bireyci” olmasıdır.” Altınyaprak’ın 80 sonrası şiirle ilgili bir tespiti, günümüz şiirini tam anlamıyla kuşatan can alıcı bir sorunsala parmak basmaktadır: “Aslında 80’ler ve sonrasında ortaya çıkan kuşak yitik bir kuşaktı. Çünkü modern insan ve bu insanın problemlerinin dile getirilmesi II. Yeni şairlerle birlikte bitti. 80 kuşağı şairlerine ve onların ardıllarına söyleyecek bir şey bırakmadı İkinci yeni şairler. Hangi insanı nasıl anlatabilecekti bu kuşak. Sadece postmodernliğin ürettiği insan tipini kıyısından köşesinden resmetmeye kalktılar. Zaten o da kolay bir resimdi ama bitmez tükenmez ayrıntılardan oluşuyordu.” Bu satırları şiir-insan ilişkisi açısından dikkatlice düşünmemiz gerekir. 80 sonrası şiir, bilhassa bir hayat-insan kavrayışı ortaya koyma konusunda ciddi bir enerji yetersizliği içersindedir. Buna dünyayı anlama yetersizliği demek de mümkün. Estetizmin ve kültürel unsurların şiire başat hale gelmesinde ise bu yetersizliğin önemli payı olduğu söylenebilir. Şiirin hayattan kopması tam da böylesi bir döngünün sonucu. Altınyaprak, bu hususu şöyle açıklıyor: “80 şiirinin hayattan kopuk olduğu söylemi yerinde ve doğru bir tespit. Yaşamın getirdiği tıkanıklık şairleri bireyselleşmeye itti. O bakımdan şair, şiirine sığındı ve şiirini de bireysel unsurlarla işledi. Şiirin de bazen batınilik, bazen ölü bir zaman ve ölü bir dil de kullandı.” 80 kuşağına ilişkin şu tespiti de not etmekte arar var: “Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu ile yakalanan metafizik şiirden sonra, seksen sonrası İslamcı kuşak modernizmin hayatımızdaki etkisine karşı dini duyarlığı yeterince yansıtamamıştır.” 80 şiirine oldukça doğru bir yerden baktığını düşündüğüm Altınyaprak’ın tespitleri, daha iyi temellenip geliştirilebildiği takdirde, kuşak tartışmalarına önemli bir katkı yapabilecek, beraberinde günümüz şiiri için önemli tüyolar sağlayabilecektir. Bilinmelidir ki, doğru sonuçlara varmak doğru açıdan bakmakla mümkündür.
80’li Şiir Boy Aynasında
Mühür dergisinin 10. sayısında yapılan “80’li Yılların Şiirine Dair Soruşturma Dosyası”, farklı bakışları bir araya getiren, nesnel sayılabilecek bir dosya niteliği taşıyor. Dosyada Osman Hakan A.’dan (agy) başka Baki Ayhan T. de 80 kuşağına olumlayıcı perspektiften bakanlar arasında. 1980 kuşağı şairlerinin çoğunun “birikimi ve estetiği önceleyen anlayış”a sahip olduklarını ileri süren T.’nin, bilhassa şiir ile siyasal dönemler arsındaki ilişkiye (ilişkisizliğe) dair görüşlerine dikkat çekebiliriz: “daha çok “zamanın ruhu”nun, şiirdeki yenileştirme arzusunun yönlendiriciliği söz konusudur şiirde yeni dönemlerin başlayabilmesinde. Nasıl ki Beş Hececilerin ve öteki Memleketçi şairlerin poetikalarının giderek silikleştiği yıllarda Garip şiiri uç vermişse, İkinci Yeni şiir anlayışı da Garip şiirinin karikatüre dönüştüğü yıllarda yenilikçi tutumla şiir sahnesine çıkmıştır. Her iki dönemde de şiirin azalan verimlerinin yerine yenilik ve farklılık içeren yaklaşımlar söz hakkını elde etmiş ve şiirdeki yeniliklerin yolu böyle açılmıştır.”
Baki Ayhan T. imzasının Baki Asiltürk’e ait olduğu bilgisinden hareketle, Asiltürk’ün Hece dergisindeki (Hece/120, agy) yazısından olumlayıcı perspektifin bir örneğini daha burada yeri gelmişken zikredelim. Kanaatimce, 80 kuşağı imgenin bilincine varmış bir kuşak olmakla beraber, imgenin nesnel ve varoluşsal tekabüliyetleri konusunda problemli bir kuşaktır. Ancak Asiltürk, sözü edilen yazısında işin bu yönünü göz ardı ederek, 80 kuşağıyla arasını bozmak istemeyen bir “eleştirmen” tavrı sergiliyor. Haydar Ergülen, Tuğrul Tanyol, Metin Celal, Mehmet Müfit, Enver Ercan, Oktay Taftalı’nın kitaplarına işaretle “kitaplarında imgelerin hayatın içinden geldiği rahatlıkla söylenebilir. Bu kitaplarda ve hem bu şairlerin hem de daha başkalarının kitaplarında insanın ve hayatın çeşitli görünümlerinin yansıtıldığı ortadadır. Burada esas sorun, hayatın ve insanın nasıl anlatıldığı sorunudur” diyebilmesine rağmen, bahsettiği sorunun üzerine gitmekten uzak duruyor. Oysa bize daha çok lazım olan, sorunlara kuşatıcı ve nüfuz edici bir perspektiften bakabilmektir. Bu ise hem bütünsel hem de derinlikli bir kavrayışı gerektirir.
Veysel Çolak’ın Mühür’deki (ags) soruşturmaya verdiği cevapta dile getirdiği tespitler, eleştirici boyutuyla, 80 kuşağı şiirinin daha bütünsel bir fotoğrafını elde etmemizde yararlı olacaktır. Çolak’ın söyledikleri, 80 kuşağı şiirinin negatif yönlerini ortaya koyması açısından, Osman Hakan A.’nın 80 şiiri ile ilgili övgüsüne ve iddialarına da ciddi bir cevap oluşturmakta. Sürrealist deneyimin Türk şiirindeki eksikliğine dikkat çeken Çolak, bu eksikliğin 80’lerin şiirinde de yaşanmaya devam ettiğini belirtiyor: “80’li şiirin kaynaklarına bakıldığında da, şairlerinin söylediği gibi, karşınıza Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Asaf Halet Çelebi,… çıkacaktır. Bu süreçte fütürizm yoktur. Nazım Hikmet’in Dünya şiiriyle kurduğu ilginin özenle uzağında kalınmıştır… 80’li şiir ikinci elden ve Fransız şiiri üzerinden Dünya şiiriyle bir ilgi kurmuştur denilebilir. Buda büyü açılımlar içeren bir girişim olmamıştır hiçbir zaman. Sembolist şiir yeniden yapılandırılamamıştır örneğin…söz ve anlam dizimine verilen öncelik, Nazım Hikmet’i bile aşamamıştır. Antolojik olarak İkinci Yeni şiiri öne çıkartılmak istenmiş, Türk şiirinin kurtuluşu olarak görülmüştür bu. Ama bu kalkışma da dönüştürülememiştir. Sürrealizm, İkinci Yeniye verilen öneme paralel olarak şiire yedirilememiş ve yeni bir açılım olması sağlanamamıştır… Yapı, biçim,biçem denilerek; şiirin bir organizma olduğu unutulmuş, onun toplumsal içeriği bütünüyle unutulmuştur.”
80 kuşağı şairlerinden Orhan Kahyaoğlu ise (Mühür, ags) nesnel ve eleştirici yaklaşımıyla son derece örnek bir tavır sergiliyor. Kahyaoğlu’nun söylediklerinin, bilhassa 80 kuşağı tarafından yapılmış özeleştiriye nadir bir örnek teşkil etmesi bakımından altı çizilmelidir: “1970’lerin toplumsalcı şiirine karşı, 1980’li yılların şair ve yazarları klasik bir tepkicilikle yetindiler. Şiirde toplumsalcı rolden çok “estetik” kavramını devamlı kullandılar ama bu kavramın içini teorik olarak hemen hiç doldurmadılar... Çok sayıda güzeli etkili şiirleri oldu. Ama, bana sorarsanız, iki-üç istisna dışında bu şiirlerini geliştiren, derinleştiren bir şaire, buna koşut kendine bir şiir poetikası oluşturan bir şaire neredeyse hiç rastlanmadı. 80’li yıllarda oluşmaya başlayan şiirin asıl sorunu buydu bizce. Belirleyici olan bu şiirlerin organik veya sentetik olması değildi. Bu şairlerin kurmaya başladığı dil ve anlam dünyasını belirlenen ölçüde geliştirememeleri oldu... Bunun en önemli nedeni, çoğu şairin bir poetik sorunsalın izini sürmemeleri, daha çok “güzel sanat”a hapsolmaları oldu.”
Aynı dosyada yer alan Kemal Çubuk’un “Seksen ve Sonrasında Şiirin-İmgenin Oluşum Koşulları” başlıklı yazısında ise, 80’lerden bugüne kadarki süreçte, şiirin anlam-bütünlük problemi ile yüz yüze bulunduğu, bunun da şiirin “biçim olarak algılanmasıyla” ilgili olduğu üzerinde duruluyor. 80’li şiirin –genel görüş haline gelen- İkinci Yeniyle bağı konusuna “İkinci Yeni’yi söylemsel düzeyde dahi taklit edemeyen bugünün şiiri ile tüm çıkmazları, gürültüleri, çaresizlikleri içindeki seksen şiiri arasındaki imgesel bağ” ifadeleriyle bir mim koyan Çubuk, “şiirsel yapının yegane güzelliği onun alımlanma sürecindeki vurgusudur” diyerek, kendince bir çözüm yoluna da işaret ediyor.
İkinci Yeni Yörüngesi ve Geleceğin Şiiri
Çubuk’un ifade ettiği anlam, içerik, biçim konuları, günümüz şiirinin en temel problemlerini oluşturmaya devam etmektedir. Bunların üzerine sağlıklı şekilde eğilebilmek için, bilhassa İkinci Yeni deyiminin yeterince özümsenmesi, kavrayıcı bir eleştirisinin yapılabilmesi gerekmektedir. İkinci Yeni, modern Türk şiirinin ana arteri mesabesindedir. Bunun için hem keşfedici hem de eleştirici bir bakışla İkinci Yeniye yaklaşmak zorundayız. Burada da toptancı anlayışlardan mümkün mertebe sakınmak gerektiğini söylemeliyiz. Örneğin, Enis Akın’ın “Anlamsız olduğu doğrudur İkinci Yeninin, ama “içeriksiz” oldukları iddia edilemez” (Hece/120) şeklindeki yargısının yanlış olmadığı, ama toptancılıkla malul olduğu muhakkaktır. İkinci Yeni şairlerinin içeriksiz oldukları iddia edilemeyeceği gibi, Akın’ın dediği gibi “anlamsız olduğu doğrudur” demek de doğru değildir. Bunun, İkinci Yeni şairlerinin bütünü değil ancak bir kısmı için doğru olabileceğini göz ardı edemeyiz.
Osman Özbahçe’nin “İkinci Yeninin Doğuşu” yazısı (Kökler/11, Mart-Mayıs 2006) İkinci Yeni üzerine sarf edilen ciddi bir emeğin ürünü. Özbahçe, yazısında İkinci Yeninin bir nevi bilançosunu çıkartıyor. İkinci Yeninin doğuşu/oluşumu süreci hakkındaki genel geçer kabullerin doğruluğunu “kronolojik” bir okumayla sorgulayan Özbahçe; Sezai Karakoç’un, hareketin oluşumunda belirleyici rolünün olduğuna işaret ediyor: “İkinci Yeniye, Sezai Karakoç’un önceliği bir yana, Sezai Karakoç’la başlayıp, Sezai Karakoç’la biten bir akım gözüyle bakılsa yeridir. Bu akım, Sezai Karakoç’un, kendini akıma mensup hissetmediğini belirtmesiyle “kimsesiz” kalmıştır. Eğer Sezai Karakoç, kendini İkinci Yeninin üstüne çıkarmasaydı, bu akım işi bambaşka bir hal alırdı. (...) Sezai Karakoç, “sanat planında” İkinci Yeni ortamına, şairlerine “güven” vermiştir. Hem yazdığı şiirle, hem de yaptığı tespit ve yorumlarla bir atmosfer oluşturmuş, İkinci Yeniye hareket alanı kazandırmıştır”. Özbahçe’nin şu vurgusu da İkinci Yeni şairleriyle ilgili manidar bir durum olarak kayıt edilmeli: “ Bu şairler, İkinci Yeni tartışmalarının en hararetli günlerinde “İkinci Yeni”yle aralarına “kişilik” mesafesi koyarak şiirlerini korumak, kendi şiirlerini “ortam”dan ayrıştırmak davası gütmüşlerdir. Yıllar geçip sular durulduktan sonra, yani tehlike geçtikten sonra, belki de İkinci Yeninin kıymeti “harbiden” anlaşıldıktan sonra, hepsi “biz”, “bizdik” diyerek tekrar İkinci Yeniyi sahiplenmişlerdir. Bu sahiplenmenin tek istisnası Sezai Karakoç’tur.”
Bu yazıda, 2006 yılındaki şiir eleştirisinden bazı kesitler vermeye çalıştık. Aktardığımız bu kesitler üzerinden bakıldığında, şiir eleştirisinde giderek büyüyen bir enerjinin ortaya çıkmaya başladığı, eleştirel problematiklerin yeniden temellendirilmesi/anlamlandırılması doğrultusunda bir gereksinimin şiddetini daha da artırdığı, fakat bütün bunlara rağmen “arayışlar”dan öteye henüz gidilemediği, kuşatıcı ve yol açıcı bir eleştirel aktivitenin hala kendisini gösteremediği sonucuna varabiliriz. Açıkçası, şiir eleştirisindeki bütün enerjikliğe rağmen vasatı aşan çıkışların yapılamadığı bir gerçektir. Toparlayıcı, disipline edici ve ufuk açıcı özelliklerde bir eleştiri bir türlü güç kazanamıyor, geleceğin şiiri için eleştiriden beklenen o taze kan temin edilemiyor. Bununla beraber, problematik çerçevedeki arayışların muhtemel bir çıkışa zemin hazırlama ihtimalini yok sayamayız. 2006 yılındaki eleştirel çabalar, böyle bir ihtimalin ipuçlarını veriyor denebilir.
|
(TÜRKİYE KÜLTÜR VE SANAT YILLIĞI-2007 / TÜRKİYE YAZARLAR BİRLİĞİ)
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
7/7/2007
CEMAL ŞAKAR
-Sevgili ÖMER LEKESİZ’e-
GİRİŞ
(Ancak kasabalarda bulunabilecek türden geniş avlulu, iki katlı kâgir bir ev.)
Kısa boylu, tıknaz biri -Terli. Omzunda büyükçe bir çanta.- iki kanatlı ahşap kapının önünde beklemektedir.
Panoramik çekim. Adam kapının önünde durmaktadır. Sırtını sıradağlara vermiş bir kasaba; her taraf zeytin ağacı; yer yer mandalina ve portakal; bir ucu deniz
Parke taşı döşeli yol
70’li yıllara ait yerli bir otomobil
Feraceli iki-üç kadın
Az ilerideki kapının önünde oynayan çocuklar
Zeytin seleleriyle bir traktör
Adamın beklediği kapının arka plânı.
Ev sahibinin, lise çağlarındaki oğlu kapıyı açar.
Paslı menteşelerin çıkardığı gıcırtılarla adamın tüyleri diken diken olur.
Geniş avluyu geçerken, bahçedeki bin türlü çiçeğe şaşar adam: Ortancaları tanır, sonra begonyaları, birkaç tür menekşe ve aslanağzını sonra. Güller ve evin girişini saran hanımelileri ilgisini çekmez.
Salonun temizliği ve her şeyin yerliyerindeliğini abartılı bulur: Evin beklenen bir konuk için hazırlandığını düşünür.
Ev sahibi yatakta, sırtı kırlentlerle desteklenmiş bir şekilde oturmaktadır. Ayakları battaniyenin altında.
Arkadaşını görünce umutsuzca yerinden fırlamak ister.
Konuk elleriyle rahatsız olma gibi bir işaret yapar.
Birbirlerine uzun uzun sarılırlar. Birbirlerinin sırtlarını tapışlarlar. Fotoğrafımsı; güneş ve rutubetle sararmaya yüz tutmuş, kahverengi beyaz bir fotoğraf gibi kare kısa bir süre için donup kalmalı.
Pencerenin önünde bir sedir; zeytin ağaçlarının ardında denizin varolduğunu hissettiren bir manzara.
Duvarda, Kâbe işli bir halı.
Yatağın başucunda, mahfazanın içinde bir Kuran.
Perdeyle örtülü bir yüklük.
Yatağın hemen yanında bir sehpanın üzerinde üç-beş kitap. Bolca fotoğraf.
Pencereden, denize doğru uzun bir bakış.
BİRİNCİ BÖLÜM
(Ancak iki dost böyle sıcak ve uzun uzun sarılabilir.)
Konuk, ev sahibini yavaşça kırlentlere yaslar.
Sedire oturur: Gözü zeytin ağaçlarına ve uzanan maviliğe takılır.
Delikanlı, konuğun çantasını alır ve hürmetkâr bir şekilde odayı terkeder.
İkisi de suskunluktan şikayetçi değildir. -Bahçedeki serçelerin sesleri, bir de uzaklardan köpek havlaması.-
Ev sahibi sigara ikram eder:
“Hastalandığımdan bu yana üç yıl geçtiğine göre, demek ki üç yıldır görüşemiyoruz. Gerçi o görüşmemiz de hastanede ne kadar oluyorsa o kadardı işte.”
Konuk:
“Biliyorsun…” Gözyaşları, melodramın ucuzluğuna düşmeden verilmeli.
7’den 11’e. Konuk, sehpanın üzerindeki fotoğrafları karıştırır.
Şaşırır.
Fotoğrafların tümü, seyahatleri esnasında dostuna mutlaka her yeni ülkeden, her yeni şehirden sıcak mesajlarla yolladıklarıdır: Yüreği ezilir. Boğazında temizleyemediği bir hıkçık.
16-
17-
18- Yine pencereden. Panoramik.
19- “Biz burada kısıldık, kaldık.” Şimdi ikisi de karenin iki yanındadır.
20- Arkadaşına doğru dönmeye çalışır.
İkindi güneşi ilkyaz bulutlarının arasından sıyrılır.
Pencereden odaya üşüşen aydınlık.
Uçuşan tozlar belirginleşir.
Sigara dumanları hep aydınlığa uçar.
Söylenmemiş sözler uçuşur güneşin aydınlığında.
Aydınlık, odada uçuşan her şeyi çeker.
Konuk:
“Hepimiz bir kaderin peşindeyiz işte.” Tam cepheden çekilmeli. Yüzünün pencereye bakan yanında güneş, diğer yanında odada uçuşan her şey.
Ev sahibi:
“Baba ocağı sönmesin diye düşündük. Buralarda yaşamak daha kolay dedik. Nasılsa kurulu bir tezgâhımız var diye geldik, saplandık kaldık.”
Birkaç karasineğin abartılı vızıltısı.
Konuk:
“Ben de hep seninki gibi bir yaşamım olsun istedim. Koşuşturmaktan, telâştan uzak. Sessizlik içinde. Okumak, yazmak için bolca vakit. Seyahatler beni yordu. Yazacaklarımı sanki yetiştiremeyecek gibiyim.
31-
32-
33-Asıl seyahat yürekte galiba.”
34- Ev sahibi: “Öyle deme. Bu kasabadan bakınca hiçbir şey görünmüyor. Sadece okumakla yürek beslenmiyor ki.”
Delikanlı çayları getirir. Açık olanı babasına verir.
Baba, oturmaya yeltenen oğluna göz ucuyla dışarı çıkmasını işaret eder.
37’den 42’ye. Çaylar durmadan karıştırılır.
“Senin yolladığın fotoğraflar, benim için dünyaya açılan birer pencere oldu.”
Ev sahibi sehpadaki fotoğraflardan birkaçını rastgele alır.
En üstte duran Mısır fotoğrafını gösterir: “Benim için Mısır bu işte. Kendime bir oyun kurdum. Yolladığın her fotoğrafın Evliya Çelebi’de karşılığını aradım. Senin notlarınla onun söylediklerini derleyip o şehirlere ait imgeler ürettim.”
Gözlerini kısar.
Karşısındaki pencerenin önünde dostu flûlaşır. Ters ışığın çizgileri yumuşatan, karedekileri bir rüyaya dönüştüren gizinden faydalanılmalı.
Pencereden çıkar gider.
Ürettiği imgelerin peşindedir. Gözlerinin önünde kare kare şehirler uçuşur. Hiçbiri önündeki fotoğraflara benzemiyordur artık.
Zeytinlerin ardı denizdir.
Denizin ardı; gökle denizin birleştiği sonsuz maviliktir.
O mavilikte her şey kaybolur.
Kareyi zorlayan zeytin dalları da çekilir, gider.
İlkyaz bulutlarını rüzgâr alıp götürür.
Odaya dolan ışıkla her şey maviye boyanır.
İKİNCİ BÖLÜM
Dağın yamacında bir zeytinlik
Kasabaya kuşbakışı
Zeytin ağaçlarının ardındaki deniz artık görünmektedir
Sonra
Küçük bir bağ evi
Önündeki küçük düzlükte vişne, kayısı, incir, erik ağaçları
Sarmaşıklarla sarılı kameriye
Birkaç sandalye
Ev sahibi için şezlong
İki dostun oturduğu yerin arka plânı.
Fotoğraflar ortadaki tahta masanın üzerindedir.
Konuk çantasını kurcalar. Alnındaki boncuk boncuk terler, hırıltılı nefes alışları öne çıkarılmalı.
Yeni çıkan iki kitabını masanın üzerine koyar.
Gömlek cebinden kalem çıkarır.
Ayağa kalkıp denize doğru bakar:
“İnsan bazen sözü bulamaz.”
18- Kitapların kapağını açar.
Sadece tarih atar; altına imza.
Teşekkürle kitapları alırken, ev sahibi:
“Gazetelerde ilânlarını görmüştüm.”
Delikanlı büyük bardaklarda şıra getirir.
Sandalyeye ilişir.
Babasının gözlerine bakar.
Bu kez itiraz yoktur.
Rahatlar.
“Aslında mutlaka yazmalıyım dediğim iki konu var. Bunlar belki de yaşamım boyunca ortaya koyacağım; yapmak istediğim buydu işte diyebileceğim çalışmalar olacak. Ama yollarda, otel odalarında olmuyor. Korkuyorum; çok da ömrümüz kalmadı bu dünyada.” Kameriye tam ortada olmalı. Arka plânda deniz ve göğün maviliği. Konuğun sözleri abartılmadan, duygusallığa bulaştırılmadan verilmeli.
Oğlundan kendisini biraz daha dik oturtmasını ister:
“Nasipten ötesi yok.”
Vişne ağacına bir saka konar.
Etrafta rüzgârın ektiği kır çiçekleri.
Bir arı papatyada nasibini arar.
Konuk çantasını kurcalar yine.
Ön gözden bir tomar fotoğraf çıkarır:
“Sana gelmeyi düşündüğüm için son seyahatimde yollamadıklarım.”
Zarfı almak için uzanırken ev sahibinin elleri titrer.
İki damla gözyaşı bıyıklarında kaybolur:
“Artık her birine ait hikayeler üretemiyorum. Yoruldum; muhayyilemin görüntülerin peşinden koşuşturmasından. Git git her kare diğerine benzemeye başladı.”
Zarfı alır, hiç bakmadan masanın üzerine bırakır.
Elini yine de çekmez onların üzerinden:
“Hey gidi ülkeler!”
Farkında olmadan zarfı okşar durur:
“Hey gidi şehirler!”
Konuk endişelenir:
“Seni yaraladığımı bilmiyordum.”
Ev sahibi telaşlanır, şaşırır: “Olur mu! Ne yarası! Onlar olmasaydı, ben nasıl yaşardım bu kasabada! O uzun yolculuklara çıkmasaydım beni hayata ne bağlardı!”
Konuk rahat bir nefes alır. Çantasını yere bırakır.
Delikanlıdan şıraları tazelemesi istenir.
Ev sahibi:
“Sadece birbirlerine benzemesinden korkuyorum. Bunca yolculuktan sonra geriye sadece birbirinin aynı imgeler kalmasından endişe ediyorum.
Belki de bundan sonra hiçbirine bakmam. Sadece bende kalan görüntüleriyle yetinebilirim.”
47’dan, 55’e. 1’den 6’ya kadar olan kareler.
Vişne ağacındaki saka uçmuştur.
Papatyadaki arı aynı arı mıdır? Nasıl verilecekse!
Alnındaki terler soğumuştur. Nefes alışlarındaki hırıltılar da geçmiştir.
- Geçenlerde patronla, beni daha pasif bir göreve alması için görüştüm. Bir yıl daha dedi. Galiba emeklilikten başka umarımız yok.
-Benim gibi zorunlu bir emeklilik
-Bağışla! Bazen sözlerin nereye uçacağını, hangi yaralara konacağını hesaplayamıyoruz.
-Hayır. Seni üzmek için söylemedim. Böyle olmasaydı diyorum bazen; senin yerinde olsaydım.
-Gerçekten söylüyorum; asıl seyahat yürekte.
-Gel de bunu yüreğime anlat.
Konuk kalkar, ev sahibinin yanındaki tabureye ilişir. Ellerini onun ellerinin üzerine koyar.
Yine boğazındaki………
Gözler…
Gözler…
(Ancak iki dost böyle bakışır.)
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Giriş 21’deki aynı pencereden denize doğru uzun bir bakış.
Bu kez konuk pencerenin önünde ayaktadır.
Güneş yüzünde yansır.
Ayrılık üzerine sözler arar.
Yaralamayan.
Boğazı düğümlenmeden.
Gölgesi yatağındaki ev sahibinin üzerine düşer.
O da uğurlayıcı sözler arar.
Umutla dolu.
Esenleyici
Kavuşmaya açık.
Kavuşmaya açık.
Esenleyici
Umutla dolu.
8- O da uğurlayıcı sözler arar.
Gölgesi yatağındaki ev sahibinin üzerine düşer.
Boğazı düğümlenmeden.
Yaralamayan.
Ayrılık üzerine sözler arar.
Güneş yüzünde yansır.
Bu kez konuk pencerenin önünde ayaktadır.
1-Giriş 21’deki aynı pencereden denize doğru uzun bir bakış
Cemal Şakar, Pencere, Hece Yayınları, Ankara 2003, ss: 9-19
“PENCERE” ÖYKÜSÜNÜN ÇÖZÜMLEMESİ
Ömer Lekesiz
Cemal Şakar’ın “Pencere” adlı öyküsü, giriş ve onu izleyen üç bölümlük kuruluşuyla bir film senaryosu için yapılmış önçalışmayı anıştırmasına rağmen, öykü mantığına uyun kurgusu ve konusal boyutuyla alışılmışın dışında bir öykü olma niteliği taşıyor.
Öykünün “Giriş” kısmında, klasik öykülerde metnin tümüne yayılarak verilen mekana mahsus detaylar bir yerde toplanarak, muhtemel oluşların hangi mekanda geçekleşeceği ilk elde okura sunulup, onun asıl dikkatini yönelteceği başka hedeflerin varlığı daha başlangıçta imlenirken, kişilerin merak uyandıran ilk görüntüleri de belirleniyor.
Burada “panoramik çekim”le belirlenen somut bir kareden (kapıdan) itibaren, genelden özele, tümden, parçaya geçilip; öykülü filmlerde etkiyi çeşitlendirerek güçlendirmek amacıyla başvurulan resim dondurma tekniği(1) aynıyla kullanılarak, mekana egzotik bir artı değer yükleniyor. Dondurulan ilk görüntü: kapı; önce önü sonra arkasıyla birbirini kesintisiz izleyen görüntü kareleri şunları içeriyor:
—Ahşap kapının önü (önündeki “bekleyen”le, özelleşen ve onun sayesinde sıradanlıktan kurtulan bir kapı).
—Kasabanın genel görünümü: Sıra dağlara yaslanmış, önü denize açılmış bir kasaba… Çoğunluk zeytin, yer yer de mandalina ve portakal ağaçlarıyla bezeli.
—Kasabadan detay kareler: Parke taşla döşenmiş yol, üstünde 70’li yıllara ait yerli bir otomobil, Feraceli birkaç kadın, ikinci bir kapının önünde oynayan çocuklar, zeytin seleleri taşıyan bir traktör… “Canlı bir hayat”ın göstergeleri olan bu veriler, mekanın dinamik bir yapı olarak algılanmasını kolaylaştırırken, çevreye de resimsel bir değer kazandırmaktadır.
—Ahşap kapının arkası. Kareler bu kez daha fazla, hedef içeren, yansımalı eylemleri içeriyor: 1—“Ev sahibinin, lise çağlarındaki oğlu kapıyı” açıyor. 2—“Paslı menteşelerin çıkardığı gıcırtılarla adamın tüyleri diken diken” oluyor.
—Kapıdan “Geniş” avluya, oradan “salon”a geçerken” adamın eylemleri, film görüntülerine mahsus eylem olmaktan çok, tahkiyeye mahsus duyusal eylemler olarak dışlaşmaya başlar: “…bahçedeki bin türlü çiçeğe şaşar adam: Ortancaları tanır, sonra begonyaları, birkaç tür menekşe ve aslanağzını sonra. Güller ve evin girişini saran hanımelileri ilgisini çekmez.”, “Salonun temizliği ve her şeyin yerliyerindeliğini abartılı bulur: Evin beklenen bir konuk için hazırlandığını düşünür.”
Ev sahibinin çekim dizelgesine dahil oluşuyla birlikte görüntü dondurma tekniğinin izlenmesi eylem plandan, durumsal plana aktarılır. Çünkü buradan itibaren iş, kurgusal bir dizgenin izlenmesine ve tahkiyeye düşecektir.
Ev sahibi, felçlidir. Bu nedenle “umutsuzca” bir ani kalkış denemesine girişir. Adam, onun durumunu daha önceden bildiği ve belki de biraz kanıksadığı için el işaretiyle onu durdurur. Uzun uzun sarılmaları, uzunca bir ayrılığın göstergesidir. Bunun için Cemal Şakar, sarılma anını “fotoğrafımsı” bir kareyle anılaştırmak ister.
Dış mekan tüketilmiş, iç mekan kare kare “biriktirilmeye” başlanmıştır bu arada: “Pencerenin önünde bir sedir; zeytin ağaçlarının ardında denizin varolduğunu hissettiren bir manzara. Duvarda, Kâbe işli bir halı. Yatağın başucunda, mahfazanın içinde bir Kuran. Perdeyle örtülü bir yüklük. Yatağın hemen yanında bir sehpanın üzerinde üç-beş kitap. Bolca fotoğraf. Pencereden, denize doğru uzun bir bakış.”
Öykünün birinci bölümünde Cemal Şakar, sinematograflıkla(2), tahkiyecilik işlevini kurgu eşlemesiyle(3) birlikte yerine getirmeye başlar; diyalogları resimsel kompozisyonla destekleyerek onları hayatî ve estetik bir arkaplana oturtur.
“Susarak konuşmak”, diğer bir söyleyişle söyleyeceklerini “hal diliyle söylemek” bölümün tüm içeriğini belirleyen temel bir eylemsiz eylemdir; kurgunun dayattığı tek açıklama dışında (“Hastalandığımdan bu yana üç yıl geçtiğine göre, demek ki üç yıldır görüşemiyoruz. Gerçi o görüşmemiz de hastanede ne kadar oluyorsa o kadardı işte.”) her başlangıç suskuyu davet eder, her açıklama boşluğa düşer.
Cemal Şakar, deyim yerindeyse, attığı bu tek taşla iki kuşu birden vurmayı başarmıştır. Sinematografik sessizlikle, sözsel kaçamakları birleştirerek, hem tahkiye planında anlatılması mümkün olmayanı anlatmış, hem de birkaç sözcükle mükemmel bir estetik çerçeveyi çizivermiştir (“Biliyorsun…” Gözyaşları, melodramın ucuzluğuna düşmeden verilmeli.”, “Biz burada kısıldık, kaldık.”, “Hepimiz bir kaderin peşindeyiz işte.”, “Odaya dolan ışıkla her şey maviye boyanır.”)
Bunu dedik de, söylenmesi gerekeni en saf biçimiyle ve tam yerinde, duygusal ve eylemsel boyutla birebir örtüşecek şekilde söylemekten başka nedir ki estetik? Yukarıdaki şekliyle “Pencere” öyküsünü “alışılmışın dışında” bir öykü olarak niteleyişimizin karşılıksız olmadığı da vaki estetik boyutunun ortaya çıkışıyla daha net görülebilmektedir.
Birinci bölümle hemen aynı kurgusal ve estetik planda süren ikinci bölüm, Adam’ın seyyahlığıyla birlikte yazarlığının, arkadaşının içindeki yazamama ukdesinin somutlaştığı bir bölüm olmanın ötesinde, bu ana kadar uçları bilinçli olarak açıkta bırakılan kurgusal bağlantıların (Yeniden özelden genele açılan dondurulmuş kareler eşliğinde) gerçekleştirildiği bölümdür.
Üçüncü bölümse, iç mekandan dış mekana geçilerek, görüntüsel (ve elbette estetik) dairenin tamamlandığı, resimsel kompozisyonun tahkiyenin yerine geçerek söz düzeyinde sunulan ayrılık hüznünü tüm mekana yaydığı son bölümdür.
***
Cemal Şakar, “Pencere” öyküsündeki hepi topu üç kişilik öykü kadrosuna, sinematografinin öyküye ağan imkanlarını da yerli yerinde kullanarak, hüzün, vefa duygusu, aramak, bulunmak, yalnızlık, yitirmişlik, yorulmuşluk vb. kavramlar eşliğinde, benimsenilir, etkilenilir, paylaşılır bir “canlı hayatı” temsil ettirmiştir.
Kurgu sağlamlığına azami özeni göstermiş, sinema kuramında önemli karşılıklar yüklenen “Pencere” kavramını öyküsüne ad olarak vermesi, bölümlerdeki parantez içi özet belirlemeleri oluşturan sözcükler de dahil kullandığı hemen her sözcüğü dikkatle seçmiştir.
Öykü zamanıyla, öyküleme zamanı hemen hemen aynıdır; “70’li yıllara ait otomobil” belirlemesine göre her iki zaman da içinde yaladığımız günlere denk düşmektedir.
Öykülerini oldum olası tertemiz bir Türkçe ile yazan, Cemal Şakar, “Pencere” öyküsünde de aynı tutumunu sürdürmüştür.
“Pencere” öyküsü, yazarının, içeriğin suskuyla belirlendiği cümleler dizisinde, “Söylenmemiş sözler uçuşur güneşin aydınlığında.” cümlesiyle apaçık olanı açıklamaya, “Nasıl verilecekse!” sorusuyla da zeka gösterisine kalkışması dışında neredeyse kusursuz bir öyküdür.
______________________________
(1)Resim dondurma: Bir film gösterilirken, kuşaktaki herhangi bir resmi alıcı penceresi önünde istenildiği kadar tutma. Böylelikle devinimli bir görüntünün istenilen parçası görüntülük üzerinde bir resim gibi incelenebilir. (Nijat Özön, Sinema, Televizyon, Video, Bilgisayarlı Sinema Sözlüğü, Kabalcı Yayınevi, İst., 2000)
(2)Sinematograf: Devinimi yazan, saptayan anlamına gelen bileşik sözcük. Lumiére Kardeşler’in kendi buluşları olan sinema aygıtına verdikleri ad. Bu aygıt hem alıcı, hem gösterici, hem de basım aygıtı olarak kullanılabiliyordu. Sinematograf ve bundan türeyen sinematografi (devinimi yazma, saptama) sonradan sinema, sine biçiminde kısaltılarak çeşitli anlamlarda kullanıldı; çeşitli sözcüklerin türetilmesinde temel alındı. (A.g.s.)
(3)Kurgu eşlemesi: Kurgu sırasına resmin ve bu resimle ilgili sesin yan yana aynı düzeye getirilmesiyle yapılan eşleme. Basım eşlemesinin karşıtı olan kurgu eşlemesinde resim-ses ayrılığına uyulmaz. (A.g.s.)
(Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt: 5, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2002, ss: 467-473)
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
7/7/2007
Resim sanatıyla ilgilenenler bilir: Biçim-bozmak için, temel desen bilgisinin gelişmesi gerekir. Dışavurumcu resimde önemli öğelerden birisi olan biçimsel dönüşümün gerisinde, katıksız bir desen gücü yatar. Bizden bir örnek: Akademide Neşet Günal Atölyesi desen ağırlıklı bir eğitim verir, oradan çıkanlar arasında Biçim’le hesaplaşmayı öne alan ressamlar dikkat çeker. Alıma gelen ilk isim Neşe Erdok. Dışardan da, hemen hepimizin anımsamakta zorlanmayacağı Picasso. Kübizm öncesi çalışmalarında, benzersiz desen bilgisiyle, örneğin Mavi ve Pembe Dönem çalışmalarını ortaya koyan ressam, asıl dahice tuvallere Kübik dönemindeki biçim-bozucu tarzıyla ulaşır.
Şunu söylemeye çalışıyorum: Bir sanat disiplininde “ Malzemeyi aşma “ iradesinin belirebilmesi, bunun verimli bir estetik süreçte deneyimlenmesi için öncelikle o malzemenin sizi taşıyabileceği yerleşik ifadeyi ele geçirmiş olmanız gerekir. Sonrasında, bu yerleşik ifade kurgusundaki malzeme düzenlenişi size yetmez ve yeni ifadelere taşınabilmek üzere malzemenin imkânlarını sınıra zorlarsınız ve gücünüz varsa aşarsınız. Dönüştürücü kopmalar, bu temel bilgilerin ve biçimlerin dönüşümüne içkindir.
Plastik sanatlardaki bütün dönemsel geçişleri, hep bir önceki dönemin ifade anlayışı içinde sağlam yapıtlar ( da ) verebilmiş ressamlara borçluyuzdur. Kaldı ki, temel resim eğitiminde özellikle olmak üzere, gelişkin eğitim aşamalarında, klâsik ressamların yapıtlarının birebir kopyasını yapmak, yapabilmek çok bilinen, önemli bir yöntemdir.
Bu ilkeyi şiir sanatı bağlamında ve dosya konumuz odağındaki “Şair” üzerinden konuşmaya çalışalım. Ancak daha önce, modernitede sanatçının toplumsal örüntüdeki varlık- konumu ve sanatçının buna ilişkin varlık-tepkisi üzerine Georg Simmel’in bir saptamasını paylaşmak istiyorum.
2.
Modernitenin ilk sosyologu sayılan Simmel, Baudelaire üzerine bir çalışmasında, tanık olduğu mahşerî dönüşüm çağında bireyin yabancılaşmasının, yalnızlığının kültürel bağıntılarını açığa çıkarır ve şöyle yazar ( Simmel, Moden Kültürde Çatışma, İletişim 2005’ ten ve D. Frisby’ın sunuşundan): “ Metropol kişilik tipinin ruhsal temelini, sinirsel uyarıcıların yoğunluğu oluşturur. Bu, iç ve dış uyarıcılardaki hızlı, kesintisiz değişimden kaynaklanır. Hep yeni olan ya da sürekli değişen izlenimler doğuran kesintisiz duyu bombardımanı, en uç biçimde, nevrastenik kişiliği yaratır- kişi en sonunda, birbiri ardınca akın eden bu izlenimler, karşılaşmalar silsilesiyle başa çıkamaz hale gelecektir. Bu durum, bireylerin toplumsal, fiziksel çevreleri ile kendileri arasına mesafe koyma girişimleriyle sonuçlanır.”
Simmel, bu mesafe kavramının altını özellikle çizer ve mesafeyi moderniteye özgü bir duyusal özerklik alanı sayar: “ Çünkü böyle bir ruhsal mesafe olmaksızın, metropol iletişiminin o mahşerî kalabalığı, renkli düzensizliği katlanılmaz olurdu.Ticarî, meslekî, toplumsal ilişkileriyle çağdaş kent hayatı, bizleri muazzam sayıda insanla fiziksel yakınlığa zorlamaktadır- toplumsal ilişkilerin nesneleşmesi süreci, beraberinde içsel bir sınır, içsel bir sığınak getirmemiş olsa, duyarlı, asabî modern insanlar umarsızlığın kuyusunda büsbütün yiterdi.”
Burada ruhsal mesafe ve duyarlı modern insanlar bağıntısı üzerinden asıl vurgu yapılan şey bellidir : “ Kentsel bağlamda başka insanlarla ilişkide söz konusu olan uzaklık olmaksızın, bu hayat tarzı da sürdürülemez olurdu. Aslında uzaklık, bu hayat tarzının toplumsal formlarından biridir.” Simmel, bu bıkkınlık ve kayıtsızlıkla dolu mesafeyi , “gerçeklik estetizasyonu”nun bir parçası olarak ele alır ve iç dünyaya kapanmayı, hayatın öznel bir bakış açısından güzelleştirilmesiyle bağıntılı sayar: “ Metropoldeki toplumsal ilişkilerin, farklılaşmamış bir tarzda kesişip iç içe geçtiği düşüncesi, aynı zamanda Simmel’in
toplum mefhumu için de geçerli olabilecek bir imgeyi getirir akla: Labirent. Toplum labirenti, siyasal olarak değil, estetik olarak aydınlatılabilir.”
Modernitenin cehennemî kargaşası karşısında mesafe kavramını geliştiren ve bu mesafeden gözlenen toplumsal labirentin ancak estetik olarak aydınlatılabileceğini vurgulayan Simmel, buradan Baudelaire’in bir saptamasına ilmek atar: “ Kusursuz flaneur için ahalinin orta yerini, hareketin gel-git noktasını, gelip geçici ile sonsuzun arasını mesken tutmak müthiş keyiftir. Evden uzak kalmak , ama her yerde evinde hissetmek, dünyanın merkezinde olmak, dünyayı gözlemek, ama dünyadan saklı kalmak.” Burada hareketin gel-git noktasını, gelip geçici ile sonsuzun arasını merkez tutmak , sanırım çağdaş sanatçının toplumsal labirenti aydınlatmak üzere yöneldiği estetizasyonun omurgasıdır. “ Dünyadan saklı kalarak dünyayı gözlemek “ nasıl mümkündür? Toplumdaki rastlantısal fragmanlar arasındaki bağıntıdan “bir bütün olarak dünyanın bütüncül anlamını “ açığa çıkarabilme olanağı , elbette özünde epistemik bir olgudur. Özgün biçimselliğindeki Bilgi, yüzeyle derinlik arasındaki, uçucu olanla kalıcı arasındaki, parçayla bütün arasındaki, biricik olanla tipik arasındaki gizi kurcalar. Bu gizin politik olarak değil ama estetik olarak açıklanabileceğine ilişkin saptamaysa bizi doğrudan modern sanatçının Bilgi’yle ilişkisine taşır. Çünkü estetik süreci önceleyen bir yeryüzü ve orada tutunabilmeye ilişkin sanatçı duruşu, meselenin duyusal bireşime de dolanan ama daha karmaşık bir bilişsel süreci içeren içeriğinin altını çizer.
Mesafeyi duyarlı- asabî insan için bir olanağa çeviren, dünyadan saklı kalarak dünyayı gözleme gücünü içeren bir epistem söz konusu olmak gerekir.
Çağdaş şiirin varoluş sorunsalı karşısındaki içerimleri ve Şair’in bu sorunsalı ( labirent? ) estetize etme biçimi üzerinden dosya konumuzu sürdürelim.
3.
Dünya ve varlık sorunsalı karşısında ve modernist “ mesafe” de yer tutarak sözünü kuran çağdaş şairi anlamak üzere, çağdaş şiirin içinden bakarsak: Dünyaya, varoluşa, insana, ilişkilere, eşyaya, olguya, dizgeleşmeye,ilişkin itirazlarla, gerilimle, anlamsal karmaşayla yüklü çağdaş şair, bunları aşmak üzere yöneldiği malzemeyle de sorunludur. Verili her düzeyin içinde yapılandığı Dil, bizzat toplumsal labirenti yapılandıran bir madde olarak şairin tosladığı duvardır. Kabaca , ideolojik yapılanmada açığa çıkan değerler dizgesi, her şeyden önce Dil’in kendisiyle hesaplaşmayı öngerektirir. Bu gereğin duyumsandığı bütün bilgi süreçleri, şair için toplumsal labirentin deneyimlendiği bir süreçtir de. Dil’in ve toplumsalın sorunlu hali, aynı zamanda bunu bir olanağa çevirir: Her türlü bildirişime ve tanıma el koyan toplumsal cehennem , önce Dil’de açığa çıkarılmak üzere paranteze alınmalı, yapı- bozumuna uğratılmalı, gösterge dizgesi sakatlanmalı ve sonuçta verili “ anlam “ ve “ anlamlandırma “ açığa çıkarılmalıdır.
Buradan: Çağdaş şair a) Verili olanla temas edecek, yani Bilgi’ye vakıf olacak, onunla dalaşacaktır. Yanıtlar kümesiyle yeryüzüne tutunabilme iradesi arasında beliren boşluk, şairi epistemik ve Dil’sel bir kopuşmaya zorlayacaktır. b) Bu kopuşma sürecinde şair Biçim’lemede yeni bir kurguya ulaşacaktır ve bunu Dil’sel ( dili önceleyen) bir deneyim olarak somutlayacaktır. Yani , yukarda resim sanatı içinden söylediğime dönersek: Hem verili gerçekliğin resmine vakıf olacak, onunla temas edecek, edebilecektir, hem de bunu aşmak / dönüştürmek üzere epistemik/ estetik sürecin gereksindiği donanımda olacaktır.
Kısaca: Aşmak, dönüştürmek istenilen olguyu bilecektir ve onunla kopuşmayı sağlayacak donanıma sahip olacaktır.
4.
Çağdaş şairin toplumsal bağıntısına ilişkin nesnel zorunluluktan söz ederken tam da burayı imleriz: Şiirin malzemesi olarak Dil ve bu malzemenin her koşulda içerdiği bildirişim, bir bilgibiçimi olarak şiirin toplumdan yalıtık olmadığının altını çizer. Şair, önce verili dünyanın önüne yığdığı her şeyi – elbette Simmel’in belirttiği mesafeden - tüm ikiliklerin sıfır noktasından “ gözler “ . Bu gözlemin metafor olduğu açık: Rimbaud’nun duyuların karmaşası, rasyonel yürek ve duygusal akıl örüntüsüyle örtülen gerçeklik, kendine içerilen tüm yapıntıları ele verir. Duyusal süreç ve deneyim elbette akla dayalı bir yöntemle iç içe, verili bilgiyi tanır, paranteze alır, söker ve Dil’de farkına varır. Böylece “ karşı “ olduğunu, olmak zorunda olduğunu “ bilir “ , onu kendi arzusuyla örtmek üzere Dil’e soğurur.
Bütün bunların felsefeden siyasete, gündelik hayat bilgisinden uzay bilimine, jeolojiden mitolojiye sınırsız bir bilgi yığınağını muhatap aldığı yeterince açık. Buradan dilsel sürece ilişkin bütün bir gelenek,antoloji, yazıla gelen ve süren şiir, şairin kerteriz desenini belirler. Bunlardan habersiz şair neye, niçin ve nasıl muhalefet edecektir? ( Örneğin, kuru sıkı bir anarşi kavramı, gerisinde yukardaki yığınak yoksa, çocukça bir imaj arayışının ötesine geçer mi? Kaldı ki, anarşizmin kendisi bile başlı başına bir kuramsal dolayımı içerir…)
Verili bilgiye ve bilgi/ bilme biçimine karşı olmak, önce onun bilgisini gerektirir, sonra da onu aşabilmenin.. ( Görme/ duyma biçimindeki her dönüşümün gerisinde, türlü bilimsel bilgiler, bunlardaki gelişim ve sanatçı öznenin bu bilgilerle teması yatar. Ben yalnızca İzlenimciliğin doğuşunun gerisindeki “ Optik “ gelişmeleri, ya da Dışavurumculuğun gerisindeki çok odaklı gündelik yaşam deneyimlerini ve dünya savaşlarının neden olduğu gerçeklik algısındaki epistemik kaymaları anımsatmakla yetiniyorum. Marksist estetik kuramındaki aşamaların Freud sonrası psikanalizle ya da dilbilimsel gelişimle bağıntısını , çağdaş şiirbilimin Lacan sonrası bilinçdışı süreçlerle nasıl zenginleştiğini çeşitli yazılarımda paylaşmaya çalıştım. Şuraya gelmek istiyorum: Her biçimsel kopuşun gerisini, toplumsal/ psişik/ bilimsel/ siyasal düzeylerde açıklamak, buradaki BİLGİ’yle ilintisine ışık tutmak mümkündür ve gereklidir. Böylece yapıtın dinamikleri de – postyapısalcılığın katkılarını düşünelim – daha derinden anlaşılır.)
Gerideyse, estetik sürecin berisinde, bir entelektüel kimliğiyle şair , her türlü iktidar sunumuna, felsefeden spora, cinsel dizgelerden etnisiteye, modadan genetik bilime ve bütün bir siyasete ilişkin “ söz “ ü biriktirmiş olmalıdır. Biriken bu sözü duyusal bireşimle ve vahşi aklın unutturduğu bütün bilgi süreçlerini ( düşler, sezgiler, mitler, bilinçdişi yapılar, söylenler, tarihsel/dinsel yığınak vd. ) harekete geçirerek şiirsel söyleme dönüştürmek bu birikime yaslanır.
5.
Sıkça belirtmekte- ne yazık ki – hâlâ yarar var: Şiir elbette salt bilgiyle yazılmaz; ama çağdaş şiir elbette verili bilgiye karşı varolan bütün bilgi/bilme biçimleriyle teması gerektirir, ki bunlar aşılabilsin. Öyleyse şiirin bilgisi nasıl özel, özgün bir Biçim’e içeriliyorsa ( şiirsel coşum, doğrudan düşünsel imgeye ve onun alımlanmasına çökelmiştir), şairin Bilgi’si de elbette Biçim’de somutlaşan yapısıyla: Sorunlaştıran, muhalif, yıkıcı, duyusal örüntüde yol alan ama dünyanın maddi bilgisini örtmeye arzulu bir Bilgi’dir.
Şair Picasso’yu bilecek, Bacon’u, Schönberg’i, Beckett’i bilecektir; Bilge Karasu’yu, Selim İleri’yi, Tanpınar’ı, İlhan Usmanbaş’ı, Devrim Erbil’i bilecek, Monet sonrası resimle ilgilenecek, kavramsal tartışmalarının içinde olacaktır. Gadamer’le beslenecek, klasik Türk müziğinden en az on makamı kulaktan tanıyabilecektir. Avangarda açık olacaktır ve gerektiğinde aynasına taş atacaktır. Çağdaş felsefe, siyaset bilim, dilbilim, çevrebilim, coğrafya, yorumbilgisi, dinbilim, cinsellik, insan hakları, para ekonomisi, borsa düzeni, bilişim teknolojisi… her şey şairi bekliyor, bekler. Şiir bütün bunların bilgisiyle yüzleşerek kendi biçimselliğinde aşacaktır, ki yeryüzüne tutunmak üzere kendi gerçekliğini kursun, kurabilsin.
Baudelaire ne diyordu ? “ Dünyadan saklı kalarak dünyayı gözlemek…” Sanırım hepsi bu…
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı