mehmet solak

mehmet solak

aşka yüzüm var / arada bir yerde, bu yerde / yabancı olsam da / mosmor sürgün / hayal içre

İHSAN DENİZ'LE SÖYLEŞİ

1/3/2009

“BAHT-I SİYAH İLK VE SON ÇIĞLIĞIM”

Daima Unutma’nın ‘eksik’ kalmış, ‘yarım’ bırakılmış bir kitap olduğundan söz etmiştim. Şimdi daha net konuşabilirim: Tam tersine, Baht-ı Siyâh, Daima Unutma’nın ‘önünü kesen’ bir kitap oldu. Daha doğrusu, Daima Unutma’daki şiir kulvarını, atmosferi, tarzı, biçimi vs. şairin karşılaştığı/yaşadığı ‘hâl’ dolayısıyla geri planda bırakan ve dahası, yazılması için kendini şaire dayatan bir kitap… İsmi yazılma esnasında ortaya çıkan Baht-ı Siyâh’ın,bu dünyadaki ilk ve son çığlığım olduğunu söylemeliyim.

-Niçin uzun şiire niyet etmiştiniz?

Karşılaştığım/yaşadığım “sürpriz” ‘hâl’, ancak ‘uzun bir şiir’le soğutulabilecek/dönüştürülebilecek türdendi. Diğer taraftan, metne soluk katacak bir ‘hikâye’si de vardı bunun. Bu anlamda, kısa şiir ‘imkânsız’dı. Yaşadığım ‘tecrübe’nin vahameti ve ruh dünyamdaki derin etkisi karşısında, kelimelere bir çılgın gibi hücum edeceğim belliydi. Baht-ı Siyâh, hiç durmadan yazdığım ve yazdıkça damıttığım/süzdüğüm bir metin olarak doğdu.

-İlk dizenin ve bitişin belli olması, şiirin kelimelere dökülüşünü etkiledi mi?

Herhangi bir etkisi olmadı. “Ne ise o olan şey” vâkî oldu! O dönem, yani yazılış süreci, benim için, ilk defa yaşadığım olağandışı bir motivasyonu da beraberinde getirdi: İçten içe hissettiğim “Dünyada yapacağım son iş” kışkırtması hiç peşimi bırakmadı. Yalnız şunu belirteyim: Fark edileceği üzere, kitabın final mısraı ‘yarım’dır, eksik aktarılmıştır oraya. Bu da bana, kitabın yeni baskısında -eğer olursa tabii- okura bir sürpriz yapma şansı verebilir, belki.

-Kitap “dünyanın sesinden fırlayan bir kötülük buldum ben” diye başlıyor. Sonrasında kötülükten beslenen bir iyilikle karşılaşıyoruz…

Doğrusu, ’sebeb-i telif’i “kötülük” olan böyle bir kitap yazmak istemezdim, mecbur kaldım! Şiirin kaderi, şairin kaderiyle birliktedir! Niteliği ve niceliği ne olursa olsun; adı üstünde “kötülük”! Burada “iyilik” değil, bir ‘iyileşme’ söz konusu. Yoksa, Baht-ı Siyâh’ta kimse kimseye ‘iyilik’ yapmıyor; bilâkis, ‘kötülük’ üretenlerin -ironik gibi görünse de- ‘iyileşmesi’ dile getiriliyor! Öte yandan, şairin, mâruz kaldığı “kötülük”ten beslenen ‘iyileşme’siyse, “Simsiyah bir iyileşme” ki, hiç tavsiye etmem!

-Kitap beni Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri’ne götürdü. Baudelaire “Güzelliği ‘kötü’den damıtmak eğlenceli ve güç olduğu kadar, hoş bir çaba gibi göründü bana.” diyordu. Sizin yaptığınız da böyle birşey mi?

-Ancak, estetik/poetik olarak “evet” diyebilirim buna. Yoksa kim -mazoşistler dışında- “kötülük”e mâruz kalmak ister? Baht-ı Siyâh’ı, hayatın beni “kötülük”le imtihan edişinin trajik bir ‘verim’i sayıyorum…

-Şiirde dünyanın saldırısına maruz kalan modern zaman insanının acziyeti, aldanışı, nidası var. “Kaybettim,/ ihsanı/ ve denizi/ ve içinde İhsan Deniz’i.” mısralarını da hatırlatırsak neler söylersiniz? Şair, şiirin merkezinde mi duruyor?

Elbette… Poetik anlamda şair, şiirin ve dolayısıyla ‘dünya’nın merkezinde! Oysa o bölümde “şair” İhsan Deniz, bu dünyadaki İhsan Deniz’i kaybediyor. Artık biri ‘eski’ diğeri ‘yeni’ iki İhsan Deniz var: Eskisi sizlere ömür, yenisiyse iç dünyası itibarıyla güvensiz, kuşkucu, uzak, sıkıcı, tatsız-tuzsuz bir adam… Gerçekten…

-Şiirler, 22 parçadan oluşuyor. 19′uncu parçada okuru boş bir sayfa bekliyor. Son bölümde ilk iki dizeden sonra boş bırakılmış bir alan var. Son dize: “beni bu ateş kafesinden”. Bu parçalar ve numaralandırmalar nasıl oluştu?

Baht-ı Siyâh, daha önce hiç yayınlanmamış 22 bölümüyle yaklaşık bir yılda tamamlandı. Bölümler arasında herhangi bir zaman takibi söz konusu değildir. İç içe geçmiş akış, dış dünyadaki periyodik yaşanmışlığı bozar, parçalar, dönüştürür. Kimi zaman ilintili, kimi zaman birbirinden ilintisiz bu 22 bölüm, elbette bir bütünün parçaları olmakla birlikte, kendi başına bağımsız adacıklar biçiminde de algılanabilir. Hatta kitabın sayfa düzeni bile, bağımsız bir göndermeyi, özerk bir duruşu imler. 19. bölüm boştur; zira, ‘hikâye’nin orasında sözün, ifadenin, dilin gücü yetersizleşir. Şairin dünyayla olan mesafesinin iyice açıldığı bir ‘hâl’in dile getirilmesi mümkün müdür? 18. bölümde, şairin, İhsan Deniz’i kaybettiğini okuruz. Ve fakat 20. bölüme geldiğimizde, 19. bölümde dile getirilemeyen karanlığın içinden, bir ışık huzmesinin doğmuş olduğunu da sezeriz: Şair ‘dip’tedir ve fakat yeni bir ruhla seslenir, ölüm için ‘Simsiyah iyileşmiştir’…

-İhsan Deniz şiirinin bu kitapta giderek düzyazıya yaklaştığını görüyoruz. Bu, şiir için handikap değil mi? Bundan sonra nasıl bir İhsan Deniz şiiriyle karşılaşacağız?

Poetik olarak, ‘mensur şiir’in şaire çeşitli alanlar, kulvarlar, damarlar açabileceğini düşünüyorum. Bunu daha önce de tecrübe ettim. Baht-ı Siyâh’ın kimi yerlerinde düzyazı ‘anlatım’ handikabının şiire sıklet verdiği söz konusu edilebilirse de kitabın tümüyle söz konusu bağlam içinde değerlendirilmesi, olsa olsa bir algı yanılmasıdır. Fiîlen öyle değil zira. Esasen, çeşitli formların/tarzların denendiği bir kitap oldu Baht-ı Siyâh. İçeriği dışında beni memnun etti. Hâlen üzerinde çalıştığım iki şiir dosyası var: Biri uzun, yekpare bir şiir, ismi “Sırtlan Kayboldu”; diğeri kısa şiirlerden oluşacak, ismi “Kaptan-ı Deryâ”… Artık yavaş yavaş T.S. Eliot’ın “orta yaşa gelmiş şairler” için saptadığı üç ihtimale yaklaştığımı düşünüyorum.

(ZAMAN, 28.01.2009)

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

CAN BAHADIR YÜCE: DÜNYANIN SESİ BENİ YORUYOR.

13/4/2008

 




Günümüz Türk şiirinin en önemli isimlerinden biri hiç şüphesiz Can Bahadır Yüce. Kendi şiirsel söylemini daha ilk kitabında kurmuş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz onun. Bu söylem hem geleneği hem de moderni birlikte edinmek gibi 'sahih' bir nitelik taşıyor. Üçüncü kitabı Unuttum Dünya'da (Sel Yayıncılık) bu özellik iyice belirginleşiyor. Yüce'nin şiirine önem kazandıran yönlerden biri de geniş bir şiir atlasında dolaşıyor oluşu. Yüce ile unutuş ırmağının sularında seyrettiği dünyayı lirik bir hüzün ve öz ile sunduğu kitabı 'Unuttum Dünya'yı konuştuk.



Unuttum Dünya'nın, önceki iki kitabına göre daha tasavvufî bir kuşatıcılık içerdiğini söyleyebilir miyiz sevgili Bahadır?

Kitabın adının bir tasavvuf terimi olan "terk-i dünya"yı, sufiler için varılması gereken bir aşama olan "dünyayı unutma"yı çağrıştırdığını ilk söyleyen sen değilsin. Doğrusu, bu adı böyle bir çağrışımı olsun diye seçmedim. Unuttum Dünya, hikmetli, bilgece ve derin bir söylem değil, çocuksu bir ses taşıyor. Şiirlere bakıldığında bu görülecektir. Bu anlamda, kitabın Yaslı Mızıka ve Uzakta Beyaz'ın bir süreği olduğu söylenebilir. Şiirde doğal bir çocuksuluğu, saflığı, hikmetten daha çok önemsiyorum.

Rilke'nin o güzelim Panter şiirindeki 'dünya yok az ötede' dizesinin farklı bir şekilde yeniden üretimi söz konusu kitapta; elbette yeni bir duyarlıkla...

Ben Rilke'nin dizesini şöyle dönüştürürdüm: "Dünya olmasın az ötede". Dünya, "deni" (alçak) sözcüğünden geliyor, biliyorsun. Yalnız kendisine bakan yönleriyle bazen o kadar bunaltıcı oluyor ki dünya, Rilke'nin dizesini bir dileğe dönüştürüyorum.

Neden çocuk, ev, yalnızlık, veda ve kalb dörder defa? Hem dünyayı oluşturan dört unsura hem de musiki terimlerine atıf mı var yoksa?

Evet, kitaptaki "dört"lerin sırlarından biri, dört unsura da atıf yapılıyor olması. Ama bu bölümleri musikiyle doğrudan ilişkili olarak tasarlamadım. Gerçi "F Majör"le başlayan kitabın "Minörler"le bitmesi dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır. Yine de Unuttum Dünya'nın müzikle ilişkisi sezgisel düzeyde. Kitabın bütününe yayılan sesi soruyorsan, o, dünyanın beni hep yoran sesi!

Kitabın sonuna bir metin listesi eklemişsin. Şiirlerdeki metinlerarası yolculuk tinlerarası yolculuğa dönmüş...

Son sayfada yer alan bütün o metinler ve şarkılar, kitapta atıf yaptığım, ya da -bilinçli ya da bilinçdışı olarak- sesleri kitaba sinen vazgeçilmezlerim. Bunlar, özellikle kitabın oluşum sürecinde tekrar tekrar dinlediğim, okuduğum eserler. Dediğin gibi, bunu tinlerarası olarak adlandırmak sanırım daha doğru olacak; çünkü hepsi için yeterince ipucu vermiyorum. Örneğin, kitaba göstergebilimsel eleştiri uygulayan biri Leaving of Liverpool'a, On Dördüncü Şua'ya nerede atıf yapıldığını hemen fark edemeyecek. Belki de fark etmesin istiyorum.

Debussy'nin ifadesiyle "tevazu göstererek haz vermeye çalışmak"; kitabın yapmaya çalıştığı şeyin buna benzer bir şey olduğunu söylememiz mümkün mü?

Kitabın tam da yapmaya çalıştığı şey ama henüz yaptığı değil. Şiirin ancak tevazuyla, zarafetle haz verebileceğini düşünüyorum. Kaba saba, gürültülü bir söyleyiş haz değil ancak -bazen- heyecan uyandırabilir.

Kitapta 'unutmak' bir bakıma bir kitap olmak üzere var olan dünyayı yıkmak ve sonra da yeniden inşa etmenin bir yolu gibi... Marc Augé da o kışkırtıcı kitabı Unutma Biçimleri'nde unutmanın üç biçiminden birinin 'yeniden başlama' olduğunu söylüyordu.

Unutmak iyidir bir yerde. Ama Unuttum Dünya için yeniden başlama değil de yeniden başlamaya niyet denilebilir. Aslında her kitapta yaptığımız budur.

Kitaba Şemî ve Wordsworth'ten yaptığın alıntılarla başlaman ve şiirlerin hemen hepsinde hem Batı hem de Doğu metinlerine atıflar yapman 'sahih' bir konumda bulunduğunun açık göstergesi olsa gerek...

O iki dizeyi, bütün edebiyat tarihinde, "dünya" sözcüğünü içeren en iyi iki dize olduklarını düşündüğüm için seçtim. Biri Doğulu, biri Batılı olsun diye değil. Ama bu hem Doğu'ya hem Batı'ya bakmaya çalışmanın bir sonucu da olabilir. Senin de çok iyi bildiğin gibi, biz ustalarımızdan böyle gördük!

Meursault, Aylak Adam, Bozkırkurdu ve Bartleby; büyük yalnızlıklarını deyiş yerindeyse şiire dönüştüren roman kahramanları... Romanlardan şiirini beslemen ilginç... Nedir bu kahramanlarda Unuttum Dünya şairini çeken şey?

Bir şiirin ilişki kurduğu metnin bir şiir olup olmaması öncelikli sorun değildir. Önemli olan, metinlerarası ilişkiler bağlamında neye atıf yapılırsa yapılsın, ortaya iyi bir "şiir" çıkartmaktır. Kaldı ki, bu anlatı kahramanları bana hep birer şiirin anlatıcı öznesi gibi görünmüştür. Aylak Adam'ın, Bozkırkurdu'nun ya da Yabancı'nın iyi bir şiir kadar sarsıcı olmadığını kim söyleyebilir? Bütün bu anlatı kişilerinin ortak yönü, dünya karşısındaki çocuksu duruşları. Bunlara Salinger'ın Holden Caulfield'ını, Kundera'nın Ludvik'ini ve başkalarını da ekleyebilirsin.

Trakl'ın 'ruh bir yabansıdır dünyada' dizesinin birçok şiirinin matrisi olduğunu (en azından benim öyle okuduğumu) söyleyebilirim, ne dersin?

Kitaptaki birçok şiirin matrisi dünyadaki yabancılığımız, buradaki konukluğumuz, asıl yurdunu özleyen halimiz. Şairlerin kendini dünyada gurbette gibi hissettiği çok olur. Yine de Unuttum Dünya, o kadar karamsar bir kitap değil. Kitabın matrisi son şiirin son dizesinde saklı.

Mevlânâ'nın "Söz az ve öz gerektir vesselâm" tavsiyesine uymuş gibisin...

Bu iltifatında gerçeklik payı varsa kendimi bir şey yapmış sayabilirim.

(Ercan Yılmaz)

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Ayhan KURT İLE ŞİİR SANATI ÜZERİNE

10/2/2008

 Sorular: Murat KURUŞ

 

 

M.K: Şiir sizin için ne ifade ediyor?

            A.K: Şiir benim için, anonim-dil'in cenderesinden sıyrılıp derunî-dil'de söyleşebilmeyi ifade ediyor. Ruhumuzun en dip bucak bölgelerinden, en belirsiz, en tanımsız, en ürkütücü coğrafyalarından tınılar getiriyor bize şiir. Bu tınılar bize aşina geliyor, ama tam da kavrayamıyoruz neredendir bu tanışıklık. Şiir fâş olduğunda şairini bile hayrete düşüren bir şeydir. Kendi tecrübeme dayanarak söylüyorum tabii bunları. Kimi şiirlerim bitip de onları tekrar okuduğumda hayrete, dehşete düştüğüm anlar vardır: Yani nereden çıktı şimdi bunlar? Bütün buları ben yazmış olamam!

            Şiir (kelimenin hakkını vererek söylersek) ''olağanüstü'' bir tecrübedir. Eskilerin ilham dedikleri, herkesin meşrebine göre bir ad verebileceği ''o şey'' şairi şiir yazmaya yönlendirdiğinde, tekinsiz ve harikulade bir alana adım atmış oluyor şair.

            Şiir bir esinle, esintiyle ''geliyor'', şair ''gelen''i misafir edebileceği uygun ortamı hazırlamışsa, benliğini ''gelen''e yaraşır bir ortam haline getirebilmişse, algının kapılarını sonuna kadar açabilmişse onu içeri buyur edebiliyor.

            Buradan itibaren ''yeryüzünde buluş derdimiz''e dair bir söyleşiye kulak misafiri oluyoruz.

 

            Şiirle ilk yakın ilişkileriniz ne zaman ve nasıl oldu? Sizi şiire çeken/sürükleyen faktörler nelerdi ve bu süreçte neler yaşadınız? Özce anlatabilir misiniz?

            Şiirle 18 yaşındayken gerçekten nedensiz yere tanıştım. Ece Ayhan'ın ve İsmet Özel'in kitaplarını alıp okumaya başladım. Neden? Bilmiyorum. Bol kitaplı bir ilkgençlik ve gençlik dönemim oldu. Beni okuma maceramda yönlendiren hiç kimse yoktu. Birtakım etkilerde kalarak başlamadım okumaya ve bu da çok özgür bir alan açtı zihnimde. Çok geniş ufuklu ve önyargılardan mümkün olduğunca azade bir okuma programı uygulayabildim gençliğimde. İlk iki şairden sonra Edip Cansever'i, Turgut Uyar'ı, Ülkü Tamer'i okudum. Daha sonra da gerisi geldi zaten. Kısa sürede çok iyi bir şiir okuru oldum. Ama Garipçilerden, Nâzım Hikmet'ten hiç hoşlanmadım mesela. Bu da çok ilginç bir şey aslında. Farkında

olmadan bir şiir beğenisi oluşuyor içinizde. Her zaman yoğun, sıkıştırılmış, imgeci şiiri sevdim. ''Narrative'' şiirden köşe bucak kaçtım. Ama ''imgeci'' denebilecek şairlerden de Cemal Süreya ve İlhan Berk'i hiç sevemedim. Neden?

Bilmiyorum.

            İyi bir şiir okuruydum ama aklımda hiç şiir yazmak yoktu. (Hatta illa şiirle ilgileniyorum diye şiir yazmaya kalkmanın saçma olduğunu düşünüyordum. İyi bir sanat takipçisi de sanatçıdır. Yalnızca safı farklıdır, o kadar.) Bir sabah kalktım, yüzümü yıkarken kan tükürdüm lavobaya. Dehşete düştüm. Çok çok kısa bir sürede ''Yara'' adlı şiiri yazdım. Sonra yazdığımı okudum ve ''galiba buna şiir deniyor,'' dedim kendime. Gittim, şiiri K. Celal Gözütok'a gösterdim. Söylediği cümleyi hiç unutmam: ''Bu tarz şiir şairini ölüm döşeğinde bile yalnız bırakmaz!'' O şiir Sombahar  şiir dergisinde yayımlandı. (Bu arada, o dehşet anı konusunda sizi rahatlatayım: Dişim kanıyormuş!)

            Daha sonra da önce bana yardım edebilecek bir şiirin peşinde oldum. Biten her şiirimin ardından, ''Şimdi bu şiir benim neyim oluyor?'' sorusunu sordum.

 

            Şiirlerinizde biraz ümitsizlik, isyan, kabuğunu kırma eğilimi var (ben uğraştım, didindim, kirimi gömdüm, bırakın peşimi). Şiirlerinizdeki özne, neden bu ruh hallerinde?

            Sanat alelâde olandan kaçma arzusunu her zaman nüvesinde barındırır. Verili olanla yetinemeyenlerin, ''bir başka''nın bâkir topraklarında gezinmek isteyenlerin uğraşıdır sanat. Örgütlü bir canavarlık teşkilatı olan toplum, ''bir başka''nın sezgisiyle dolu insanlara eziyet eder. ''Gerçek olan bizim kabul ettiğimizdir,'' der toplum, ''gerçek olana itaat et!'' Sanat ise bize hakikati vermez, bizi hakiki olana açar. Ruhumuzun erişilmez bölgelerine ulaştırmaz bizi ama ruhumuzun erişilmez bölgeleri olduğu bilgisini verir. Rahmaninof dinlerken beni buralardan alıp götüren ''o şey'' nedir? Bunu bilseydim tekrar tekrar Rahmaninof dinlemeye ihtiyacım olmazdı. Ama Rahmaninof dinlerken ruhumda gezinen o muhteşem dokunuş bana insan olarak haddimi gösteriyor. Daha fazlası var, diyor, hayal bile edemeyeğin kadar fazlası var! ''Bir başka''nın tadını almış olanlar toplumun ufuksuz, kör haz mekanizmalarıyla niye yetinsinler ki? Kaçmak, kurtulmak, evet. En büyük hayalim, insanlardan uzak bir dağ kulübesinde köpeğim ve kuşlarımla yaşayabilmek. İnsanoğlunun her milimetkerekareyi parsellediği bir zamanda  hayalimdeki kulübeye ulaşabilir miyim, bilmiyorum. Ama niyet önemlidir. Maalesef metropolün göbeğinde bir işte çalışıyor, metropülün göbeğinde bir semtte  oturuyorum. Ancak, bana ''karnaval'' diye sunulan bu hayatta ben bir yeryüzü cehenneminden başka bir şey görmüyorum. Şiirlerimdeki, sizin tabirinizle, ''umutsuzluk, isyan, kabuğunu kırma eğilimi'' bundan kaynaklanıyor olsa gerek. Ama bu saydıklarınızı hissettirmeyen kaç sanat eseri vardır sizce?

 

            'Öteki'nden kurtulmayı, özgür kalmayı ve kendini kendine emanet etmeyi istiyor şiirlerinizdeki ben.(Ezilecek, düzülecek serçe yavrusuydum, korkardım / Korkarım ben'i bana emanet ediniz diyemem) Etkilerden kurtulmaya çalışan ben'inize benzer ben'leri günümüzdeki bazı şairlerde de görüyoruz ve bu şairlerin felsefeye yatkın olduklarını. Ssizdeki bu isteğin sizin ruhunuza etkileri nelerdir?

            ''Öteki'' gibi moda kavramları kullanma yanlısı değilim. Daha ''ben''in nemenem bir şey olduğunu, kaç kişiden oluştuğunu, ''ben''i inşa eden  unsurların neler olduğunu bilmezken, bir de ''öteki'' kavramıyla uğraşamam doğrusu. Ben tasavvufî bir kavramdan, ''perde''lerden söz edebilirim bu sorunuza cevap vermeye çalışırken. Dünya, ''burada bulunuş derdimiz'e bigane kalmamıza neden olabilecek sayısız perdeyle örtülü. Perdelerin varlığından bile bihaber insan kalabalığı, tekboyutlu bir algının forsasıdır. Küçüklü büyüklü zalimler onlardan çıkar, yeryüzünde efendilik iddiasında olanlar, dünyaya kazık çakmaya çalışanlar da onlardır. Üzerimden silkelemeye çabaladığım ''etkiler'' onların etkileri.

            Felsefeye yatkınlık meselesine gelince… Felsefe ''burada bulunuş derdimiz''le hemhal olduğu sürece şiirle dostluk ilişkisi içinde olmuştur, olacaktır. Ancak, ikisi farklı disiplinlerdir. Şiirsel felsefe olamayacağı gibi, felsefi şiir de olmaz. Şiir sadece şiirdir.

 

            Şiirlerinizde çocukluğunuza gidiş-gelişlere sıkça rastlıyoruz. Sizdeki bu geri-bakışlar sizde nereye tekabül eder ve şair niçin geriye bakma ihtiyacı hissetmektedir, orada ne aramaktadır veya neyini yitirmiş/kazanmıştır?

            Çocukluk… Benim çocukluğum Sultanahmet'te geçti. Sokağımız Topkapı Sarayı'na komşu sayılırdı. Topkapı Sarayı'nın dış avlusunda çok vakit geçirdim çocukken, tek başıma. Bilmiyorum, kitabımdaki ''şehzade'' oradan mı sirayet etti bana. Çok uzun zaman peşimi bırakmadı.

            Şair çocukluğuna bakma ihtiyacını neden hisseder? Geçmiş şimdide içkin olduğu için mi? Çocukluğundaki yekpareliği özlediği için mi? Yoksa tam tersi, geçmişte bütünlenmemiş olanın sancısı mı yüzeye vurmaktadır? Belki de Otto Rank haklıdır, biz ''doğum travması''yla malul mahluklarızdır. Bilmiyorum.

 

            Doğulu bir tutumunuz/tutkunuz var. Şiirlerinizde doğu motiflerine, imgelerine yer veriyorsunuz. Sizde doğu ve batı denince hangi hisler uyanıyor, doğuya bu meyliniz ve masalların illa ki doğulu olması isteğiniz neden?

            Bir zamana ve bir coğrafyaya ve bir dilin içine doğuyoruz. Bulunduğunuz zamanı ve mekânı göz önünde bulundurmadan şiir yazmanız mümkün değildir. Şiir hiçbir şekilde zamandan ve mekândan münezzeh olamaz. Ben Frenklerin ''Ortadoğu'' diye adlandırdıkları, imparatorluk artığı bir coğrafyada yaşıyorum. Elbette Doğulu bir tutumum/tutkum olacak, bundan daha doğal bir şey olamaz. Dilimiz bu coğrafyanın  iki kadim diliyle (Arapça ve Farsça) harmanlanarak engin bir dil haline gelebilmiştir, bunu hiç unutmayalım. Dil ırkçılığı yapanlar Türkçeyi zavallılaştırdı, zavallılaştırıyor.

Camus'nün ''absurd''ünü ''uyumsuz'' diye, ''nihilizm'' kelimesini ''yoksayıcılık'' diye ''Türkçeleştiren'' tuhaf insanlar çıkıyor ortaya.

            Bugün Türkçe şiirde yaşanan tıkanmaların pek çok nedeni olabilir. Ama hep göz ardı edilen bir neden var: Bir zamandan sonra Türkçe şiirin Arap ve İran şiiriyle olan bağı kasten koparılmıştır. Oysa, bunlar mevcudiyetleri birbirleriyle organik ilişkilerine  bağlı şiir kollarıdır. Sütkardeşlerdir, aynı çınarın dallarıdır. Arap ve İran şiiri olmadan Türkçe şiir yetim sayılır. Bugün kaçımızın koskoca Arap coğrafyasında ve İran'da yazılan şiirden haberi var? Şam'da, Bağdat'ta, Kudüs'te, Isfehan'da, Tebriz'de, Kahire'de, İskenderiye'de, Marekeş'te, Trablus'ta bugün şiir yazılmıyor mu? Oralarda şairler yaşamıyor mu? Neden bizi hiç ilgilendirmiyor oralarda üretilen sanat? Kıbrıslıtürk şiiri gibi olmayan bir şey üzerine şiir dergilerinde dosyalar hazırlarken, dibimizdeki İran şiiri neden bize hiç dokunmaz? Bu kör bakışımızın ideolojik nedenlerini konuşmak çok uzun sürer. Ancak, kasten önümüze konulan bariyerler bir zaman gelecek aşılacak. Bu coğrafyadaki üç büyük dilin özgürce söyleşisi taptaze bir atılım yaratacak.

            Türk şiirinin geçmişten günümüze tartşılagelen sorunlarından biri de şekil-mana ilişkisidir. Bazı şairler şekil üzerinde durup manayı geri plana almış, kimi şairlerimiz manayı öne çıkarıp şekli umursamamış, bazı şairlerimizde şekli bir çerçeve olarak görüp onun içini manayla doldurmak gerektiğini dile getirmişlerdi. Sizin, şiirdeki bu şekil-mana ilişkisi hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyoruz.

            Size katılmıyorum. Şiir için şekil-mana ya da öz-biçim ya da parça-bütün gibi ayrımlar sözkonusu değildir. Şiir yekpare bir şeydir. Varlığını yekpare olarak faş eder. Birtakım unsurların ustalıkla kotarılmasıyla inşa edilen bir şey değildir şiir.

            Birisi bana, ''Şiirlerinde tekniğe hiç önem vermiyorsun,'' derse benim algı sınırlarımın dışından konuşuyordur. Şiirin ne olduğuna dair hiçbir ittifak kuramam böyle söyleyen birisiyle. Çünkü şiirde şekil de yoktur, mana da. Şiiri okursunuz, dinlersiniz; sizin ruhunuza bir tını bırakır ya da bırakmaz. Bu kadar.

            Şiirdeki açıklık-kapalılık, anlamlılık-anlamsızlık tartışmalarını da hiçbir zaman anlayamamışımdır. 90'larda çok anlamsız şiirler yazıldığını iddia eden bir şair benim bir şiirimden de birkaç mısra alıntılamıştı bir yazısında anlamsız şiirlere örnek diye. Çok şaşırmıştım. Halbuki o şiir, kendini çok açık saçık bir biçimde elaleme gösterdiğini düşünüp telaşlandığım bir şiirdi! Demek ki onun için öyle değilmiş.

 

            Şairlik sürecinizde size etki eden, sizin şokunuz olan isimler var mıdır? Bu isimler sizin için ne ifade ediyor şiir alanında?

            İsmet Özel çok kızdırmıştır beni. ''Bakmaklar'' şiirini okuyunca kudurmuştum mesela, nasıl olur da benim yazacağım şiiri benden şu kadar yıl önce yazar diye!

            Her iyi şair bir şoka sebep olur aslında. İyi şiir mevcut konumunuzu sarsar, rahatsız eder sizi. Bir şeyler yapma ihtiyacıyla dolarsınız. Buzlu sulara atlamak, deli bir atın üstüne çıkıp dörtnala koşturmak, korkunç bir yağmurun altında böğürerek ağlamak ya da kalabalığın ortasına dalıp makineli tüfekle ateş açmak istersiniz. Dünya, bu dünya yetersiz gelir artık size. Şiir, okuyanda (Jaspers'ten aşırarak söyleyeyim) ''sınır durum'' yaratır.

 

            Şiirlerinizde gürültülü bir hava var sanki -nedense bu hava bana İsmet Özel okurken de geliyor- şiirinizdeki bu gürültülü ortamın sebebi nedir?

            İnsanın gürültülü bir mahluk olmasındandır belki bu gürültü. Şimdiye kadar hiç dingin bir şiir yazamadım galiba. Ben de oturup şöyle sakin, munis şiirler yazsam keşke dediğim zamanlar oldu. Ama beni heyecanlandırmayan, yerimden zıplatmayan bir şeyi yazabilmem mümkün değil. Aman şöyle bir şey yazayım diye niyet ederek, tasarlayarak şiir yazmış değilim. Tasarlayarak yazmaya kalktığım şiirleri bitiremedim, kendi kendilerini imha ettiler. Şiir kendini yazdırır; bana da böyle yazdırıyor, böyle tecelli ediyor deyim yerindeyse.

            ''Hoyrattır bu akşamüstleri daima'' diyen şairle, ''toplanacak her şey cenin gırtlağında toplanacak'' diyen şair arasında sadece haletiruhiye farkı mı vardır?

            Çok çetrefil bir mesele bu.

 

            Siz, şiirinizi oluştururken hangi durumları yaşarsınız, bu yaşamlar şiirinize aniden mi şekil verir, yoksa şiirlerinizin üzerinde hayli çalışarak onları şiirinize eklemler misiniz?

            Söylediğim gibi, ben hayatımda hiç şiir çalışmadım, şiir çalışmak nasıl bir şeydir, hiçbir fikrim yok. Yaptığım, ruhumu şiir için uygun bir ortam haline getirmekten ibaret. Bu da fazlaca zor bir uğraş. Çok nadiren nasip oluyor bunu başarabilmek. Çok da yıpratıcı bir süreç üstelik. Bir şiiri bitirip, ''Tamam, şimdi en az iki sene dinlenmem lazım,'' dediğim olmuştur. (Belki de sadece tembellikten oluyordur bu haller!)

 

            Bir yazınızda: “Benim dargınlığım, 'Varlığın unutuluşu' ile ilgili. Varlığın dünyaya dargınlığı benim dargınlığımı perçinliyor; neşe uzak, çok uzak bir ülke benim için.” demiştiniz. Sizin şiirinizde sanki bir karamsarlık ve şizofreni hali var(-ki siz bu durumdan memnunsunuz sanırım) ve ne yalan söyleyeyim, kimi zaman bu karamsarlık okurun nefesini daraltıyor, en azından benim için öyle. Varlığa duyulan bu hissin sizdeki yeri neresidir?

            Yazdıklarım okurun ''nefesini daraltıyor''sa bu benim için sevindirici bir şey.

            ''Benin nefesimi daraltıyor,'' diyorsanız bunu bir iltifat sayar, size teşekkür ederim. Pek gülümser şeyler yazmadığımın elbette farkındayım. Bu hale getirdiğimiz dünya da pek gülümserlik salgılayan bir yer değil artık. Nietzsche'nin çok sevdiğim bir sözü var. ''İnsan gerçeğin ne kadarına katlanabilir?'' Eh işte, çok çok azına katlanabilir! İnsanlık tarihi gerçek olandan kaçmanın tarihi olmasın sakın? Acı gerçekten kaçmak için uydurmuş olmayalım o öğretileri, o değer sistemlerini, fiyakalı felsefi ekolleri… ''Burada bulunuş derdimiz''i unutabilmek için meta yığınları içinde boğuluyor olmayalım?..

 

            Şiirde edebiyat görmenin sizi rahatsız ettiğini biliyoruz. Oysa her şiirde şiirin doğası gereği “edebiyat” kısmen bulunur. Sizin şiirde görmekten hazzetmediğiniz bu “edebiyat” nasıldır, bu edebiyatı betimleyip örnekleyebilir misiniz?

            Şiir müzik ve resimle birlikte- temel sanatlardan biridir. Edebiyat ayrı bir ekol. Şiir asla edebiyatın bir alt kolu değildir. Bu ayrımı yapabilmek çok önemli.

            Şiirde edebiyat yapmak nasıl oluyor? Ortalıkta şiir diye adlandırılan, şiir diye yayımlanan pek çok metin var, örneklerini bulmakta hiç zorlanmazsınız. Siz, ben, bu işe kıyısından köşesinden bulaşmış herkes, inanın bu metinlerden her akşam beşer tane yazabiliriz. Kolay formüller vardır, onları uygulayarak edebiyat yaparsınız ve şiir diye yayımlarsınız. Buna birtakım okurlar da inanabilir. Ama yazdığınız ruhunuza dokunmadıktan sonra şiir diye yayımlansa ne olur? Meşhur mu olursunuz? Şiir yoluyla şöhret aramak çok beyhude bir uğraştır. Zaten kaç kişi şiir okuyor bu ülkede?

            Bu nedenle, Türkiye'de son yıllardaki roman patlamasını çok hayırlı buluyorum. Şiirin soluk almasına, ortalığın derlenip toparlanmasına, gereksiz unsurların ayıklanmasına yardımı olacaktır bu patlamanın.

 

            Bir dönem, şiir ortamını hayli sorgulamış, birçok kişiden de eleştiri almış ve birçok kişiyi eleştirmiştiniz. Bence bu eleştirileriniz dikkate şayan düşüncelerdi; ama uzun sayılabilecek bir süreden bu yana şiir ortamında görünmüyor ya da görünmek istemiyorsunuz, bu geri çekilişinizi bizler merak ediyoruz(belki de sadece bir dinlenme arasıdır, bilmiyorum), sizi bu ortamdan soğutan durumlar nelerdi ve neden geri çekilmesi gerekenler, yani iktidarlar geri çekilmedi de siz kendinizi çektiniz?

            90'larda ''arkadaşarası şair'' modası başgöstermişti. Bazı ''şair arkadaşlar'' birbirlerine şiir yazarak geçinip gidiyorlardı. Çünkü gerçek şiir okurunun varolabileceğine inançları kalmamıştı. Ama işte unutulan şey, şiir okurunun da bir şair olduğudur. Buna inanmazsanız şiir okuruna saygı da göstermezsiniz. Ortaya laubalilik çıkar.

            Herkes şiir yazıyordu zaten, o toz duman arasına kimsenin şiir okumaya, şiir takip etmeye vakti kalmıyordu. Böylece, üçerli beşerli şair çeteleri, kendi aralarında, ''ben senin şiirini çok severim; ben de senin şiirine bayılırım'' kapalı devre sisteminde bir ortam oluşturmuşlardı. Kendi çıkardıkları derginin düzenlediği yarışmada kendi yayın kurulu üyelerine ödül verecek kadar parodiyi abartanlar gördük. Sert bir çıkış yaptıktan sonra abilerinden azar işitince hemen kağıda kaleme sarılıp özür yazıları yazan genç şairler gördük. Şairler hurra ödüllere saldırıyor, ödül kulis çalışmaları yapılıyor, çirkefin boyutları magazin ortamlarını aratmıyordu. E, buna birilerinin de itirazı oldu. Birileri de çıkıp, ''Tamah çürütücü bir insani zaaftır, kendinize geliniz!'' demeliydi, dedi.

            Düzyazıyla aram hiç iyi olmadı. Birkaç yazı yazdıysam da bunları hep angarya olarak gördüm. Türkiye'de tuhaf bir inanış var: Şiir yazıyorsan düzyazıya da yatkınsındır. Niye? İkisi de kelimelerle yazılıyor da ondan mı? Şiirdeki kelimeyle düzyazıdaki kelimenin hiç alakası yoktur oysa. Bir müzisyen düzyazıya ne kadar yatkınsa şair de o kadar yatkındır.

            Şiirden nasibini almamış insanların sorduğu asap bozucu soru da bu yanlış inanıştan kaynaklanıyor: ''Bu mısrada ne anlatmak istediniz? Ben bir şey anlamadım da!'' Sanki aynı anadilini konuşuyoruz diye okur okumaz o şiiri ''anlaması'' gerekiyor!

            O zamanlar belki de Sombahar ve Ludingirra şiir dergilerinin mutfağında çalışıyor olmamdan dolayı daha bir ortalarda görünüyordum. Uzun bir zamandır ortalarda görünme ihtiyacı hissetmiyorum. ''Arkadaşarası şairler'' riyakar yazılarını rahatça yazsınlar, umurumda değil. (Ama mesela Yücel Kayıran'ın eleştiri yazılarını okumak yüreğime su serpiyor. Yücel Kayıran hem şiiri hem eleştiriyi hakkıyla başarabilmiş bir şairdir. Benim öyle bir yeteneğim yok.)

 

            Yazdığı tek bir şiirle her şeyi değiştirme halüsilasyonu görmeyen şair, şair değil alçaktır, demiştiniz. Sizin bu Rimbaud tarzı söyleminiz, bir dönem, sanırım sendrom olarak görülmüştü. Günümüz şairleri niçin birer Rimbaud olmalı veya bir şiiriyle her şeyi değiştirebileceğini düşünmeli?

            Alıntıladığınız cümle bir cevap yazısından. ''Hocalarının'' nezaretinde ''şiir çalışan'', ''hocalarına'' mısralarını düzelttiren birilerine şiirin başka bir şey olduğunu anlatmak için Rimbaud'yu örnekleyerek bir yazı yazmıştım. Rimbaud yıkıcı bir şairdir. Böyle şairler yeyüzüne yüz yılda bir geliyor olabilirler. Ama bir şimşek çakımı gibi kısa da sürse varlıkları, eserleri yüz yıl konuşabiliyor bizimle.

            Önemli olan sadece budur. Yoksa gündelik olanın içinde yer kapabilmek için hocanıza mısra da düzelttirirsiniz, övgü yazıları da düzersiniz. Meşrebinize bağlı.

            Ama hiçbir deha, hocasının dizi dibinde oturanlardan çıkmamıştır.  Şiir şahsi bir uğraştır nihayetinde, şahsiyet sahibi olabilmeyi gerektirir.

 

            Şairlerin yaşlandıkça değerlenmesinin Türkçe Şiir'in bütün dinamiklerini ortadan kaldırdığını söylüyorsunuz, yaşlanan kişilerin değerlenmesinin şiirimize ne tür bir zararı olabilir ki?

            Türkçe şiirde memuriyet kıdem ve katsayı sistemi yürürlükte. Çocukça bir pozitivist ilerlemeci zaman anlayışı var. Bir şair ilk kitabıyla acemi oluyor, ikinci kitabıyla kendi dilini kurma çabaları gösteriyor, üçüncü kitabıyla kendi dilini buluyor falan… Bu klişeyle yazılmış yüzlerce  şiir değerlendirme yazısı bulabilirsiniz. Böylece, kitap çıkardıkça kıdeminiz artıyor, usta oluyorsunuz, duayen oluyorsunuz… Deli saçması şeyler! İsim vermeyecektim ama,  dayanamayacağım: Özdemir İnce'nin kaç kitabı vardır? Şiirimizde neye karşılık gelir bu kitaplar, Türkçe şiiri nereden alıp nereye götürmüştür?

            Peki, Yahya Kemal'in kaç kitabı vardır?

 

            80 şiirinin sentezci bir şiir olduğunu söylemiştiniz. 80 dönemi siz de biliyorsunuz ki son birkaç yıldır tartışılıyor ve daha da tartışılacak gibi. Sizin 80 şiirine karşı bu tabiriniz, neye dayanılarak ortaya atılıyor?

            Ölmüş olanın arkasından konuşmak günahtır!

                                                          

                                                                                  (İtaki dergisi, Sayı: 3-4)

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Osman ÇAKMAKÇI İLE 80 ŞİİRİ VE ŞİİRİMİZİN SORUNLARI ÜZERİNE / MU

9/2/2008

Sorular: Murat KURUŞ

 

80 dönemi şiirleri için, tasfiye edilmesi gerekir, düşüncesini ileri sürdünüz bir makalenizde. 80 şiirinin suçu nedir ki tasfiye edilmesi gereksin?

Benim 80'lere yönelttiğim eleştiride 80 şiirinin toplumun içinde bulunduğu duruma ve o dönem dünyada görülen düşünsel gelişmelere kayıtsız kaldığı saptaması da var. Yani demem o ki, 80'lerde “içe kopuk” ve kayıtsız bir şiir yazıldı. Halbuki 80'ler başından sonuna kadar hem ülkemizde hem de dünyada çok önemli ve radikal değişimlere, düşünsel, toplumsal, ekonomik gelişmelere sahne oldu. Ancak şiirimiz bu gelişmeleri izleyemedi ve bu gelişmelere bir “refleks” gösteremedi. Bu dönemde şiirin toplumun ve dünyanın gerisinde kaldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. (Şiir kimi zaman da toplumun ve çağın önüne geçer.) Olan biteni kendi süzgecinden geçiremedi şiir. Bigane kaldı. Bu gelişmelere eleştirel bir refleks gösterip daha uyanık bir dil ve yapı kurabilirdi ama bunu yapamadı. Bunun birçok nedeni var elbette. Nedenleri burada ele alamayacağımız, başka bir konuşmada ele alınması gerekecek kadar çeşitli ve çoktur. 80 şiiri bu anlamda, dünyayı kavrayamadığı için, “kitabî” bir şiirdir. Referansı “hayat” değil, daha önce yazılmış “şiir”dir. Yani hayatın üzerine kapaklanarak değil, daha önce yazılmış şiire kapılanarak kendini var etmek istedi. Bu yüzden kayıtsız, solgun, bihaber ve konformisttir. Şiir üzerine yazılan, şiirden kaynaklanan, referansı geçmiş şiir olan şiir de “meta-şiir”dir. Tabii bu saptamam dönemin genel görünümünü ortaya koyuyor, döneme egemen olan havayı yansıtıyor. Yoksa bunun dışında kalan istisnalar da vardı. Sözgelimi Sami Baydar, Lale Müldür, Seyhan Erözçelik, Ahmet Güntan, Akif Kurtuluş, Yaşar Miraç vd. istisnadırlar. Ama işte yine bu nedenle, yani istisna oldukları için döneme egemen olamamışlardır. Dışarıda kalmış, dışarıda bırakılmışlardır. Egemen olan vasat şiirdi. Bir de 80 şiirinin şöyle megalomanca bir tavrı vardı: Biz şiirin vardığı son noktayı temsil ediyoruz; değil mi ki şiirde estetiğe, şiir olmaklığa, geleneğe önem veriyoruz, biz Türk şiirinin vardığı son noktayız. Bunu açık açık söylemiyorlardı belki ama her fırsatta bunu ima ediyorlardı. (Burada nedense Fukuyama'nın mesnetsiz “Tarihin Sonu” savını hatırlamaktan kendimi alamıyorum.) Ben 80 şiirinin tasfiyesinden söz ederken bu genel havanın kırılması, alttan alta kendini egemen kılan mesnetsiz savların deşifre edilmesi gerektiğini ileri sürmek istedim. Belki ülke tarihinin, bu sırada dünya tarihinin de kırılma anlarından olan 80'lerde böylesine kayıtsız ve dünyadan habersiz bir şiir yazılması yeterli bir suç oluşturmamakta mıdır? 

 

80 şairlerinin şiiri toplumdan kopardığı, artık toplumun şiirden soğuduğu ve bu sebeple de şiir kitaplarının satmadığı düşüncesindesiniz. Peki şiir topluma nasıl inebilir? Yoksa Tuğrul Tanyol'un deyişiyle: “Şiir toplumdan değil, toplum şiirden kopuktur” demek daha mı doğru olur?

Günümüzde şiir kitaplarının bu kadar az satmasının tek nedeni 80 şairlerinin şiiri toplumdan/gerçeklikten koparması değil elbette; bunun başka birçok toplumsal ve sosyoekonomik nedeni var. Ama 80 şairlerinin de durumun bu noktaya gelmesinde hiç paylarının olmadığını söyleyebilir miyiz? O dönem biz kendi ruh halimizin tercümesini onların şiirlerinde bulamıyorduk. Sanki biz başka bir ülkede, onlar başka bir ülkede yaşıyorlardı. Biz başka bir şey yaşarken, onlar bambaşka şeylerden söz ediyorlardı. Unutmayın ki 80'li yıllarda Türk şiirinin birçok ustası hâlâ hayattaydı ve yayımlıyorlardı. Örneğin Cemal Süreya, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Sabahattin Kudret, Edip Cansever vd. şiir yazıyorlardı ve biz daha çok bu şairlere bakıyorduk. (Zira 80'in genç şairleri kendi ustaları olarak bu şairleri de görüyorlardı ve ustalar varken çıraklara bakmak bize anlamsız geliyordu.) Onların şiirleri daha çok heyecan veriyordu bize. (Oktay Rifat'ın Gösteri'deki şiirlerini heyecanla beklerdim.) Gerçi bu ustaların her biri kendi geliştirdikleri şiir damarlarını sürdürüyorlardı ama dönemin sorunlarının az da olsa yansıdığı şiirler de yazıyorlardı. (Az da olsa.) Bu tavrı asıl göstermesi beklenen 80'lerin genç şairleri ise, dediğim gibi, çağlarını yansıtan, onu özümsemiş bir duyarlığa sahip değillerdi. (Bu aslında çok ilginç sosyopsikolojik bir durum: Adeta bir kültürel yarılma, bir şizofreni halidir bu. Şiirlere hakim olan hava 80'lerin yılgınlığını yansıtıyordu yansıtmasına zaten bundan öte bir şey de yoktu- ama, yine de sanki bu ülkeye ışınlanmışlar da şaşkın bir haldelermiş gibiydiler. Sağlıklı bir tepki değildir 80 şiiri.) Mıymıntı, mızmız bir duyarlıkla, yenilgiyi, yılgınlığı fetişleştiren arabesk bir ruh haliyle “mahkûm” bir şiir yazıyorlardı. (80 şiirinin genelinde dilsel arayışlar, öncü girişimler görülmez; ya da bunlar istisnadır. Aklıma hemen Mehmet Müfit ile Ali Günvar'ın ilk şiirleri geliyor ki, Mehmet Müfit şiiri bıraktı daha sonra. Ali Günvar ise beklenen gelişmeyi gösteremedi.) Bu şiir yenik ve sersemlemiş bir şiirdir. Burada toplumla, toplumu oluşturan bireylerin dünyalarıyla o dönemin şairlerinin dünyaları, çok enteresan ve şizofrenik ama, birbirinden kopuk ve alakasızdı; örtüşmüyorlardı. Yani dönemin ruhunu yansıtan, o ruhun ürünü ve sonucu olan bir şiir yazılmıyordu. (Burada yine egemen olandan söz ediyorum. Yoksa münferit arayışlar vardı.) Toplum başkaydı, şiir başka. Bu anlamda birinin diğerinin seviyesine inmesi ya da çıkması gibi bir problemden söz edemeyiz. Zira şiirde böyle bir problematik yoktur: Şiir ne toplumdan yüksektedir, ne de toplum şiirin aşağısındadır. Böyle bir cümle, şiirin, kendiliğinden, toplumun yukarısında yer aldığını, toplumun ise şiirin aşağısında bulunduğunu ima etmek demek olur ki, böyle bir şeyi söylemek saçmadır: Ancak şunu söyleyebiliriz: Dönemin şiirleri o dönemin ruhunu yansıtıyor mu, o toplumun ruh halinin ürünü ve sonucu mu, ancak buna bakabiliriz. Böyle bakılınca da 80 şiirinin 80'lerin ruh halini yansıtmakta yetersiz kaldığını, bu yüzden de toplumdan kopuk olduğunu söyleyebiliriz. “Şiir toplumdan değil, toplum şiirden kopuktur,” gibi bir cümleyi ise, sanırım, ancak Tuğrul Tanyol gibi elit olmayı matah bir şey sanan şairler kurabilir. Toplumun şiirden kopuk olduğunu söylemek megalomanlık ve büyüklenmektir. Külliyen saçmadır. Demem o ki sizin sorunuzda yer alan “Şiir topluma nasıl inebilir?” gibi bir soru saçma, anlamsız bir sorudur. Zira toplum aşağıda değildir ki şiir ona insin!

 

80 şiiri için, yurt içi bir tepki, diyorsunuz. Bunu açıklayabilir misiniz? Ayrıca 80 şiirine bu ithamda bulunan şiirin kendisi ne içi veya dışı bir tepkidir?

Evet, 80 şiiri yurt içi bir tepkidir; yani yerel bir vakadır. Sadece kendi problemlerine odaklanmış, ama o sırada dünyadaki gelişmeleri algılayamamış bir şiirdir. Yerel derken aynı zamanda şunu da kast ediyorum: Sadece kendi şiir macerası üzerine, kapalı toplumların mantığıyla düşünmüş, kendi şiir geleneğiyle ilişki kurmasının (ki bu gelenekle hesaplaşmamıştır bile) sorunlarını çözebileceğini sanmıştır. Halbuki o dönemde dünya postmodern bir durum içine girmişti (bu her şeyin bambaşka olduğu bir dünyadır); şiirin yegane malzemesi olan dil dönüşüyordu, şiirsellik kapitalist sistem tarafından içselleştirilmişti (kimi şairler reklam spotları yazarak şiirselliğin kapitalizm tarafından kullanılmasına katkıda bulundular; şiirsellik üzerinden maddi kazanç sağladılar), yeni ve bambaşka koşullar içinde bulunan dünyayı eski ve alışıldık yaklaşımlarla değerlendirmek ve onu böyle çözmek imkânsızlaşmıştı; böyle bir dünyada ta kökene inmek, şiirin ne olduğuna ilişkin temel sorular sormak gerekiyordu. Bu soruları sorabilmek için de tüm dünyayı kuşatan, küresel bir bakış açısına ve yaklaşıma ihtiyaç vardı. Oysa 80 şiiri böyle bir yaklaşımdan ve değerlendirmeden yoksun, mahalli bir tavırdır. Oyunun kurallarının değiştiğinden haberi bile olmayan oyunculara benzerler ve oyunu eski kurallarına göre oynamaya çalışarak diskalifiye olmuşlardır. Bu, kişisel bir tercihin değil, tarihsel bir sürecin sonucudur. Bu yüzden de, aslında Türk şiirinin sorunu sadece yerel değil aynı zamanda küreselken, onlar yerel bir tepki vermişlerdir. Sorunun kendi şiir geleneğimizle sınırlı kaldığını sanmışlardır. Halbuki durum çok daha vahimdi ve şiir bütün dünyada büyük bir kriz içindeydi. Ben bu saptamada ki siz buna itham diyorsunuz- bulunurken, bunların tümünün farkında olarak konuşuyorum ve en azından kendimin küresel bir bakışla, kendi şiirimizin macerasını unutmadan, ama dünya şiirini de ihmal etmeden şiir yazmaya çalıştığını söylüyorum. Benim tepkim bu anlamda yerel değil, küreseldir. Ve 90'larla birlikte şiirimizde yerellikten küreselleşmeye doğru bir açılma olduğunu da rahatlıkla ileri sürebilirim.

 

80 dönemi şairlerinin kendi içlerine kapanmalarını toplumdan kopma olarak yorumluyorsunuz. Biliyoruz ki postmodern darbeden sonra ve hala, toplum bireyselleşti/yor, tepkisizleşti/yor. 80'lerin bireyci şiirleri ve şairleri, toplumun da bireysel olması yönüyle toplumsal olamaz mı?

.           Bir şair bireysel bir tutum sergilediği halde elbette ki topluma dair çok önemli dışavurumlarda bulunabilir. Ama bu ancak gerçekten de o toplumun ruhunun bir ürünü ise o birey, mümkündür. Yani öyle bir birey olabilirsiniz ki toplumun içinde bulunduğu koşulların ürünüsünüzdür, onun sonucusunuzdur ve sizin bireysel tepkileriniz aynı zamanda içinde yaşadığınız toplumun tepkisidir; onun ruh halinin bir yansımasıdır. Zaten böyle olan şairler büyük şairlerdir. Birey, içe kapalı bir şiir yazarak da toplumsal ruh halini yansıtabilir. Yeter ki toplumdan/gerçeklikten kopuk ve onunla ilgisiz olmasın! 80'lerde bu tür şairlere örnek olarak Lale Müldür ile Sami Baydar'ı örnek verebilirim. (Ki aslında bu şairler geç-80'lere ve 90'lara aittirler.) İkisi de başarılı şairlerdir; hem de işte tam da bu yüzden. Ama daha önce de dediğim gibi 80'lerde bu şairlerin tutumları egemen olmamış, hatta dışlanıp hakir görülmüştü. Çoğu Türk şiir geleneğinin dışında bile sayılmıştır. 80 şiirinin başaramadığı, hatta aklına bile getirmediği budur zaten.

 

80 dönemi şairleri arasında toplumsalı yakalayabilmiş şairler var mıdır?

Bir önceki sorunuza verdiğim yanıtta ismini zikrettiğim iki şair toplum içindeki bireyin şiirini başarıyla yazmış iki şairdir. 80 dönemi şairleri arasında toplumsalı başarıyla yakalayabilen çok sayıda şair olduğunu söyleyemem. Aklıma sadece iki isim geliyor: Onlar da Akif Kurtuluş ile Ahmet Erhan. Bir parça. Diğer toplumcu olduğunu iddia eden şairler ise başarısızlardır. Hiçbir varlık gösterememişlerdir. Sloganlarla şiir yazılamayacağını anlayamamışlardır. Geride kalmışlardır. Halbuki bize Neruda gibi, Attila Jozsef gibi şairler kazandırabilecek koşullar içinde yaşıyorduk. Bizim şiir geleneğimiz bu tür şairler çıkaracak kadar güçlüdür, ancak o dönem şairleri derslerine iyi çalışmadılar, tembellik ettiler. Halk şiiri geleneğimize bakıp onu iyi anlasalardı, bize özgü toplumcu bir şiire varılabilirdi. Nitekim halk ozanı Aşık Mahzuni Şerif birçok toplumcu olduğunu iddia eden şairden daha başarılı toplumcu örnekler vermiştir. Şahsen ben Neruda gibi, Attila Jozsef gibi, Mayakovski gibi bir şair olmak isterdim. Gümbür gümbür konuşan, hançereli şairlerdir onlar. Ama hepsi de sanırım geçmişte kaldılar. Bugün onlar gibi olmak mümkün mü bilmiyorum. Ha, bir de İskender'in ilk dönem şiirleri toplumcu ögeler taşıyordu. Ergin Yıldızoğlu da toplumcu bir anlayışla şiir yazmaya çalışıyor, ama çok fazla Ezra Pound etkisi altında ve Halk şiirimizi sanırım bilmiyor.

 

80 dönemi şiiri tabiri sizce doğru mudur? Bu dönemdeki şairlerin bir bütünlük oluşturduğunu, ortak bir sanat anlayışı geliştirdiğini ileri sürebilir miyiz?

80 dönemi şiiri mecburiyetten doğan bir tanımlamadır ve iddia edildiğinin aksine pek de yersiz bir tanımlama değil bence. Bir kere 12 Eylül darbesinin gölgesinde yazılmış olması onları birbirine bağlayan, görmezden gelinemeyecek bir durumdur. Hepsi de darbenin yılgınlığını yansıtır. Hemen hemen hepsinin ortak kaygısının estetik olması, şiirde arayışlara kapalı olmaları, içe kopuk bir şiir yazmaları, biçimsel olarak birbirlerine benzemeleri onları ortak bir payda altında topluyor. Yoksa aynı biçim altında farklı farklı kiminin bireyci, kiminin toplumcu, kiminin ironik- şeyler söylemesi onları farklı kılmaz. İki şiiri birbirinden ayıran şey içeriklerinin farklı olması değil, yapılarının farklı olmasıdır. Zaten 80'de yapısal arayışların görülmemesi, hazır yapılarla şiir yazılması ve ağdalı estetizm onları benzeştiriyor. Ve ayrıca hepsinin kitabi olması, referanslarının şiir olması da onları aynı kavram altında toplamamıza yeter. Onlar bir toplulukturlar (belli bir bütünlükleri bile olmayan, dağınık bir topluluk), sanat anlayışı geliştirebildiklerini ise sanmıyorum.

 

Adnan Özer, sizin hakkınızda: “Bu çocuk zamanında benim şiirlerimi okuyup ağlardı, demek ki yalandan ağlıyormuş. O zaman 'Senin şiirin yapay, organik değil' deseydi ya!” diyerek sizin 80 dönemi şiirine yapay demenize mukabil, o da size “davranışı yapay” demeye getiriyor. Abdulkadir Budak da sizin için: “Beni doğru okumadığını, hatta okumadığını düşünüyorum. Benim yazdıklarım hayattan kopuksa kim yazıyor hayatla bağlantılı şiiri?” diyor, bunlara bir cevabınız olacak mı?

Adnan Özer benim ilk kitabımı yayımlayan bir şair. 1991'de. Ben 1989-1990'da Yeryüzü Düşleri adlı bir dergi çıkartıyordum. Dört sayı yayımlanabilmiştir. Özer beni takip ediyormuş ve bir şekilde onunla tanıştık. Onunla tanıştığımızda ben kendi şiir görüşümü oluşturmuş, o doğrultuda şiirler yazmıştım. Onunla ilişkimiz hep sorunlu olmuştur. Pek anlaşamazdık. Özellikle Adnan'ın söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutmaz. Bir şey söyler, sonra gider tam aksini yapar. Tutarsızdır. Yoksa, şunu rahatlıkla söyleyebilirim, Adnan Özer 80'lerin iyi şairlerinden biridir. Benim ona kızgınlığım daha çok arkadaşlığımızdan kaynaklanan bir kızgınlık ve hayal kırıklığı. Onun yapması gereken şeyleri yapmadığını düşünüyorum. Hep bir şiir sosyetesinin içinde yer almak istedi. Halbuki yoksulluğunu içselleştirmeli, onunla barışmalı ve o damardan fışkıran bir başkaldırının şiirini yazmalıydı; bunu yapabilecek donanımı yoktu belki ama yeteneği vardı. Adnan o dönemin yetenekli pek az isminden biridir. Bana verdiği “terbiyesizce” yanıtın da kalbinin kırılmasından kaynaklandığını sanıyorum. Ama ben kalbi kırılsa da kendi bildiğim gerçeği söylemek zorundayım. Benim davranışımın yapay olup olmadığını en iyi bilebilecek kişilerden biri de Adnan'dır. Abdülkadir Budak'ın söylediklerine gelince... Budak'ı insan olarak severim,  kendi halinde bir şairdir. Fazla iddiası da yoktur. Ama benim iddialarıma verdiği yanıt onun şiir konusunda biraz cahil olduğunu gösteriyor. (Şiiri bilmiyor demek istemiyorum.) Bir insanın yazdığı şiirde hayattan söz etmesi o şiiri hayatla bağlantılı kılmaz. Hep hayattan, sokaklardan, toplumdan, küçük insandan bahsettiğiniz halde çok yapay ve solgun, canlılığı olmayan bir şiir yazabilirsiniz. Nitekim Budak da böyle bir şiir yazıyor. Bir kere yazdığı şiirin biçiminin günümüzde hükmü yok; o biçimle bugünkü dünya yazılamaz. Georg Trakl'ı örnek vereyim. Trakl dışavurumcu bir şair. Şiirleri genellikle akşam kasvetinde, ormanlarda, doğada geçer. Ama bu şiirlerde öyle canlı ve etkileyici bir öz vardır ki onlardan o çağın ruhu fışkırır, ete kemiğe bürünür. Halbuki Trakl, Budak'ın anladığı anlamda hayattan hiç söz etmez. Ama gelin görün ki 1. Dünya Savaşı Almanyası'nın, Avrupası'nın bütün ruhu bu şiirlerde vücut bulmuştur. Bir kez daha söyleyeyim: Konu lafını kullanmayı sevmiyorum (çünkü şiirin konusu olmaz) ama şiirde sokaklardan, insanlardan söz etmek o şiiri hayatla bağlantılı kılmaya yetmez. Hatta bununla hiçbir ilgisi yok benim söylediğimin.

 

Yaşanmışlığın üzerine kurulu bir şiiri tercih ediyorsanız, yaşanmamışlığın şiirini bir kenara bırakıyorsunuz demektir. Kişilerin siz de biliyorsunuz ki, tatmin olması gereken duyguları vardır ve bunların bazıları eserde işlenmez yahut işlenmesine hoş gözle bakılmaz. Bu durumdaki şairin dolaylı veya sanatlı anlatım yoluyla duygularını kendince tatmini olasıdır. Çünkü bazı duygular bazen ironi bazen de bilinmemesi istendiği için simgesel olarak dışa vurulur. Bunun en fazla yapıldığı ve de bunun için en uygun olan tür şiir olsa gerek. Hâlbuki siz, dolaylı değil, doğrudan anlatımı yeğliyorsunuz. Bu durumda şairlerin kendilerini gerçekleştirmelerine bir engel koymuyor musunuz, ve diğer uçtan baktığımızda da eserde 'uygun görülmeyen'in doğrudan anlatımı yazını bir kötülük aracı haline çevirmez mi?

Bu sorunuzun da bir yanlış anlamadan kaynaklandığını düşünüyorum. Yoksunluk da bir yaşantıdır. Yani yaşamak istediğiniz halde yaşamadığınız şeyler de birer yaşantıdır. Bu da bir ruh halidir. Dolayısıyla ben yaşanmışlığın üzerine şiiri kurarken yaşanmamışları dışarıda bırakıyor değilim. Yaşamıyor olmak da yaşama ilişkin, onun içinde bir deneyimdir çünkü. Şiirde dolaylı anlatıma gelince, şiir zaten doğası gereği dolaylı bir anlatım biçimidir. Ben zaten dolaylı bir biçim olan şiirde dolaysız olmaktan söz ediyorum, yoksa şiirin dışındaki bir dolaysızlık düzyazıdır. Ben daha doğrudan imgesel bir anlatım, daha yalın bir ifadeden söz ediyorum. Şiirde kakofoni ve imge bombardımanından uzak kalınması gerektiğini, zira bunların bir tür fetişizm yaratarak şiirin üzerini örttüğünü söylüyorum. Sorunuzun ikinci kısmı ise sanırım şiir-ahlak ilişkisi üzerinde konuşmayı gerektiriyor ki, ben şiirin genel anlamda kabul görmüş ahlakla bir ilgisi olmadığını düşünüyorum. Ahlak kuralları belli bir dönemde belli bir toplum tarafından koyulur ve bu kurallar toplumdan topluma, dönemden döneme değişiklik gösterebilir. Ben şiirin toplumsal uzlaşıyla konulmuş ahlak kurallarıyla bir ilgisi olmadığını düşünüyorum. Yoksa Baudelaire'in 1800'lerin sonunda, Fransa'da “müstehcen” bulunduğunu, ama şimdi o zaman da!- toplumun içinde bulunduğu gerçekliği yansıttığını, onu dile getirdiğini unutmamız gerekir. Şiir, ne söylerse söylesin, gerçek bir şiir ise eğer, asla bir kötülük aracı haline gelemez. Daima varlığın sözüdür gerçek şiir!

 

“Mesajı ne kadar ilericiymiş gibi görünse de yapısı muhafazakâr ise eğer, o şiir geçicidir, tutucudur, konformisttir.” diyerek şiirde yapının üzerinde duruyorsunuz. Sizin şiiriniz yapısal olarak hangi yeniliklerle geliyor?

Evet, bir şiiri yeni, ilerici ve devrimci yapan onun içeriğinden çok yapısıdır. Bu kesinlikle böyledir. Kendi şiirimin ne tür yenilikler barındırdığını bizzat benim açıklamam pek yerinde olmaz. Bunu eleştirmenlere (ki ülkemizde pek yok) ve geleceğin şairlerine bırakmak istiyorum. Ancak şunu söylemek isterim ki şiir artık öyle naifçe bir tutumla yazılamaz. Çok donanımlı olmak, ne yaptığınızı, niçin yazmakta olduğunuz gibi bir şiir yazmakta olduğunuzu en azından kendinize izah edebilmeniz gerekir. Bir tutum takınmak, bir duruş sergilemek zorunludur. Şiir tarihini çok iyi bilmek, ama aynı zamanda günümüzde yazılan şiiri yakından ve dikkatle izlemek, şiirin yapısı, biçimi, sentaksı, edası vs. üzerine iyice düşünmek gerekir. Kendi şiirimin getirmeye çalıştığı yapısal yenilikleri açıklarsam kendi şiirimi ele vermiş olurum ki bunu en azından şimdi yapmak istemem. Ama benim şiirimin sadece şiirden değil, sanatın diğer disiplinlerinden, özellikle resimden çok yararlandığını söyleyebilirim.

 

Şiirin toplumdan kopuk olmaması görüşündesiniz. Yapı olarak topluma yaklaşan şiir, konu olarak ne durumda? Yani toplumumuzum sorgulamayan kişiliğe sahip olduğunu düşündüğümüzde sizin varoluşu sorgulayan şiiriniz bu yönüyle toplumdan kopuk olmuyor mu ve bu durumda 80 şiirinin nitelikleri arasında saydığınız bireysel şiire dâhil olmuyor mu? Zira topluma toplumsal bir şiir vermek istiyorsanız, aşk şiiri ya da seslenmeli şiir yazmanız gerekir çoğu zaman. Kastetmek istediğim şu: Şiir topluma inmeli midir, yoksa toplum şiire yükselmeli midir?

Ben şiirin gerçeklikten ve dolayısıyla gerçekliğin içinde biçimlendirildiği toplumdan kopuk olmaması gerektiğinde ısrar ediyorum. Bu sadece benim görüşüm de değil, bunu ileri süren birçok önemli isim var. Aklın yolu birdir! Ben toplumcu bir şiir yazmıyorum, toplum ve varoluş içinde kendi trajedisini yaşayan ve yaşadığının da farkında olan bireyin/insanın şiirini yazıyorum. Ama benim şiirim ne toplumu göz ardı eder, ne de gerçekliğe karşı kayıtsızdır. Benim insan varlığının varoluşsal sorunlarıyla hemhal olan şiirim toplumdan (Ben gerçeklik demeyi yeğlerim) neden uzak ya da neden ondan kopuk olsun ki? Nihayet hemhal olduğum insan belli bir çağda belli bir toplumun yitik kişisidir. (Hem toplum da nihai hedef değildir, çünkü toplumun öncesinde gerçeklik vardır, toplum gerçekliğin içinde vücut bulur, kimi zaman geriye düşer kimi zaman da öne fırlar, ama her ne olursa olsun belli bir uzlaşmanın sonucu ortaya çıkar. Yani demem o ki, toplum da “yanlış” olabilir, illüzyon görüyor olabilir, histeriye kapılabilir. Bu anlamda şiirin topluma çok da fazla endeksli olması sakıncalı olabilir. Önemli olan gerçeklikten kopuk olmamaktır ki çağımızda gerçekliğin gerçekliğinden de kuşkuya düştüğümüz oluyor. Hangi gerçeklik, kimin gerçekliği gibi sorular aklımıza gelebiliyor. Gerçeğin gizlendiği, gerçekliğin üstünün örtüldüğü, gerçekliğin bize karanlık kaldığı bir çağdayız. Demek ki gerçekliğe yakın bir söz söylemek, demek gerçekliği duyumsatan bir şiir yazabilmek çok daha zor artık. Zira toplum da bir yalanın içinde kendini avutarak yaşayabilir.) Sizin toplumsal şiir dediğiniz, anladığım kadarıyla daha çabuk yaygınlaşan, daha hızlı dolaşıma giren, daha kolay anlaşılan bir şiir. Bu yüzden aşk şiirleri diyorsunuz herhalde. Şiir eğer kendisini bir kitleye seslenmek zorunda hissediyorsa o şiir angaje şiirdir, onay bekleyen şiirdir. Oysa hakiki söz, demek hakiki şiir gerçeklikten başka hiçbir şeye yüz sürmez, bu arada topluma da yüz sürmez. Onay beklemez, sadece söyler. Aslına bakarsanız gerçek şiir çoğu kez toplumla çatışma içindedir. Zira onun görmezden geldiği ya da inkar ettiği gerçekliği ortaya çıkararak onu rahatsız eder. Aşk şiirleri daha kolay popüler olur, bu onun toplumsallaşabildiği anlamına gelmez ama. Çok okunurluk, çok etkileme gücü anlamına gelmez. Şiirin topluma inme ya da ona yükselmesine gelince, şiirin böyle bir meselesi yoktur. Çünkü gerçekte böyle bir mesele yoktur.

 

Cumhuriyet tarihi boyunca gözlemlediğimiz kadarıyla şairlerimiz hep kendilerinden önceki dönemi yıkarak kendi şiirlerini kurma çabası içerisinde oldular: Garip Hareketi, Hisar, Mavi, İkinci Yeni… Sizin de böyle bir çaba içerisinde olduğunuzu söylemek doğru olur mu? Yıkmadan yapma olmuyor mu?

Yeni, taze bir şiirin peşinde koşmak doğal olarak eski, gerici bulduğu şiirle hesaplaşmayı zorunlu kılar. Kimi zaman da onun çelişkilerinden fışkırır. Ama şiir yazmak için ille de mekanik bir tarzda kendinizden bir kuşak önceki şiiri yıkacaksınız diye bir şey yok. Aslında her yeni yazılan şiir bütün bir şiir geleneğini karşısına alıp onu değiştirmeyi, hatta yıkıp yeniden inşa etmeyi kendiliğinden içinde taşır. Yoksa yeni bir şiir (yenilikçi bile olmasa) yazılamaz. Yıkmadan yapmak eskisini devam ettirmek anlamına gelir. Yeni bir şey ancak eskisinin temelden yıkılıp yenisinin temelden inşa edilmesiyle mümkündür. Bu anlamda benim şiirim gelenekle kanlı bir hesaplaşma içindedir. Ancak bu tamamen geleneği reddettiği, onu dikkate almadığı anlamına gelmiyor. Kaldı ki bir şeyi yıkabilmek için onu çok iyi bilmeniz gerekir. Söz ettiğiniz şiir hareketlerinin neyi yıktığından burada tek tek söz etmek imkansız. O ayrı bir yazı konusu. Ama elbette yıkmaya çalışmışlardır. Kimi bunu başarırken kimi de başaramamıştır. Benim böyle bir çabam yok, çünkü benim yazdığım şiir kendi olmaklığıyla zaten yıkıcı, ama aynı zamanda yenilikçidir. Çağın otopsisidir.

 

Klasik şiirin saray şiiri olduğunu, halktan kopuk olduğunu, şiir olmadığını ve hatta hiçbir öneminin olmadığını düşünüyorsunuz. Hâlbuki Toros'lardaki göçebe Türkmenler kuş uçmaz kervan geçmez dağlarda Cumhuriyet devrinde bile klasik şairlerin beyitlerini topluyorlar. Ayrıca klasik şiirin en büyük ismi Fuzûlî saray tarafından kaale bile alınmıyor; kimisi çizmeci, kimisi türbedar, kimisi attar, kimisi cambaz bu şairlerin. Bir de şunu düşünelim, biz henüz nenelerimizin kimi kelimelerini anlamıyoruz -ki okuma yazma bilmezler bile- biraz daha gerilere gittiğimizde karşımıza daha karışık bir halk dili çıkamaz mı? Ayrıca her şair gelenekten beslenmeli değil midir ki siz bir geleneği önemsiz addediyorsunuz?

Fuzuli'nin şiiri belli bir geleneğin içinde yer alan bir şiir. Saray tarafından kaale alınmaması onu saray geleneğinin dışında saymamıza yetmez. Bu, aynı gelenek içinde yer alanların tartışması, çatışmaya girmesi olarak değerlendirilmelidir. Divan şiirini reddedip Halk şiirine bakmamız gerektiğini öne sürmem yalnızca şiirsel ve bundan dolayı dilsel kaygılar güdülerek yaptığım bir itiraz değil. Hatta dil hiç önemli değil. Yani sizin dediğiniz gibi nenelerimizin kullandığı kimi kelimeleri anlamıyor olmamız bizi Halk şiirine yabancı kılmaz. Ya da bizi ondan uzaklaştırmaz. (Yabancı bir dilde, diyelim İspanyolca yazılmış bir şiiri, hiç anlamadığımız halde, sırf terennümü nedeniyle sevebiliriz.) Zira dil bir tezahürdür, önemli olan duyuştur, duyuşun sahiciliğidir. Dil ancak duyuşun sahiciliğini bu sahiciliği var edecek bir sahicilikte kullanılması gerektiğinde önemlidir. Yani sahici bir duyuş ancak sahici kelimelerle, deneyimden geçmiş kelimelerle dışa vurulabilir. Eğer duyuş ile kelimeler (yapı, biçim, sentaks vs.) uyum içinde değilse şiir sakat ve başarısız bir şiirdir. Ben Halk şiiri derken Halk şiirinin “sahici” duyuşuna, günümüzün dolayımlılığını kendiliğinden infilak ettiren yalınlığına, doğrudanlığına ve yanıklığına vurgu yapmaya çalışıyorum. İçinde yaşadığım çağa bakıyorum. Bu çağda, yazılmakta olduğu gibi yazılan şiir derdime çare, yarama merhem olmuyor. Bu yüzden derdime çare olacak bir şiir, bir söz ararken bu sözün nasıl olması gerektiği üzerinde doğal olarak düşünüyorum ve bu düşünme süreci beni Divan şiirinin yapaylığından, süsünden püsünden çok Halk şiirinin sahiciliğine, ilkel doğallığına, yalınlığına ve sade güzelliğine götürüyor. Divan şiirini reddetmek geleneği reddetmek değil, bir geleneği reddetmektir. Çünkü Divan şiiri şiirimizin tamamı değil, yalnızca bir veçhesidir. Halk şiiri de bir başka gelenektir. Evet, gelenek, iyi güzel de, hangi gelenek, kimin geleneği? (Birden fazla gelenek vardır. Tek bir gelenek değil.) Ben halkın geleneğinden, bu geleneğin sahiciliğinden yanayım, ve bu geleneğin barındırdığı imkanların yeni bir şiir yazılma çabasına katkıda bulunabileceğine inanıyorum. İnanmakla kalmayıp bunu uyguluyorum da. Gelenek deyince neden akla sadece Divan şiiri geliyor. Bu bir kandırmaca. Günümüzde özellikle Hilmi Yavuz ve şürekâsının yaymaya çalıştığı bir kandırmaca. Onlar o şiiri yazsın, biz insanın şiirini yazmaya devam edeceğiz.

 

Şiirin oluşturulduğu değil, doğurulduğu bir tür olduğunu düşüyorsunuz, nedir bu doğurma, biraz açabilir miyiz?

Şiirin oluşturulan değil, doğurulan (hatta doğurtulan) bir şey olduğunu söyleyerek aslında bir ikili çatışma yaratıyorum. Bir şey oluşturuluyorsa eğer yoktan var ediliyor, yapılıyor, icat ediliyor demektir. Bu da şiiri sentetik bir şey olmaya indirger. (Oysa şiir organiktir.) Doğurulan bir şey olduğunu söylediğimizde ise onun biz doğurmadan önce var olduğunu, yapılmadığını söylüyoruz demektir; onu icat etmiyoruz, keşfediyoruz demektir. Bu da şiirin organik olduğu anlamına gelir. Şiir yapılmaz, dışa vurulur. Yapıldığını söyleyenler Hilmi Yavuz ve tayfası gibi sentetikçilerdir. Onlara Trakl'a, Celan'a, Vallejo'ya, Yunus'a, Pir Sultan'a bakmalarını öneririm. Yalan söylediklerinin kanıtı bu ve daha nice şairdir.

 

Şiirde duygusallık, duyarlık ve felsefeye biraz değinebilir misiniz?

Şiir duygularla yazılmaz, duyarlıkla yazılır. Sanırım duyarlı olmakla duygusal olmak birbirine karıştırılıyor. Hatta daha da ileri giderek şunu söyleyebilirim ki duygusallık mızmızlık, mıymıntılıktır. Oysa duyarlı olmak (yani hassasiyet) gerçekliğin size çarpanlarını olduğu gibi, doğrudan dışa vurmanızı sağlar. Duyarlık bir zemindir. Bu zemine değen gerçeklik kendisini şairin elinde şiire dönüştürür. Öyle dışa vurur. Felsefeye gelince... Günümüzde artık şiir rastlantısal olarak yazılamaz. Yazdım, işte şiir oldu denilemez. Tek tek şiirlerinizden önce bir şiir evreninizin olması gerekir. (Bu zaten hep böyleydi.) Tek tek şiirleriniz, şiirlerinizin bir uzvu olduğu şiir evreninizin arazlarıdır, belirtileridir. İşte siz sadece şiirleriniz üzerinde değil, aynı zamanda şiir evreniniz üzerinde de düşünmeli, bu şiir evreninin içinde yaşayıp nefes almalısınız. Şiirler, şiir evreninde yazılırlar. Demem o ki, şiir, aslında önce bu şiir evreninde var olur, vardır. Siz daha sonra onu bu dünyaya getirirsiniz. Öyleyse tek tek şiirlerden önce şiir evreniniz önemlidir. Ama bu şiir evreni keyfi bir evren değildir. Onun da yasaları, işleyiş mekanizması ve kendine göre, bize her ne kadar da ilk bakışta anlaşılmaz ve hatta anlamsız da görünse bir mantığı vardır. Şiirdeki felsefe işte şiir evreninin işleyiş mekanizmasının tarifidir. (Açıklaması diyemedim, çünkü tarif ettiğiniz halde açıklayamayabilirsiniz.) Şiirde felsefe, şiirinizin arkasında yer alan bu evrenin kendisidir. Eğer böyle bir şiir evreni yoksa bir kimsenin, o şair, yazdıkları da şiir değildir; sadece rastlantısal boşalmalardır. Bunlara da şiir denilemez; olsa olsa iç dökmelerdir bunlar. Duygusal zırvalardır.

 

Şairin iktidara karşı tutumu nasıl olmalıdır, şair-iktidar ilişkisini açımlayabilir misiniz?

Şiir, kendiliğinden, kendi olmaklığıyla, doğası gereği iktidarın dibindeki dinamittir. Şiirin iktidarla bir işi olamaz. Nerde bir iktidar varsa orda o iktidara karşı bir şiir vardır. Şiir iktidarla herhangi bir ilişkiye girmez. Onunla uzlaşmaz. Uzlaşırsa şiir olmaz. Şiir, sadece kendi dışındaki iktidara değil, kendi iktidarına da karşıdır. Kendisi iktidar olamaz. İktidar olduğu anda şiir olmaktan çıkar. Yapısı gereği. Şair yine kendisi olmaklığıyla çoğunluktan değil azınlıktan, ezenden değil ezilenden, zenginden değil yoksulluktan, erişkinlikten değil çocukluktan yanadır. Kentten değil bozkırdan yanadır. Medeniyetten değil ilkellikten yanadır. Süsten püsten değil yalınlıktan yanadır. Akıldan değil sezgiden yanadır. İşte böyle olduğu için de her türlü iktidar ilişkilerinin dışında yer alır. Dinamittir.

 

90'lı yıllar şiiri ve günümüz şiirinin 80'li yılların devamından başka bir şey olmadığını belirten şairlerimiz var. Sizce günümüz şiiri nerede konumlanıyor?

90'lı yıllar ve günümüz şiirinin 80'li yılların devamından başka bir şey olmadığını ileri sürmek safsatadır, en hafif deyimiyle yalancılıktır. Gerçeğin üstünü örtme çabasıdır. 90'lı yıllar ve günümüz şiirini 80'e bağlayan şey, sorunlarının aynı olmasıdır. Yani 90'ların ve günümüzün şiiri hala daha 80'lerin aşamadığı sorunları aşma çabasındadır. 80 şairlerinin alt edemediği poetik, düşünsel, biçimsel, toplumsal, yapısal meseleleri çözme gayretindedir. Yani sorunlar çözülemediği, devam ettiği için günümüzde yazılan şiirin 80'lerin devamı olduğu gibi bir yanıltmaca içine girilmiş olabilir. Ama dediğim gibi bu yalandır. 90'larla birlikte şiire yaklaşım tarzı farklılık göstermeye başlamış, yeni arayışlar içine girilmiştir. Bu, günümüzde de sürüyor. 80'ler tam bir başarısızlıktı. Günümüzde biz bir başarısızlığı alt etmeye çalışıyoruz. Bir yalanı açık etmeye çalışıyoruz. Günümüzde ülkemizde yazılan şiirin en önemli özelliği bir arayışın şiiri olmasıdır. Ama hayatın içinde, gerçekliğe kayıtsız kalmayan, sahici ve aktif bir arayışın. Bu 80'lerde görülmeyen bir şeydi.

 

                                                                                  (İtaki dergisi, Sayı: 2)

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HİLMİ YAVUZ İLE...

4/1/2008

HİLMİ YAVUZ'un yeni kitabı Kayboluş Şiirleri (YKY) yayımlandı. Yavuz, bu kitabında hem Doğu'nun hem Batı'nın seçkin şairlerine yaptığı atıflarla, şiirine nüfuz etmek isteyen okurdan daha çok 'çaba' bekliyor.
Son üç şiir kitabınızda (Yolculuk Şiirleri, Hurufî Şiirler ve Kayboluş Şiirleri) temalar farklı olsa da 'vedâ'yı imâ eden bir söylem kurduğunuzu düşünüyorum. Kayboluş Şiirleri'nde bu söylem iyice su yüzüne çıkıyor. Ne dersiniz?



Doğrudur. Hatta 'veda' teması, Yolculuk Şiirleri'nden de önceye, Akşam Şiirleri'ne kadar gider. Akşam Şiirleri'nde, "Akşam ve Veda" şiirini anımsıyorsundur: Bu şiir, "işte ben gittim, her şeyi söyledim gittim / işte benden herkese / herkese bir sonbahar" dizeleriyle biter. Bulanık Defterler'in bitiş bölümü de, dolaylı olsa da 'veda'ya işaret eder: "Güzün defteri! Kaç sayfa kaldı? İnceliyor defter; sayfalar azaldı ve daha da bulanıklaşıyorlar azaldıkça." Evet, -sayfalar azalıyor defterde...

Şiirin geleneğe ve başka metinlere atıflarla ilerlediğini hep söylediniz. Şiirinizdeki metinlerarasılık Kayboluş Şiirleri'nde biraz daha ileri boyutlarda denilebilir mi?

Metinlerarasılığın, bir metni 'edebi' bir metne dönüştürmedeki işlevini tekrarlamama gerek yok, sanırım. Elbette, ne kadar çok metinlerarası gönderme yapılırsa, metin o kadar çok 'edebi' olur diye bir şey yok! Metinlerarasılıkları, şiirin kendisi belirliyor; -en azından bende bu böyle! Salt bir metne atıfta bulunmuş olmak için metinlerarasılığa kasten başvurmak başka, metnin kendiliğinden ve deyiş yerindeyse, istençsiz (gayri iradi) bir biçimde bir metinlerarasılık üretmesi başkadır. Kayboluş Şiirleri'nde de böyle oldu: Atıflar, kendiliğinden geldi ve belki inanmayacaksın ama, bazılarının metinlerarası ilişki kurduğunu sonradan (evet, sonradan!) fark ettim.

Bu kitapta aynı sözcüğün hem Arapçasını hem Farsçasını hem de Türkçesini kullanıyorsunuz, ki okurlarınızın alışık olduğu bir şey değil bu. Sebebi nedir?

Evet, bir kelimenin hem Türkçesini, hem Farsçasını hem de Arapçasını kullanıyorum: "Ay, mah, kamer" ya da "unutmak, nisyan, feramuş" gibi... Nedeni şu: Bu kelimeler, aynı nesneye (Ay'a) ya da aynı zihinsel duruma ('unutma'ya) gönderme yapıyor olabilirler;- anlamları da aynıdır kuşkusuz. Ama kelimeler, bende, içinde yer aldıkları şiirlere göre, birbirinden çok farklı çağrışımlar uyandırıyorlar. Bu çağrışımların bütününü, ancak böyle verebileceğimi düşündüm. Benim o hep bildiğiniz 'Doluluk' tutkum işte! Bir de şu: Benim medeniyetimi inşa eden üç dil var: Türkçe, Arapça, Farsça. Bu üç dile atıfta bulunmakla, Türk-İslam medeniyetine de gönderme yapmış olduğumu düşünüyorum.

Kayboluş Şiirleri'nde Fransız sembolizmine, Baudelaire'in doruk şiirlerinden olan "Tristesse de la lune" yani "Ayın Hüznü"ne gönderme var. Bu şiirinde Baudelaire, ay'ı dindar bir şaire benzetir, uykunun düşmanı dindar bir şaire... Bu, Kayboluş Şiirleri'nin nihayet O'nda kaybolmakla bitecek son dizesini de hatırlatıyor. Ay'ın hüznü, şairin de resmi midir?

Şu kadarını söyleyebilirim: Anatole France, "Lanetli şairler" ('Poetes Maudits') kuşağından Verlaine'ı, alışılmadık, dolayısıyla da aykırı bir değerlendirmeyle, Fransız şiirinin 'en Katolik şairi' sayar. Bence, dindar bir şair, nutuk ve retorikten değil, dinin ruhaniyetini lirizme dönüştüren bir şiirden yana olmalıdır. O nedenle de, mesela Ziya Osman Saba'nın, Akif'ten daha 'Müslüman' değil ama, daha 'Müslüman şair' olduğunu düşünürüm. Baudelaire'e gelince o, bana göre elbet, ay'da kendini gören'dir: Ay'ın hüznü, Baudelaire'in hüznüdür.

Yanılmıyorsam İbn Arabi adı şiirinizde ilk kez geçiyor. Bir dönem roman ve öyküde İbn Arabi'ye yapılan atıflara çok sık rastlıyorduk. Şimdi de Kayboluş Şiirleri'nde İbn Arabi var... Nedir İbn Arabi'de sizi çeken?

İslam tasavvufunun en özgün, en nevi şahsına münhasır kimliğinin İbn Arabi olduğunu düşünüyorum. 'Kelimelerin kalbi'nden söz eden O'dur; -İbn Arabi!

Batı'dan da Hölderlin var kitapta. Hurufi Şiirler'de adı geçiyordu, bu kitapta da ondan alıntı var. Hölderlin delirmişti, görkemli yeteneğini de trajedisini de biliyoruz. Size hangi yönü çekici geliyor onun?

Hölderlin, öncüdür: Scardanelli, daha sonra Fernando Pessoa'da bir kez daha kimlik değiştirecektir; delilik, daha sonra Nietzsche'de şiire dönüşür; - şiirse, daha sonra Heidegger'de felsefeye!

Hocam, Hilmi Yavuz şiiri çözümlenirken çok başvurulacak bir dize var kitapta: "Ben hep birlikte edinirim spleen ve melali". Bu bir 'çatışma'nın değil, şüphesiz bir 'ittifak'ın vurgusu... Hilmi Yavuz şiiri, bir ittifakın şiiri mi?

Buna, biliyorsun ben 'ittifak' değil, 'Sahihlik' diyorum. Bir şairin kendi entelektüel tarihiyle birebir mütekabiliyet içinde olması anlamında 'Sahihlik'! Hem Batılı hem Doğulu, hem modern hem de geleneksel olanı birlikte 'edinmek' ya da 'temellük etmek'! Poetikam, budur!


Dil devrimine eleştiri mi?

Kitapta yer alan "Kayboluş ve Dil" şiirinde, "kelimelerin kalbi"ne "cebren ve hile" ile girildiği ifadesi yer alıyor. Peki, bu ifade dil devriminin bir eleştirisi olarak okunabilir mi? Hilmi Yavuz şöyle diyor:

Bu dizelerin nasıl okunacağına metin (text) karar verir;- ben değil! Ben, yazar merkezli bir okuma'dan, "şair, bu şiirde ne demek istemiş" türünden bir okumadan yana değilim. Bana göre, doğru olan 'metin merkezli' ya da 'metnin niyeti'ni (intentio operis) ortaya çıkarmaya çalışan bir okuma'dır. Elbette, okur merkezli ya da, 'okurun niyeti'ni (intentio lectoris) öne çıkaran bir hermenötik okuma da yapılabilir. Buna da karışamam. Ama, yazar merkezli ya da 'yazarın niyeti'nin (intentio autoris) ortaya çıkarılmasını öneren bir okumadan yana olmadığımı söylemeliyim.

Can Bahadır Yüce / İstanbul
Zaman, 24 Aralık 2007

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

CEM YAVUZ İLE...

8/11/2007

 
 
 

Cem Yavuz yeni şiir kitabı Seyr’i anlattı

BURHAN EREN

Şair Cem Yavuz, ilk şiir kitabı Ayn’dan yedi yıl sonra şiirlerini Seyr adıyla kitaplaştırdı. Seyr’in bir de yol arkadaşı var: Seyr’engiz. Şair, “Seyr’engiz”i şiirinin kılavuzu gibi görüyor ve okuru, rûya ve hayalin imkanlarıyla bir yolculuğa davet ediyor. Bu yolculukta perdeler bir bir kalkarken okur da anlamın ruhuna erip semâ’ya katılıyor. Yolculuklarında İbn Arabi’ye atıflar yapan Yavuz’un şiirinde ve metinlerinde bu ‘ruhsal akrabalık’ın izleri belirgin biçimde görülüyor. Aslında onun yaptığı, “Modern şiire ilişkin tartışmaların yörüngesinden kopmaksızın; Batı dillerindeki ‘image’ kavramını hayâl sözcüğüyle ikame ederek, yeni bir şiir ontolojisi önermek.” Şiiri, kendisine bahşedilen bir fener, bir sirâc’ olarak gören Yavuz, eserini ‘örtülü’ bulan okura da ‘sebat’ tavsiye ediyor. Cem Yavuz ile Seyr’ ve Seyr’engiz’den yola çıkıp şiiri üzerine söyleştik.


Rûya (hayal), ru’yet ve sema’… Seyrengiz’de şiirin nerede durduğuna ilişkin etrafında döndüğünüz bu üç kavramı açarak başlayalım…

 

Aslında bütün kavramlar birbirini çağıran bir biçimde örgülenmiş durumda. Mesela, kitabı bitirdikten sonra başka bir kavramın, adeta bir kabartma gibi dışarı doğru vurduğunu gördüm. O beni çağırdıkça ben onu çağıracağım ve bir gün nasipse, miraç bahsini yazacağım. Belki ‘Bir özgürleşme vaadi olarak mirac’a dair… Çünkü şiir, ancak şairin miracı olmakla sahicidir. Bunun dışında, çok kişisel duygulanımlarımızı, kimi hisli söyleyişlerimizi, boğazına kadar akıntıya kapılmış şiir-selliğimizi ilâmdan başka bir şeye yaramaz. Şiirden meram lafzı murad değil, murad-ı Hakk’tır; olmalıdır. Hakkı ister seküler alın, ister dini bağlamda; Ece Ayhan’ınki hakkını arar, Asaf Halet’inki ve elbette Zarifoğlu’nunki Hakkı. Gelelim rüyaya ve sema’ya; yani görsel ve işitsel (akustik) hayâle. Rûyayla semâ varlığın ve şiirin iki asli unsuru bana göre. İkisinden birinin olmayışı, şiirin-vücûdun özrüdür. Kitaptaki gibi söyleyeyim: Görsel hayal yükünü içinde barındırmayan akustik hayal, bir tını değil olsa olsa bir tın’dır! Akustik hayal ile bütünlenmeyen görsel hayal ise sadece natürmort veya ne şirin bir landscape’tir! Yani lüzumsuz retoriğiyle şiir toposunu, Terra Purra’yı beyhude işgal eden pek çok cari örnekte izlenebileceği üzere resmeden, tahkiye eden, dizelerden ve kıtalardan oluşmuş; en ve boya, yani iki boyuta hapsolmuş; üçüncü boyuta, vücudâ kavuşmamış metinlerdir!.. Hadi Niyazi-i Mısrî’den el alalım:
“Dilâ bu mantıku't-tayrı fesâhat ehli anlamaz
Bunu ancak ya Attâr u yahud Tayyâr olandan sor
Anadan doğma gözsüzler kemahi görmez eşyayı
Niyâzi vech-i dildârı ulû'l-ebsâr olandan sor”

 

Şiirin ne olduğuna ilişkin cevap arayanlar, Batı kökenli sanat kuramlarının izinde açıklamalara aşina daha çok. Siz ise şiirin ontolojisine ilişkin söz söylerken tasavvufun, özellikle de İbn Arabi’nin öğretilerinin, kavramlarının yordamıyla yapıyorsunuz bunu…

 

Bu kitabın, tasavvuf düşüncesi ya da tasavvuf kaynaklı evren-varlık algısını ve şiire bakışı tamamıyle ihata etmek gibi bir iddiası yok. Karşılaştırmalı ya da paralel okumalar diyebilirsiniz. Tevarüs edemediğimiz zihinsel miras ile miras bellediklerimizin ne biçimde, nerelerde kesiştiğine ve ayrıştığına ilişkin belli noktaları keşfetmekle uğraştım, uğraşıyorum. Mirasın kaynağına (Batı-Doğu) ilişkin reddiyeci, kompartımancı bir tavrım yok; daha ziyade kendi açımdan önemli yol işaretlerini işaret etmek istedim. ‘rûya ve semâ deminde’ derken meramım, görmeye ve duymaya ilişkin ister Doğuda ister Batıda, ister tasavvufta ister sürrealizmde olsun herhangi bir çabayı doğru anlamlandırmak ve bu alanda bir patchwork’e çevrilmiş zihnimizde yerli yerine oturtmak… Bu itibarla Modern Türk Şiiri boyunca, kökenleri vuzuha kavuşturulmadan, bağlamı kurulmadan, orta yerinden kesip kırpıp önümüze Batı düşüncesini, poetikayı vs. seriveren; böylelikle pek çok dimağı koşullayan ne idüğü belirsiz fikirleri, kavramları tashih etmek gibi bir derdi de var tabii…

 

Seyrengiz’de Mevlana’nın pergel benzetmesini görüyoruz. Şiirde görsel boyut ve işitsel boyutu, anlatırken, pergelin bir ucuyla Batı müziği, felsefesi ve resmini dolanırken diğer ucu, tasavvufta, İbn Arabi’de sabit kalıyor. Paralel okumalara aşina olmayan okur, farklı dillerde coğrafya ve hatta evrenlerdekilerin vizyoner olarak akrabalıklarını görüyor…

 

Evet; vizyon, ru’yet, basiret... Tabii bugün şirketlerin vizyonundan söz edilmesine aşina olduğumuz için, ilk başta biraz tuhaf, soğuk geliyor kelime. Oysa kelime kökleri düşüncemizi uyarması bakımından son derece önemli… Vizyoner olarak zikrettiğimiz kişilerin öncelikle kendileri için vuzuha kavuşturmaya çalıştıkları şey, varoluşa ilişkin temel bir soru: Aslında ne oldu? Bunu mesela William Blake soruyor; Bilhassa Schoenberg, Rilke, Erol Akyavaş vb. soruyor; Yunus’sa biliyor!.. Var olduğunu vehmettiğimiz, somut dediğimiz şeylerin ardında, ötesinde ne bulunduğuna ilişkin bir incelikli seziş, bir keşif çabası içinde olanlar (erine’l eşyae kemahi!)... Vizyonerden kastım bu; basiret, ayrıksı bir basar sahibi ya da talibi. Yani verili olanla, ön kabullerle varlığı ve evreni kavramanın kendilerine yetmediği, bunun içinde duramayan bir takım huzursuzlar. Dolayısıyla söz konusu isimlerin bir ruhsal akrabalık kesbetmesi kaçınılmaz. Kitapta yan yana ya da boy sırasına dizilmeleri, benim de onlar yordamıyla söylemeye çalıştığım şeyle alakalı...

 

Seyrengiz’de İbn Arabi’ye yapılan atıflarla ve ondan alıntılarla karşılaşanlar, son yıllarda ‘entelektüel modası’ olarak tebarüz eden ve artık medyatik uzmanları olan İbn Arabi ilgisini hatırlıyor ister istemez… Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz, bu ilgiyi…

 

Otuz sene önce, herkesin Marksist olduğu, Marksist olunmadan sanatçı olunmadığı dönemlerde yani, Marksizm’e ilişkin bütün malumat üçüncü elden cep kitapları vasıtasıyla edinilirdi. 2007 Mevlana yılıymış; birkaç yıl sonra da İbn Arabi yılı olabilir, ne gam! Endişeye mahal yok; nihayet hazretin irfanında kolay tüketilebilir bir şeyler arayanların hüsrana uğraması kaçınılmaz! Ancak üçüncü elden, araya hafif mistik pasajların atıldığı kimi kitaplar rağbet görecektir yine! Çağın ruhu öyle söylüyor!.. Elbette yeni, çok sıkı çeviri faaliyetleri var. İbn Arabi külliyatı, taze ve tazeleyici bir irfan biçimi olarak ciddi bir talebelik niyeti ve arzusu bekliyor. Niyeti ve arzusu sahih olmayan, hakikaten talip olmayan hiç kimseye açılacağını sanmıyorum o kaynağın. ‘Fast-food’ severler için enginar dolması yani!..

 

İbn Arabi’nin etimolojiyi önceleyen, Allah’ın kelamında kullandığı her kelimenin birincil anlamları ile birlikte diğer anlamlarının da onun muradı dahilinde olduğu yönündeki etimolojik bakışı mı onun kavramları ile şiirin ontolojisine ilişkin bir anlama çabasını kolaylaştıran, mümkün kılan?

 

Şeyh-i Ekber bir ru’yet tecrübesini aktarırken, ‘Alem-i misalde, yani varlık içinde seyretmenin imtiyazlı bir yoludur şiir’ diyor. Bir yordam olarak şiiri, hayal ile sema’yı, varlığın ruhunu kavramada bize bir imkan olarak sunarken, aynı şekilde şiirin tutacağı yolu da etimolojik bir yöntemle aydınlatıyor. Yani hem şiirin istikametini işaret ediyor, hem de ‘aslında ne oldu’ğunun nasıl kavranabileceğini gösteriyor...

 

Şehrengiz şehri anlatan kitap ise, kelime olarak ilk kez kullanılan ve buradan iğretilediğinizi düşündüğümüz Seyrengiz de seyri anlatan bir kitap gibi duruyor. Bunu ikinci şiir kitabınız olan Seyr’ ile birlikte yayınlamanızın sebebi, Seyr’in daha iyi anlaşılması mı? Seyrengiz, Seyr’i okuma kılavuzu mu?

 

Benim için kılavuz; kaptanın seyir defteri.. başkaları için ne olur bilmiyorum. Kerameti kendinden menkul bir poetika olmak gibi bir iddiası yok; bu yüzden bir ontoloji tasavvuru dedim. Şöyle diyelim: Seyr’engiz kişisel bir yolculuğu, temaşayı, seyri teşrih ederken ilgililere, sahici taliplere kimi kaynakları da işaret eden bir kitap. Ve elbette seyr’ ve seyr’engiz akraba kitaplar, Bu akrabalık kelime evrenlerinden kapağına kadar pek çok noktada seyredilebilir…

 

Şiirlerde pek çok atıf var, ‘möbius karıncaları’nın çizeri Escher’den İbn Arabî’ye ve Yunus’a, Bach’tan ortaçağ Hıristiyan mistiklerine… Bunun karşılığı ne?

 

Az önce sözünü ettiğim ruhsal akrabalıklarla ilgili bu... Birbirlerinden çok uzak, birbirini hiç tanımamış, dönemdeş olmayan pek çok isim arasında gider gelir bu akrabalık ruhu. Ve aslında birbiri ile bağıntısız gördüğümüz pek çok şey, varlığın birliği dolayısıyla birbirinin tamamlayıcısı, uzantısı, bütünleyicisi, akrabasıdır… Dolayısıyla ‘möbius karıncaları’ ile ‘su boyası’, Stabat Mater ilahisiyle Asaf Halet’in Sema-ı Mevlana’sı, Miserere ile neva eşlikli Apaz-Orsa rüzgar seyirleri, devran ile Chopin’in impromptusu ya da Haşim ile Yeats Terra Purra’da akrabadırlar. Sanmayın ki bunları marifet olsun diye mezcediyorum; ve fakat maksad marifet!.. İşte mesela Füg başlıklı şiir, tam da ‘Seyrengiz’de, akustik ve görsel hayâlin birbirini ikmal etmesine ilişkin yazılmış olanları tecrübe ettiğim bir şiir…

 

Evet ‘Füg’ başlığı ve içeriği ile, ‘Coda’ kitapta bulunduğu yer itibarıyla bilinçli bir biçimde seçilmiş. Klasik müzikte füg ile coda’yı bilmeyen bir okur için kapalı duruyor ancak… Bunlar bilindiği zaman anlam yerli yerine oturuyor.

 

Bu söylediğiniz bence ikincil, üçüncül, katmanlı okumalarla ilgili bir şey. Kendi okuma seyrim boyunca, ben nasıl ‘zor’ addedilen bir metne zaman içerisinde, kendimi açtıkça nüfuz edebildiysem; okuyucunun da hemhal oldukça bu şiirlere, yazılara vukufiyet kesbedeceği kanaatindeyim… Ama bu kitabın önceki kitaptan, Ayn’dan bir farkı var. Ayn’, benim dilin imkanlarıyla didiştiğim bir kitaptı; dizgenin sınırları ve imkanları ile ilgili bir çaba diyelim. Bu kitabınsa okuyucu açısından başka bir imkan taşıdığı; basın tanıtım yazılarında biraz da afili bir cümleyle söylendiği üzere bir vaadi olduğu inancındayım: Perdeyi kaldırın, sema’ya katılın. Kaldı ki işaret ettiğiniz handikap, bir handikapsa tabii, herkesin iskandil ettiği suyun mahiyetiyle de ilgili bir şey…

 

Ama farklı bir okur bekleyen, yani bir hamle de okurdan bekleyen metinler değil mi?

 

Hayat da öyle bir şey değil mi zaten? Her şey herkese açık mı; herkes her şeyi anlıyor mu? Yanlış anlaşılmasın, ‘bazıları da anlamayıversin’ edasıyla söylemiyorum bunu. İster bir fayda, bir sonuç umun, ister anlama cehdi içinde olun, okuduğunuzun sizde karşılık bulması, kendi evreninizde bir yere denk düşmesi için belli bir doygunluğa, kemal noktasına erişmeniz, belli bir sükunete, suhulete ermeniz gerekiyor. Söylediğim süblime etmeye yönelik bir bakış değil. ‘Benim şiirim’, ‘hasıla-i ömrüm’, ‘varım yoğum’ gibi kimi şaşkın ve sebep-siz ifadeleri kullanmaktan bilhassa imtina ediyorum. Bizden sadır olanları bir bağış, bir armağan, bir lütuf olarak görüyorum; vesilesi ben ya da bir başkası… Bu itibarla hem yazan hem okuyan açısından baktığımızda, herhangi bir şeye nüfuz edebilmek için o yolda sebat etmek gerektiği kanaatindeyim. Ne var ki çağımız sebat çağı değil, çok çiğ çağ!.. Kontrolsüz ışık ve sesin çağı. Dipsiz düşünce değil, düşünç çağı… İnsan, kendisi için hakikaten önem ve anlam arz edebilecek hiçbir şeye kolayca vukufiyet kesbedemiyor, şükür ki…

 

Şiirlerde somut şiirin imkanlarını kullanarak dizeleri, hatta kelimeleri bölerek alt anlamlar oluşturuyorsunuz. Böylece anlamı açan kelimeler ve harflerle anlamı örtüyorsunuz gibi…

 

Ben örttüğünü söylediğiniz şeyin, açtığı kanaatindeyim. Bizatihi dil, hakikat ile dille dışlaştırdığımız gerçeklik arasında bir perde olabilir. Aslında eşyanın hakikatini, kemahi olanı dilin alanına transfer ederken bir ölçüde perdeliyor, örtüyoruz. Mesele perdenin kalınlığında galiba. Benim meramım, söz konusu örtünün olabildiğince incelmesi, şeffaflaşabilmesi… Seyr’in Ayn’dan farkı da burası. Dilin şiir ile okuyucu arasına aşılmaz bir duvar gibi gerilmesi, bir tür meydan okuma aracına dönüştürülmesi maalesef ne rûyaya, ne de semâya imkan tanıyor. Sözünü ettiğiniz kimi dize tasarruflarında, okurun algısını parçalalamaktan, akışı kesitiye uğratma gayretinden ziyade, ‘görülenin, kabul edilenin, kabul görenin ötesine dair’ bir futuhat arzusu var sanırım. Ayrıca örtmek, şiirin ve şiirde bulunuşumun doğası ile de çelişen; şiirin varlıkta/varlığı seyrederken bana bahşedilen bir sîrac oluşunu da manasızlaştıracak bir eylem. Dil benim için örtmekten ziyade, eşyanın ardına, gayba ilişkin bir basâr’a, bir göze açılabilmenin yordamı...

 

Şiirlerinizde ve metinlerinizde müziğin diliyle, müziğin terminolojisi ile anlam bulma, anlam kazanma çabasını sıklıkla görüyoruz. Sonra da resimle… Bugün müzikten ve resimden kopuk ilerleyen şiir algısında oldukça dikkat çekici bir özellik olarak duruyor…

 

Bir şeyi ifade ederken sadece ifade etmeye çalıştığınız şey önemli değildir. İfade etmeye çalıştığınız şey, dil ile de organik bir bütünsellik içindedir; birbirinin olmazsa olmazıdır. Aksi takdirde dili basit bir iş gören, bir vasıta düzeyine indirgersiniz. Mevzu bahis örnekler resimle tabii ki ilgileniyorlardır; ama dediğim gibi daha ziyade natürmort ve manzara resmiyle. Ancak akustik ve görsel hayal ile bütünlenmiş, müziğin ve resmin ikmal ettiği şiir, üç boyutlu, vücuda kavuşmuş bir şiirdir. Görsel ve akustik hayal hem birbirini besleyen hem de çağıran boyutlar; zihnimizde ses görüntüsüyle görüntü sesiyle birlikte beliriyor... Oysaki tahkiyeye yaslanan, tasvirden medet uman, temsili, re-presentatif, iki boyuta hapsolmuş cari şiir, temaşa imkanının ona açtığı kapıdan girmekten çok çok uzak. O kesip yapıştırıyor. Görüntü pastiş, ses ise bu sahteciliğe iliştirilmiş fon müziği sanki....

 

Cahit Irmak imzası ile yayınladığınız ‘Ars Moriendi’de koyu bir kaygı vardı sanki, oysa Seyrengiz’de bir coşku, bir sevinç ve berraklık var… Ne değişti, ne oldu?

 

Bir psikiyatrist dostum Ars Moriendi’nin Ayn’ın mütemmim cüzü olduğunu söylemişti. Seyrengiz ile Seyr’in akrabalığı zaten aşikar. Ayn’, varlığı dille yoklayıp parçalanmadan çıkmaya çalışan bir ruh hali içinde, aynı hat boyunda Ars Moriendi’ye doğru akmış olmalı. Ama aynı arkadaş ‘Ars Moriendi’nin karamsarlık ve kaygıdan ziyade umut barındırdığını söylemişti. Sınırdayken beliren umut gibi, o kitabın belli bir sınırda ortaya çıktığını düşünüyorum. Söz konusu sınır durum, hem bir imkân hem bir risk, bir tehlike alanı olarak duruyordu. Umut da orada zaten. Şimdi o limandan başka bir yere seyretmişiz. Nasibimiz o sulardan bu sulara doğru akmış diyelim. Her bir şeyin kendi tasarrufumuzla gerçekleştiği inancı, aldım verdim ben seni yendim güveni, koca bir vehim. Değil mi ki seyir var seyir içinde!..

 

Şiirde dediğiniz gibi, ‘nasib iledir visâl’ diyorsunuz…

 

Öyle. Nasibin ne olduğunu idrak edemeyenler, visal-i yarı bilmeyen ya da lafzen kabul edenler, varlığın künhünden de nasipsiz kalacaklardır...

 

Her iki şiir kitabınızın sonunda da apostrof var…

 

Evet, Ayn’ın sonunda da apostrof vardı. Buna kafa yoran bir okur-yazar, Arapça gramerin aksine apostrofun kelimenin başında değil sonunda oluşundan hareketle, dilin sınırlarını zorladığım, klişe ifadeyle söyleyelim, dili deforme etmeye çalıştığımı söylemişti. Yaklaşık bir isabet denebilir… Seyr’ ise, yirmi bir şiir bittikten sonra, hiç de önceden tasarlanmamış bir biçimde, bir lütuf olarak Resulu Ekrem’i hatırlayan bir şiirle kapandı. Kitabın sonunda, apostrof bölümünde yer alan tek şiir: ‘Der-Na’t-i Sirâc-ı Aşk’. İşte Seyr’in apostrofu oradan geliyor; yani duracağımız, durmamız gereken yer, orası...


Seyr’
Cem Yavuz
Hayykitap

***

Seyr’engiz
Cem Yavuz
Hayykitap

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İHSAN DENİZ İLE...

3/11/2007

ŞAİR,  İÇİNDEKİ KEDERİ HOŞ TUTAN İNSANDIR.

 

İhsan Deniz, 80 kuşağının özgün şairlerinden. Bürde Dergisinin kuruluşuna katıldı (1991). 1995-99 yılları arasında, İpek Dili şiir seçkisini (15 sayı) yayımladı ve yönetti. On yıldan fazla bir süre Yeni Şafak Gazetesi’nin kültür sayfasında haftalık yazılar kaleme aldı. 1988’den bu yana Bursa’da yaşıyor ve Araştırma Kütüphanesi’nde yöneticilik yapıyor.

27 yıldır sahih şiirin peşinde. ‘Sükut eder gibi’ dizeler söylüyor. Şiirde ince işçiliği önemsiyor, okurdan da aynı dikkati bekleyen şiirler yazıyor. İhsan Deniz, 2002 yılında, Hurûfî Melâl adlı kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Yılın Şairi” seçildi. Çeşitli yayınevlerinden Mağara Külleri, Yalnız Sana Söylenen, Adımlarımın Gizli Sokağı, Perdeler, Gecediloldu, Hurûfî Melâl, Bozgun Siperi adlı şiir kitapları yayımlanan şairin toplu şiirleri, 2005 yılında Buz ve Fire adıyla Hece Yayınları’ndan çıkmıştı. İhsan Deniz’le yeni kitabı Daima Unutma’dan yola çıkarak şiiri konuştuk.

 

Daima Unutma, toplu şiirlerden sonraki ilk kitabınız. Kitap bir kısmını Hece dergisinde okuduğumuz ikişer dizelik şiirlerden oluşuyor. İhsan Deniz kısa şiir vadisine nasıl girdi? Bu bir tercih miydi?

 

Aslında bir tercih değildi benim için. Tercih olabilmesi için şairin içinde bulunduğu veya hissettiği şiirsel izleğin önceden düşünülmüş, tasarlanmış olması lazım. Kısa şiirler kendiliğinden doğdu diyebilirim. Bununla birlikte kitaptaki şiirlerin kendi şiirimi dönüştürmek, kendi içinde zenginleştirmek, yeni kulvarlar aramak bağlamında bir arayış hamlesi olduğunu söyleyebilirim.

 

Kitaptaki bütün ikilikler soru cümlesi şeklinde. Okurda şöyle bir duygu uyandırıyor: Bu kitap kocaman bir soru işareti... Bütün şiirler soru cümlesi şeklinde mi geldi, yoksa böyle mi kurguladınız?

 

İnsan, yazdıklarının önceden kitap olacağını bilemez. Bu kitabın ilk şiirindeki ilk mısra yazılırken böyle bir kitabın oluşum veya bir bütünlük arz edeceği konusunda tam bir fikre sahip değildim. Kendiliğinden oluştu. Soru işaretine gelince, belki orada kocaman bir soru işareti var; fakat ona yalnız soru işareti olarak bakmamak lazım. Soru işareti aynı zamanda kendi içinde bir cevabı da barındırıyor. Yalnız soru işaretleriyle örülmüş bir kitap değil. Bu kitabın kaderi böyle oldu. Daima Unutma, kısa ve eksik bir kitap. Sonuna da bir dipnot düştüm. Daha boyutlu olabilirdi. Yoğunluk birden kesildi ve kitap birden çıktı. Kitabın yazılış süresi iki yıla yakın...

 

Kitabın anahtar kelimeleri keder ve unutmak… İhsan Deniz içindeki kederi hoş tutarak bu şiirleri yazmış diyebilir miyiz?

 

Haklısın. Benim için hayatın birçok safhasında keder dediğimiz ve içini çeşitli şekillerde doldurabileceğimiz o hal daima geçerliliğini korumuştur. Bundan sonra da koruyacak. Şair biraz da kederli insandır. Aynı zamanda içindeki kederi hoş tutmasını bilen insandır. Hoş tutmalı ki keder ona ihanet etmesin…

 

Peki kitabın adı nasıl konuldu? Daima Unutma’nın bir öyküsü var mı?

Kitaptaki şiirlerin birinin ismi. Oradan aktarılarak kitabın başına isim oldu. Kitap ismi bulmak her zaman problem olmuştur benim için. Ben kitabın bütünlüğünü kapsayacak, onu bütünleyecek, belki okurda yeni çağrışımlar uyandıracak bir isim olması taraftarıyım. Bunun uğraşısı içinde oldum daima. Bu, şiir isimleri için de geçerlidir. Şiir ismi bulmakta çok zorlanırım. Şiir isimleri sonradan gelir çoğu zaman. Önce şiir yazılır sonra şiiri uyaracak, bütünleyecek şiire farklı renkler, zenginlikler ve algı dünyaları katabilecek bir ismin peşine düşerim.

 

Bütün şiirlerin ikilik şeklinde olması bir bakıma minimalizm. Kısa şiirleri, toplu şiirlerini yayımlamış, belli bir olgunluk düzeyine ulaşmış bir şair olarak bir yeni bir aşama mı görüyorsunuz. Yoksa bu sadece kitaba mı has?

 

Benim doğrusu bu tip bir kaygım olmadı. Ama böyle algılanabilir okur ya da eleştirmen tarafından. Bu tür bir algıya da diyecek bir sözüm olmaz. Ancak bu bir arayış hamlesidir benim açımdan. Bilinçli bir tercih değildir.

 

Kitapta daha çok zihinde kalacak, hemen ezberlenecek dizeler var...

 

Bu, biraz da dilin kullanımı ile alakalı bir şey. Dikkat edilirse kafiye ve ses uyumu biraz daha belirgin. Zihinde kalma, akılda kalma şansı taşıyor şiirler.

 

Kısa şiirlerden sonra İhsan Deniz şiiri nasıl bir vadide boy atacak?

 

Duygu, hassasiyet ve yoğunluk itibariyle aslında orta ve uzun şiirden yanayım. O tür şiire yatkınımdır; ama insan bir yola girdiği zaman o yolu bir şekilde tamamlamak istiyor. Başlangıçta böyle bir yol izleyince bu şiir yolunu, bu kulvarı bir şekilde tamamlamayı düşündüm. Fakat sanıyorum bundan sonra tam tersi bir kulvar beni bekliyor. Uzun bir şiir var önümde. Hatta kitap olmasını arzu ettiğim bir şiir. Tek bir şiir. Bu şiirin ilk ve son mısraını da yazmış durumdayım.

 

Kitapta dikkat çeken bir başka şey de şiirlerin çoğunun ikinci tekil kişiye yazılmış olması. Bir sesleniş, bir hitap var. Bu, lirizmi de getiriyor.

 

Benim yalnız bu kitapta değil, diğer kitaplarda da ikinci tekil şahsa hitap eden şiirlerim oldu. Bu kitapta ikinci tekil şahsa değil, kendime yönelik şiirler de var. Tabiata ve varoluş kaygısına yönelik şiirler de var. Dolayısıyla böyle bir karışımdan söz edebiliriz. Ama ikinci tekil şahıs daima şairlerin rehberi olmuştur.

 

Bu şiirleri okurken okur daha az yorulacak, diyebilir miyiz?

 

Evet. Bunu kendim için kayıp mı saymalıyım, bilemiyorum.

 

Sizin şiirlerinizde ince işçilik öne çıkar. Şiirlere nüfuz edebilmek için okur da bir işçilik göstermek zorundadır.

 

Günümüzde, bir şair kadar olmasa bile okurun da donanıma ihtiyacı var. Bazı şairlerin okurlarının mutlaka donanımlı olması, en azından modern Türk şiirinin gelişme aşamalarını bilmesi; şiirin zirve isimlerinden, şiirin kıyıda kalış serüveninden haberdar olması lazım. Hiçbir şair cahil okur arzu etmez, etmemelidir. Zaten bir şiir okuru cahillikle malul olmaz. Ama bazı şairlerin şiirlerine nüfuz etmek için ekstra bir donanım gerekebilir. Sanıyorum, örneğin Cahit Zarifoğlu şiiri için ekstra bir donanıma ihtiyaç vardır. Ece Ayhan şiiri için de geçerli sayılabilir bu. Günümüzde yazılan şiirin nereden nereye geldiği; şairin yaşadığı dönemi göz önünde bulundurduğumuzda hangi şiir mirasına yaslandığı, kimlerden beslendiği, hangi arayış içinde olduğu gibi konularda, en azından poetik bir donanım gerekir okur için. Başka türlü, şairin şiir dünyasına nüfuz etmek, şairin o dünyada ifade ettiği, kendini açımladığı o şiir serüvenine, şiir yatağına nüfuz etmek mümkün olmaz.

 

Şiirinizde bir üst dil var. Kolay anlaşılır, hemen kendini ele veren şiirler değil yazdıklarınız. Bu üst dil, şiirin kendi doğasından mı kaynaklanıyor. Yoksa beslenme kaynaklarınız mı sizi bu dile itiyor?

 

Üst dil, meta dil meselesi şairin ideal alanlarından olmalı. Pekâla bir şair gündelik konuşma dilinin imkanlarına yaslanarak da şiir yazabilir. Örneğin Orhan Veli’nin şiiri... Divan şiiri geleneğini haiz olmakla birlikte Orhan Veli, sokağın dilini yazmıştır. Hatta Yahya Kemal’e sunduğu, çeşitli şiir sanatlarını içeren çalışmaları olmuştur. Fakat bilinçli bir tercihle sokağın dilini yazmıştır. Ama bu dil, derinlik itibarıyla insanı daha derinlerden, varoluşu daha dip seviyelerden kavrama hususunda zayıf kalmıştır, çapsızdır. Günümüzde Orhan Veli şiirinin izleğini süren şairler de var. O şairlerinin şiirlerinde de hiçbir derinlik bulamıyorum doğrusu.

 

Orhan Veli bir aşama, bir dönüşüm gerçekleştirdiği için önemli; ama bugün, bu şiirin takipçisi olmanın çok da bir anlamı yok diyorsunuz.

 

Şüphesiz, şair bir yerlerden beslenir. İlk başlarda öndeki şairlerin takipçisi olur. Bu etkilenme doğaldır. Ve şair bundan korkmamalıdır. Kendi dilini, kendi şiir dünyasını insan, varlık ve eşya kavrayışını kendinin olarak başarmak zorundadır. Benim için üst dil idealdir; ama tercih edilmiş bir şey değildir. Benim için doğal olarak kendi akışı içinde bir özellik, bir durumdur. Ben doğrusu bu kadar koatik bir dünyada, bu kadar karmaşık bir hayat içerisinde eşyanın, varoluşun, hakikatin şair tarafından algılanırken sokağın diline mahkum olmasını kabullenemiyorum. Bu yetersizdir. Sokağın dili, şairi ifade etmekte, şairin duyumsamalarını, hissiyatını, sezgilerini ifade etmekte yetersiz kalır. Daha derinlere yönelen ve kendini bir üst dil, bir meta dil şeklinde açımlayan, dışlaştıran bir dil seferine yönelmek durumundadır şair.

 

Şiiri yazdıktan sonra ona başkasının şiiri gibi bakıyorum diyorsunuz. Toplu şiirlerinize o gözle baktığınızda o şiirler size ne söyledi? Şair kendi şiirlerine gerçekten dışardan bakabilir mi?

 

Şair, kendi şiirine dışardan bakma yetisine zaman içerisinde kavuşmalı. Ben, şairin kendi şiirine dışardan biri gibi bakması hususunu önemsiyorum. En azından kendi şiirine dışardan biri gibi bakmanın, şairin kendi şiirini eleştirmesi bağlamında katkıda bulunacağına inanıyorum. Şair kendi şiirine bakarken biraz gaddar olmalı. Bunun yegane yolu da, kendi şiirini mümkün olduğunca başka bir gözle okumayı imkan dahiline getirmek. Toplu şiirlerime baktığımda, çok başarılı bulduğum mısralar yanında son derece zayıf, belki kitaba girmemesi gereken mısralar da gördüm. Fakat onlar, zayıf da olsa bana ait mısralardı. Nasıl güçlü bulduğum mısraları benimsiyor, sahipleniyorsam; zayıf gördüğüm mısraları da doğrusu o bütünlük içerisinde, o şiirin dünyasına ait olmuşluğu itibariyle atmadım. Bunun biraz da sahici bir tavır olduğunu düşünüyorum. Şairin her kitabı, her şiiri on üzerinden on almak zorunda değildir, şair zayıf şiirler de yazma hakkına sahiptir. Ben, iyisiyle kötüsüyle kitaplarımdaki şiirleri sahipleniyorum.

 

Yazılarınızda, dil meselesi ve taşralılık ısrarla dile getirdiğiniz iki mesele… Osman Hakan’ın deyimiyle ‘dil şairin nesi olur’?

 

Dil, şairin her şeyidir. Şairin yaslanacağı başka bir varlık, varoluş alanı yok. Özellikle günümüzde, Türkçenin çok kısırlaştığı, yabancı dillerin çeşitli biçimlerde Türk insanının muhayyilesine, ontolojik varoluşuna müdahil olduğu bir dönemde, şairin ve diğer sanatçıların bir dil hassasiyeti gayet tabiidir. Hattâ daha da yoğunlaşmalıdır.

 

19 yıldır Bursa’dasınız. Taşrada olmak bir şair için dezavantaj mıdır?

 

Şairin merkezdeki dedikodu ortamından uzakta oluşu, taşrada bulunması dolayısıyla bir avantaj. Yalnız taşralılık, yalnız taşraya ait bir şey değil. Taşralılık bir algılama biçimi. Yani insanlar merkezde olduğu zaman taşralılık zihniyetinden, algısından kurtuluyor değiller. Bu, dünyayı, hayatı, insanı, varoluşu kavrayışla ilgili bir şey. Biraz da psikolojik bir şey. Yalnız şiir, günümüzde modern şiir, benim için büyük şehirdeki o karmaşayı, o kaotik yapıyı hissetmeyi gerektiren bir şey. Ben bir köyde yaşıyor olsam, şiir yazmam daha zor olur. Büyükşehir hayatında sürekli değişen görüntüler, farklı ilişki kodları, yer değiştiren, dönüşen hareketlilik, bunlar günümüz şiirini, en azından benim şiirimi besleyen unsurlar. Bursa’nın bir şansı var, İstanbul’a yakın oluşu. Uzun yıllar İstanbul’da kaldım. Ben şuna inanıyorum: Bir şairin belli tecrübeler, kendi şiir dünyasına ait belli kazanımlar, zenginlikler elde edebilmesi için bir İstanbul tecrübesi yaşaması gerekiyor. O tecrübeyi, o formasyonu aldıktan sonra şair Fizan’da bile yaşayabilir. Merkez tecrübesi yaşamak bir şair için önemlidir, gereklidir diye düşünüyorum. Taşrada bir şairin yegane şansı kitaptır, okumaktır. Orada en azından bire bir temas edeceği, aynı dili paylaşacağı; şiirin, Türk şiirinin poetik meselelerini tartışacağı insan sayısı azdır. Bazen şair tek başınadır. Okumaktan başka bir şansı yok. Şöyle bir şey var: Bazen İstanbul’da bir kahvede yaşlı bir şairle oturup sohbet ederken elde edeceğiniz kazanım, taşrada on kitap okumaya bedel olabilir. Böyle bir şanstan söz ediyorum.

 

On yıldan fazla süredir Yeni Şakak’ta sürdürdüğünüz köşe yazılarınıza mayıs ayında son verdiniz. Köşe yazarlığını bırakmak bir katkı sağlayacak mı şiirinize?

 

Benim şu an hiçbir dergiyle bağlantım yok. Bir süre hiçbir dergiye, hiçbir şey vermeyeceğim. Öte yandan köşe yazılarıma son vermemin, söylediğin gibi bir enerji ve sinerji sağladığını hissediyorum. İnsan, bir süre sonra yaz yaz yorulduğunu hissediyor. Bazen taşrada yazı sıkıntısı da çekebiliyorsunuz. Dolayısıyla şiirim için daha zengin bir vahanın beni beklediğini hissediyorum.

 

Hiçbir dergiye yazı verme isteği duymuyorum, dediniz...

 

Yazı ve şiir yayımladığım bazı dergilerin bana karşı tutumlarından kaynaklanan bir şey. Tabii şiir yayımlanacak, yazı yayımlanacak dergi kalmadı demek benim haddim değil. Bu sübjektif bir bakış, beni bağlayan bir bakış. Genç şairler, dergilerle ilişkisini sürdürmeli. Başlangıçta veya belli bir dönem içerisinde insan dergilerde görünmek istiyor. Dergiler olmadan şiir dünyasına adım atması söz konusu değil. Fakat zaman içerisinde insan bir şey yayınlamakla yayınlamamak arasındaki açı farkının kapandığını hissediyor. Bir dergide bir şiir ya da yazı yayımlamak şu an için bana bir katkı sağlamıyor.

 

Yüksek sesle dillendirdiğiniz bir konu da büyük şiirin ‘metafizik algıya açık olması’ gerektiği vurgusu...

 

Şair hayata, dünyaya, insana saf bir materyalist algıyla veya fenomen temelinde bakarsa eşyanın ötesinde, ardında olan ve bizim için gizemini sürdüren bir cevhere, bir öze yaklaşması mümkün olmaz. İnsan Hakikat’le, sahih olanla muhtemel bağını hem teknik olarak bir üst dille ilişki kurması ve bu üst dili zihin temelinde, algı temelinde fizik ötesi bir yaklaşımla bütünleştirmesi gerekir. Bugün konuşma dilinin, verili dilin imkanlarıyla bir metafizik algı, bir fizik ötesi çağrışım imkanı bulmak güç diye düşünüyorum. Şair, kendi varoluşunu ve varlığının künhüne ait duyumsamaları, hissedişleri yakalayabilmek için mutlaka bir metafizik algıya, yönelime ihtiyaç duyar. Ben, metafizik algıyla büyük şiir arasında bire bir yakınlık kuruyorum.

 

Metafizik algıdan mistisizmi, tasavvufu mu anlamalıyız. Son dönemde romanda ve şiirde tasavvufa bir yöneliş var. Âdeta moda haline geldi...

 

Tasavvufi öğelerden faydalanmayı şair ve yazar nezdinde sahih bir hâl olarak görmüyorum. Bu, adı üstünde bir malzeme temini. O malzemeyi bugün kullanırsınız, ihtiyacınız olmazsa bırakırsınız. Öte yandan şairin, yazarın ahlakî tutumuyla da alâkalı bir durum bu. İçinizde hissetmediğiniz, belki sezgi ve algı kapılarınızı kapalı tuttuğunuz alanın kağıt üstündeki imkanlarından bir malzeme şeklinde yararlanıyorsunuz. Bu, ahlaki değil, tamamıyla riyakar bir tutum. Bunun geçici bir heves olduğunu düşünüyorum. Bu tür yönelimlerin, eserin sahici dünyasına verimli katkılarda bulanacağını sanmıyorum. Sahih olan, o hâlin yaşanmasıdır; bunu sadece tasavvuf dünyasının terminolojisinden faydalanarak yapmak değil...


DAİMA UNUTMA!
Hangi bulutu koklarken
hatırlayacaksın beni?
Rûhum büyüyecek, ilk kez
hatırlasam mı seni?

 

AŞI
Bu kederi hoş tut, incinir; yoksa
nasıl çıkar sabahın veremli
sağrına?
Hor davran kalbime oysa; heder
olmuş bir ömür hiç sarkar mı
yarına?

 

BAKIŞ
Kuşlara baktım, ömrüm uzadı,
kendime gücenecek ne var?
Hayat bir bakışa sığmayacak
kadar kısa, acele edecek ne var?

 

(Kitap Zamanı-20)

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YÜCEL KAYIRAN İLE...

7/7/2007

Platon’a en büyük haksızlık şairler tarafından yapılmıştır

Geçen yıl Altın Portakal Şiir ödülünü kazanan Yücel Kayıran hakkında bu yıl Antalya’da kapsamlı bir sempozyum düzenlendi. Bu vesileyle Şair Kayıran ile şiiri ve Metis Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı “Çalgın” hakkında konuştuk. Yaşadığımız zaman dilimini 13. Yüzyıla benzeten Şair Yücel Kayıran ile Türk şiirinin günümüzdeki meseleleri çerçevesinde keyifli bir sohbet yaptık. Bu röportaj da o sohbetin tutanağı oldu.

Suavi Kemal YAZGIÇ

 

• Kimileri şiirin toplumdan koptuğunu kimileri de toplumun şiirden koptuğunu. Her halükarda bir kopuştan söz etmek mümkün. Bu iletişimsizliği/kopukluğu siz nasıl yorumluyorsunuz?

 

Türkiye toplumu önemli bir değişim yaşanıyor bugün. Bireyin öz benlik algısıyla ilgili bir değişim bu. Sosyoloğlar, Cumhuriyetin ilk yıllarına ilişkin incelemelerinde, Türk bireyinin bir çocukluk hali içinde olduğunu, bir ergin olmama hali içinde olduğunu dile getirirler. Ben bugün bu algının değişmekte olduğu kanısındayım. Türk insanı bireyin çocukluk evresinden, daha yetişkin bir dönemine geçiyor bugün. Oysa şiir hep çocukluk haliyle ilgili bir şey olarak görülür. Böyle bir kopuştan söz edilebilir. Ama daha önemlisi ve daha vahim olanı ise, şiir yazan kişilerin de şiirden kopmuş olmasıdır. 90lı yılların en önemli şiir dergisi Sombahar bu nedenle kapanmıştı. Sombahar’a binbeşyüze yakın kişi şiir göndermiş yayınlanması için, ama derginin satış rakamı üçyüzelliye düşmüştü. Yani, dergiye şiir gönderenler bile, dergiyi satın alıp okumuyor.

 

• Şiir anlayışınızı “Felsefi şiir” olarak tanımlarken, şiir-felsefe ayrımına da özel bir vurgu yapıyorsunuz. Felsefe, Platon’un “Devlet”inden dışladığı şairin hangi eksikliğine, hangi yarasına merhem olacak?

 

Platon’a en büyük haksızlık şairler tarafından yapılmıştır. Platon’u yanlış anlamamak için, meseleye Platon’un gözüyle bakmamız gerekir. Platon’un terimleriye baktığımızda, iki tür şiirden veya iki tür şairden söz edilebilir. Bir; hakikati dile getiren şair; iki, fenomeni, görüneni dile getiren şair. Platon’un derdi, ikinci türden şairlerledir. Devletten çıkarılması gereken şair, fenomeni dile getiren şairdir, ama hakikati, asıl olanı dile getiren şair değil. Örneğin, Parmenides’in veya Harakleitos’un devletin dışına çıkarılmasından söz etmez Platon. Platon’un, fenomeni, yani asıl ve hakiki olmayanı dile getiren şaire yönelttiği eleştiri temelde ahlak eleştirisidir ve fenomenle ilgilenen şairde bir ahlak ihlali görmüş olmasıdır. Bence, felsefenin şaire sunduğu merhem budur. Başka bir deyişle, felsefenin şiirden çok şaire bir faydası söz konusudur. Felsefe, şaire, ideoloji ve dünyagörüşü gözü yerine, ‘felsefi bir göz’ kazandırır. Bu göz bize asıl olanın ne olduğunu görmemizi sağlar. Felsefi Şiir, felsefeye, yani filozofların ortaya koyduğu görüşlere göre yazılan bir şiir değil. Felsefi Şiir, felsefi göze dayalı bir şiirdir. Elbette şiirle felsefe ayrı ayrı şeylerdir, tıpkı dünyagörüşü ile felsefenin ayrı olması gibi. Felsefi Şiir, insanın çıkışsızlık karşısındaki varoluş durumunu dile getiren bir şiir anlayışıdır. İnsan, çıkışsızlığa yazgılı bir varlık. İnsan, inandığı değerlerle çatışan koşullarda yaşamaya başladığında bu duruma geliyor. Değerleri çiğneyen veya ihlal eden kişilerin bir çıkışsızlık yaşamaları pek söz konusu değil ve bu daha çok kişisel çıkar ve iktidar peşinde olanların edimidir. Dolayısıyla Felsefi Şiir, itikadlı insanın şiiridir; insanın varlıktaki durumunu problem adinen bir şiir.

 

• “Çalgın” şiirinizde nasıl bir durağa/dönemece ya da geçişe işaret ediyor?

 

Meksikalı şair Octavio Paz, iki yüzyıldır bir ihtilal mitosu içinde yaşandığını söyler bir yazısında. Buna ulus devlet mitosu da denilebilir. Beni kendimi hiçbir zaman bu mitosun içinde algılayamadım. Bugün yaşadığımız dönem daha çok 13. yüzyıla benziyor veya ben böyle algılıyorum. Bu nedenle, modern veya gelenek gibi kavramlar, pek anlamlı gelmiyor bugün bana. Çalgın’da böyle bir evren söz konusu mudur? Blemiyorum. Dahası, daha fazla bir şey söylemem pek mümkün değil.

 

• “Çalgın”ın bölümlenmesinde 9. kitap, 8. kitap, 7 kitap şeklinde olması nasıl bir geri sayıma işaret ediyor?

 

6-5-4. bölümler ikinci kitabım Beni Hiç Göremezsin’i oluşturuyor; 3-2-1. bölümler ise ilk kitabım Hayaline Firar Edeneyenlerin Afsunu’nu. Şimdi, insan oluş halinde olan bir varlıktır, olmuş tamamlanmış bir varlık değil. Bireyin oluş hali de, gelecek tasarımından çok, ki gelecek tasarımı denilen şey de ihtilal mitosunun ürettiği bir algı biçimdir, geçmişten bugüne gelinerek tamamlanan birşeydir. Birey olmak, özne olmak insanın varlık bütünlüğü ile ilgili birşeydir. Varlık bütünlüğümüz ise, sadece yapıp etmelerimizden değil, başımıza gelenlerle ilgili bir bütünlüktür. Ve bunu da ancak, geçmişten bugüne gelen süreç bağlamında kurabiliriz. Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin hemen hemen büyük bir kısmı bu gelecek tasarımı içinden yazılagelmiştir. Birey veya özne derken de anlaşılan şey, hep geleceği tasarlayabilen, bu tasarıyla eyleyebilen kişidir. Gelecek bizim kontrolümüzde değildir oysa. Geçmiş de kontrolümüzde değildir. Galip gelenler, istedikleri gibi yazarlar onu. Hatta kişisel geçmişimizi bile.

 

• “Nazar” imgesinin kitaptaki rolünü açıklar mısınız?

 

Çalgın olma halini nazar imgesini hesaba katmadan anlamak pek olanaklı değil. Nazar, derin, içli bakış demek. Bakan kişi, öyle bakar ki, baktığı şeyden bir parça alır ve kendisinden de bir parça bırakır orada. Çalgın hali, bu durumun sonucunda oluşan bir hal. Ötekinin bakışıyla ruhumuzdan aldığı parçanın peşinde dolaşıp durma hali. Nazar kelimesi, Çalgın’ın gerekli koşul imgesidir.

6 Temmuz 2006

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

CEVDET KARAL İLE...

7/7/2007

 

1998'de yılında yayınladığı Horozlu Ölüm ve Ayna adlı kitabından sonra şiirleri sadece edebiyat dergilerinde yer alan Cevdet Karal 8 yıl sonra Hilkatin İlk Günleri ile okurlarıyla buluştu. Cennete girecek şiirler yazdığını söyleyen Karal, şiirini anlattı

06 Temmuz 2006 10:44

 

Burhan Eren'in Cevdet Karal ile söyleşisi

 

Edebiyat ortamlarında son yıllarda sıkça dillendirilen bir sözden başlayalım, 'Şiir hayattan çekildi' cümlesinden… Şiirin hayattan çekilmesi diye bir şeyden söz edemeyiz. Hayat ve hayy kelimeleri arasındaki ilişki göz önünde bulundurularak, ‘hayatımız hayattan yoksunlaşıyor’ dense belki bunun bir yeri var.

Her an tekrarlanan yaratma söz ile gerçekleşiyorsa, şiir diriliğini aynı görkemiyle sürdürüyor. Eğer; esas kaynakla rabıtamızı, ruhsal zenginleşmemizi kesintiye uğratmazsak şiir hayatın her alanında ve cephesinde, cereyan halinde. Bu beslenme alanlarını ortadan kaldırdığınızda meydana gelen hayat, son derece kuru ve metafizikten yoksun bir hayat... Metafizikten yoksun bir hayatta, şiirin de pek bir yeri olmuyor. Ya da, şiir diye adlandırılan, şiir olmaktan çıkmış bulunuyor.

 

Peki, bu sızlanmaların sebebi ne?

 

Bize sunulan şiirin, şiirin yeni kavramlaştırmasının, muhtaç olduğumuz şiiriyeti, manevi varlığımızın bir uzvu olan o sanatı hakikatte karşılamadığını düşünüyorum. Nasıl düşünce ve bilgi, kendi üzerine eğilerek, kendini yine kendinin nesnesi haline getirdiğinde metafizik ile ilişkisini kopartıp kurulaşmış, hayatiyetini yitirmişse; aynı durum edebiyatta, diğer sanatlarda da var. Şiirin hayattan çekildiğini iddia edenler, aslında bugün yazılan şiirin insana verebileceği fazla bir şeyinin olmadığı gerçeğini kabul etmekten kaçınıyor. Problem, yaygın sanat ve edebiyat kavrayışının insana verebileceklerinin iyice sınırlanmış, iyice azalmış, okurla sanat ürünü arasındaki gönül akışının ortadan kalkmış olmasında. Klasiklerimiz, gündelik hayat içindeki aşkın varlıklarını sürdürüyor. Son büyük şairlerimizi, onları büyük yapan şiirleriyle okumak hâlâ heyecan verici bir deneyim. Ama aşırı deneyci bir alana girip, açılım yerine tıkanmayla karşılaşan şiir, hayattaki lirik döngünün dışında kalmış durumda. Modern hayatın sanatını yenilikte aşırı ısrarcı kavrayışla inşa etmeye çalışan, fakat bunun dilini samimiyetle kuramamış ürünler, insan kalbi karşısında büyük bir acze düşmüş durumda. Belki de Türk şiirinin bir tür neoklasizm olarak adlandırılabilecek; içten, pazarlıksız bir atılıma ihtiyacı var. Bu tür atılımlar daima bir akımın eliyle olmaz, bakarsınız bir şair bunu sessiz sedasız yapar.

 

Okur ile eser arasındaki gönül akışını, etkileşimini sekteye uğratan şey ne?

 

Sanat eserinden beklememiz gereken şey, bizi etkilemesi, anlattığında içten ve bütünlüklü olması, doğru-yalan ayrımının dışına çıkan bir hakikatle bizi dönüştürme kudretini gösterebilmesi... Bugünkü Türk şiirinin önündeki problemlerden biri, sürekli yenilik çabası içinde oluşu... Her yenilik köklü, öze ilişkin bir yenilik olamayacağı için bunlar aynı süreklilikle eskimeye mahkûm, ömürlerini doğar doğmaz tamamlıyor. Dilin genlerine müdahale, düşük doğumlara yol açıyor. Sanat yapıtından insana bir etkinin geçişini sağlayan algılama gerçekleşmiyor. Yeniliklerin yerini yeni yenilikler alıyor. Oysa gerçek bir yenilik, hayatta önceden kestirilemeyecek bir dizi dönüşüme yol açar. Eserin muhatabınca algılanmasına zemin kuracak yaratıcı kodlardan yoksun şiirsel yaratım, mecaz yaratmaktan aciz dil etkiye dönüşmüyor. Dilde bir tazelik olarak beliren yenilikse, bu imkâna her zaman sahip.

 

Şiirinizde müesses sistemle hesaplaşmanız, bugün rağbet gören şekliyle yüzeyde ve ilk elde anlaşılır değil. Daha derinde ve daha radikal…

 

Evet, şiirde derinlerde bir eleştiri var. Metafiziği hayattan kovan dünya görüşünün yol açtığı yüzeyselliğe karşı şiddetli bir eleştiri. Dikte edilen hayat-şiir ayrımına, derinden bir karşı koyuş. Bu duygu, kendi üslubunu ironik bir yıkıcılıkta da kurabiliyor.

 

Bu duygu, kitabınızdaki bir şiirde; dini, metafiziği akademik bir konuya indirgeyen seküler ilahiyat anlayışına ironik eleştirilerle de ortaya çıkıyor…

 

Evet, bir tür sekülerizm eleştirisi var onun temelinde. Metafiziği, dini duyarlılığı, insanın Tanrı ile rabıtasını, inancın yaşama pratiğini beynin korteksiyle sınırlı bir bilgi alanı haline getirmiş bakış açısına yöneltilmiş bir eleştiri… Duyarlılığın yerini salt bilginin aldığı bir kavrayışın eleştirisi...

 

‘Hilkatin İlk Günleri’nde yoğun olarak Tanrı, cennet, cehennem, yaradılış imgeleri var. Bu tercih, konu bakımından ciddi kısırlıklara düşmüş günümüz şiirinde, bu kültür ve dildeki imkânları da işaret ediyor. ‘Hilkatin İlk Günleri’ni hatırlamanızın, hatırlatma gereği duymanızın sebebi ne?

 

Varlığın her an yok olup var edilmesi gibi, biz de her an yeniden inanıyoruz. Müslüman’ın inancının her an yenileniyor olması, her an yenilenen bir hayat algısını ortaya koyar. İnanç ve düşünce sistemimizin bu temel parçası, algı körlüğünü ortadan kaldıracak bir tazelik imkânı sunuyor bize. Hayatın maddi boyutuna, alışkanlıkların yarattığı körlük çerçevesinden bakmamak manasına geliyor bu. Bir Müslüman için içinde bulunduğu an, hilkatin ilk anı gibidir. Ruh dünyamızda bunun dekorunu kurabiliriz. Sanattan beklememiz gereken algı tazeliği bunun için var.

 

Bakışı yoksullaşmış bir sanat algısına karşı, tasavvufi ve ontolojik bir hatırlatma…

 

Benim sanat düşüncem, sanat yapıtının yaratıcısının kendine odaklanmasına dayalı bir sanat anlayışı değil. Sanat yaratıcısı, kendini, dünyayı ve varlığı algılamanın bir aracı olarak konumlandırması gerekir. İşte benim ilk kitabımın önsözünde ‘şairin olmadığı, şiirin olduğu yer’ diye adlandırdığım yer burası. ‘Şiir arınır, arındıkça bir dua saflığına varır. Orada artık şair yok, şiir vardır.’ diye tabir ettiğim şey bu... Böyle bir sanat görüşünün imkânları çok daha geniş. Bu görüşün doğasına uygun verimler, eseri dar bir alana hapsolmaktan kurtarıp bütün insanlıkla ilişkili ortak değerleri ortaya koyan, estetik uyaranları manevi temellere dayalı sanat yapıtları olur. Burada çeşitlilikte vahdet var. Karşıtında, yani dikkatin benlik alanıyla sınırlanmasında, bütünlüğün parçalanışı, küçük âlemin dağılışı. Oradan marazlı bir sanat doğuyor, çaresiz, neşvesiz sanat. Varlıkla bütünleşemediği için de köhne…

 

Günümüz şiirinde sizce belirgin bir yönelim var mı?

 

Özellikle son 10-15 yıl içinde ortaya çıkan yazarların çoğunluğunda yeniden İkinci Yeni’nin başlangıç dönemine dönüş eğilimi, hızını oradan alma çabası göze çarpıyor. Şiirdeki enerjilerinin kaynağını orada arıyorlar.

 

Peki, bu sağlıklı ve uzun soluklu bir koşu için doğru bir yönelim mi?

 

Bence yanlış. Bir savrulma ve geriye düşüş. İkinci Yeni’yi ayıklanmış ve estetik ölçütleri yerli yerine oturmuş noktasından değerlendirmek gerekir. O şiir zaten bir süre sonra aşırılıklarını, yapaylıklarını ayıklamak zorunda kaldı. Gelenekle ilişki sürekli altı çizilen bir çaba, ama İkinci Yeni öncesine bile varamıyor. Ya da öz yerine, divanlardan alıntılanan beyitlerle sınırlı, göstermelik bir bağ kurma.

 

Gelenekle ilişkiye bakışınız, T.S. Eliot’ın, gelenekten beslenen eserin, ortaya konduktan sonra da geleneğe eklemlenip onu yeni bir şey kılması yönündeki düşüncesi gibi mi?

 

Benim de savunucusu olduğum geleneğe bakış ve gelenekle ilişki biçimi bu. İşte bu manada aşırı yenilikleri şüphe ile karşılıyorum. Çünkü yapıttaki aşırı yenilikler gelenekle, bugüne kadar dilde ortaya konmuş sanat verimi ile yeni verim arasında bir boşluk olmasına yol açıyor. Şiirde yapılan yenilikler hem biçimde, hem içerikte ve hem de başka şeylerde üst üste bindiğinde, yapıt ile süregelen insan duyarlığı arasında bir kopma, telafisiz bir yabancılaşma meydana geliyor. Ve o malum soru ortaya çıkıyor: Şiir hayattan çekildi mi, şiir tükendi mi? Oysa öne sürülmesi gereken soru ya da kavram başka: Şiire dışardan gelen müdahale, yani süreklilik kavramını inkâr ederek gelen müdahale. Bu, şiirin bir damarını belki bir süre için köreltiyor ama varlık, asıl gövde kendini muhafaza ediyor. Hayattaki yenilikler, kendini mevcudun dışında tutarak gerçekleşmiyor, büyük aşırılıklar kendi ölümcül sonlarıyla geliyor. Yani, ısrarla vurgulamak istediğim, yenilik ve devamlılık ilişkisi. Yani hayatiyet… Yenilik fetişizmi, bu hayatiyetten yoksun.

 

Her yeninin itibar gördüğü, her değişikliğin gelişimin bir parçası olduğu yönündeki modern dünya algısı mı sanattaki bu ‘yenilik ideolojisi’?

 

Soru, bir bakıma, benim demeye çalıştığımın özeti oldu. Her “yeni” olana o heyecanlı bakış, her yeninin iyi olduğu fikri, tam da modern kültürün, global ekonomik sistemin, hızlı tüketime dayalı yaşam biçiminin dayattığı bir “şey”. Birbiri arkasına yeniliklerin hızla eskimesi ve bunun sanat ve kültür hayatında da cereyan etmesi toplam resim içinde anlamlı bir yere oturuyor. Hakiki sanatın tüketilemez olduğunu hatırlamamız gerekiyor.

 

Peki bu olguyla hesaplaşan bir şiir neden yok? Toplumsal ve bireysel hayatta sancısının bu kadar çekildiği bir olguyu şiirin konu edinmesi beklenmeli değil mi?

 

Acaba? Bence tuzak bir alan, kuşkuyla yaklaşmamız gereken bir yer burası. Çünkü orada sözünü ettiğimiz döngü, aynı zamanda kendi muhalefetini de üreterek onu da kendi içine katan, dönüştüren, muhalifine de alan açarak onun aykırılığını ortadan kaldıran bir şey. Burada asıl olan şey, o döngünün içine girmeden döngüyü tanımlayarak; kalıcı olanın, baki olanın izini sürmek, kalıcı olanı seslendirmektir. Bir muhaliflik çabasına bile girmeden, kadim sesi yaradılıştaki yenilenmeye benzer bir yenilenme bilinciyle sürdürmek. Varlığın sesi, kendi sürekliliği içinde kendi zamanının sesi olarak daima yeni bir nefes ve söylenecek yeni bir sözü içinde barındırır.

 

Şiirleriniz, okura son derece açık şiirler. Dilinizde belirgin bir yalınlık var. Bu, kapalı, muğlâk bir şiir dilinin hâkim olduğu edebiyat ortamında, seçilmiş bilinçli bir yönelim mi, yoksa şiirinizin doğal seyrinde geldiği yer mi?

 

Benim kendimi arayışımın beni getirdiği nokta ne ise, şiirimi arayışımın beni getirdiği nokta da odur. Bu, sanat algımla doğrudan ilgili... Hakiki yalınlığı bulabildiğiniz zaman anlamlar bütün derinlikleri ve aynı zamanda bütün genişlikleriyle bizi kucaklıyor. Yalınlık bizde ürperti yaratan bir şey... Düşünülenin aksine, doğru kurulduğunda anlam zenginliğini ve genişliğini içinde o barındırıyor. Gerçek yalınlık, her şeyin yerli yerine konduğu bir matematikselliğin sonucunda elde edilebilir. Matematiksel dildeki yetkinlik, yani nihai sadelik nasıl bütün pozitif bilimlerin muhtaç olduğu bir şeyse, aynı gereklilik söz sanatlarında da geçerli. Şiirde eğer “Occam’ın usturası” karşısında varlık gösteremeyecek şeyler varsa, orada şiir dilin fazlalıklarıyla malul demektir. Benim varmaya çalıştığım, mümkün olduğu kadar sade bir şiir, ama daha sade değil. Bir tür basitlik. Gereksiz ağırlıklardan kurtularak yücelmek.

 

Peki kapalılık şiire neyi sağlar ya da okurdan neyi saklar?

 

Karmaşa ilk bakışta kimi açılardan cazip görünüyor. Çünkü bununla matematik düzen yoksunluğunu gizleyebilirsiniz. Kapalılıksa başlı başına bir konu... Söz sanatı açısından, metni ileten insanın psikolojik durumunu yansıtan bir veri olarak, ifade edilemez olanın alanına girme deneyimi, uyaranın benzersizliği, idrak’ın yüksekliği ya da tam tersi hakikilik-sahtelik ayrımının kriteri, sıradanlığın gizlenişi olarak karşımıza çıkabilir. Ama edebi sanatın konusu kapalılıkla metnin bir anlam ya da estetik uyaran içerip içermediğinin kriteri olan kapalılık aynı şeyler değil. İkisini birbirinden ayırmak gerekir. Benim için önemli olan eserde estetik uyaranın olması ve bunun heyecana, lezzete yol açması... Anlamadığımızı düşündüğümüz, anlam alanı içinde gezindiğimiz ama sis içinde kaldığımız bir metin, bizde bazı yüksek heyecanları, sezgilerin ipuçlarıyla uyandırabilir. Orada kapalılık gibi duran şeyin, aslında kurduğu dil ve formla potansiyel olarak mevcut bir estetik hazzın ve düşüncenin ifadesi olmak bakımından yeri, fonksiyonu var. Ama söz konusu metinlerin çoğunluğunu oluşturanlar bizde estetik bir heyecan, bir his ve düşünce oluşturmuyor, uyarana dönüşmüyorlar. Şiir söyleme mecburiyetinin baskısı altında kalınarak “çıkan”, sözün sahihliğinden yoksun metinler bunlar. Bu kapalılık bir estetik uyaran yokluğudur. Sahteliğin ta kendisiyle karşı karşıyayken, okur o metni gönül rahatlığıyla reddedebilmeli.

 

Şiirinizde belirgin bir ironi var. Bunun, şiir için taşıdığı imkânlar ne?

 

İroninin sahih olanına bakmalı. Salt zekâ gösterisine yelken açmış ironi, biriciklikten yoksundur. Anlık parıldayışlar gibi cazip görünür, sonra etkisini yitirir. Zekâ ürünü buluşun önemli yeri var şiirde, çünkü şiir aynı zamanda bir ifadeler yaratma, taze mecazlar kurma sanatıdır. Ama ironinin, teknik bir zekâya dayalı bu buluşların, sahihliğini hissettirecek bir gerekçesi de olmalı. Yoksa amacı kendisinden ibaret olan buluşlar şiiri şova dönüştürür. Benim şiirlerime gelecek olursak, ironi, tepkinin başka bir ifade biçimi bulamadığı noktalarda doğuyor sanırım.

İlk kitabınızın ilk şiiri ile bu kitabın ilk beş şiiri kar şiirlerinden oluşuyor. Bir metafor olarak kullanılır; ama kar şiiri, çok azdır bizim şiirimizde. Henüz olmayan ve belki de hiç olmayacak ‘Kar Şiirleri’ antolojisine ciddi bir katkıda bulundunuz…

Tıpkı kavramlar gibi görüntüler, resimler de zihnimizde kodlanıyorlar. Tabiatın görünümleri örneğin. Karın çeşitli görünümleri, bunların seyrinin zihnimde oluşturduğu metaforlar var. Masumiyet ve tövbe duygusu, arınma ve yalınlaşma duygusu, varlığı hayranlıkla izleme duygusu gibi… Bu metaforun şiirlerimde önemli bir yer tutması, sanıyorum hayranlıkla ilgili. Çünkü kar, eylemi azaltan, düşünceyi, tefekkürü artıran bir şey. Bu gözlemin insanı alıp koyduğu en güzel yer, aşkın en çok idrak edildiği yerdir. Fiziki hayatın yavaşlayıp iç hayatın yoğunlaştığı ve ritminin arttığı noktada ortaya çıkan aşk duyarlılığı, bir tövbe ve masumiyet ortamına hazırlar insanı. Bu duyarlılığı önemsiyorum. Şunu da eklemeli, kar şiirimizde önemli bir yer tutar.

 

Şiirlerinizin okuru kim? Okurunuz oradan nasıl görünüyor?

 

Irasında hayranlık olanlar; estetik heyecan uyandıran her türden güzellik; insan, tabiat ve ifade güzelliği karşısında algıları açık olanlar diyebilirim. Kendimle bir mukayeseden yola çıkarak, bir istek şeklinde dile getiriyorum bunu. Arzu ederim ki, gerçek bir derinlik taşıyan felsefi metinler karşısında duyduğum heyecanın benzerini duyanlar örneğin, yazdıklarımı okusun. Ya da bir öyküden aldığım tadın benzerini alanlar. Ne diyebilirim? Bir benzerim tarafından anlaşılmak istiyorum.

 

(Kitap Zamanı)

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı