mehmetsolak 3 Takipçi | 1 Takip
Kategorilerim
Diğer İçeriklerim (109)
Tüm içeriklerim
Takipçilerim (3)
07 07 2007

MEHMET SOLAK: "ŞİİR ARADA'DIR VE ARA'DIR, TIPKI İNSAN G

                                              

                                                                          

      Kamil Yeşil : 

 

İletişim teknolojisi taşra ile merkez arasındaki görünür mesafeyi kaldırdı. Acaba aradaki görünmeyen mesafeyi nasıl etkiledi? Bunu şunun için soruyorum. Eskiden İstanbul dışındaki her yer taşra idi, sanat, kültür faaliyetleri de merkezde neşv ü nema buluyordu. Şimdi sen Mersin’de oturuyorsun ve şiir yazıyorsun. “Taşrada” olmanın şiirini nasıl etkilediğini düşünüyorsun?

 

Mehmet Solak:

 

İletişim teknolojisi sadece ‘görünür mesafe’ yi değil ‘görünmez mesafe’ yi de kaldırdı attı. Ancak  taşra – merkez  bağlamında  sorun;  mesafe sorunu değil, zihniyet sorunu kanımca. Şair Osman Konuk, aynı bağlamda sorulan soruya çok güzel bir cevap verdi geçenlerde: “Şair neredeyse merkez orasıdır.” dedi.  Şair için merkez, öncelikle ‘kendi ortamı’ dır,  yani zihinsel  varlığıyla yaşadığı ortam. Böyle olmasaydı, İstanbul’da yaşadığı halde  ‘taşralılık – aslında köylülük demek gerek buna – zihniyetinden bir türlü kurtulamamış, tüm davranışlarını ve tüm ilişkilerini bu çerçevede biçimlendirmiş  onca şair / yazar olur muydu?

Öte yandan; kültür-sanat programlarının İstanbul’da daha  bir neşv ü nema bulduğu doğrudur. Ama nicelik  ile nitelik örtüşmesi hangi boyuttadır  acaba? Bir de, İstanbul’da yaşadığı halde kültür-sanat programlarını kaç şair ya da yazar düzenli takip edebilmekte, yapılanlardan istifade edebilmektedir? Bunun da iyi analiz edilmesi gerek. Kaldı ki,  İstanbul dışında pek çok yerde çok ciddi programlar yapılmakta, hatta süreklilik arzetmekte. Yani kültür-sanat programları da belirleyici etken değil bu konuda. Yanlış anlaşılmasın, İstanbul’un konumunu yadsıyor değilim; ama insanların, İstanbul üzerinden kendilerine paye biçme çabalarını çok anlamsız buluyorum.

Evet, Mersin’de yaşıyorum ve şiir yazıyorum, düzyazı yazıyorum. Yazmaya üniversite yıllarında Konya’da başladım. Sonrasında Kırşehir’de, İzmir’de ve Çorum’da bulundum. Ama hiç ‘taşrada bulunma’ kompleksi duymadım yaşarken de yazarken de. Benim şiirim ‘şehirli’ dir. Çünkü; ben,  şehirliyim. İstanbul’da olsaydım da ancak bu kadar şehirli olabilirdim. Şehirli insanın algısı, yaşadığı sorunlar, dışında ve içinde olup bitenlerin zihnindeki ve ruhundaki yankısı vardır benim şiirimde. Yani, taşralı havası yoktur.  Fakat yayıncıların ve dağıtımcıların İstanbul’da daha çok olması sebebiyle, aynı şehirde bulunmanın kolaylaştıracağı tanışıklık ve danışıklığın sağlayacağı katkılar veya girişimci–işbitirici kişilerin çevresinde bulunmamanın   dezavantajları  ise kastın; ne diyebilirim ki! Canları sağolsun. Bunların, şiirimin bizatihi kendisine olumlu ya da olumsuz bir etkisi veya katkısı olamaz; dağıtımına  ve dolaşımına bir etkisi olabilir. Onu da çok büyütmüyorum. Aranan, her nerede olursa bulunur. Yeter ki  ‘arayan’ ı olsun.

 

Kamil Yeşil : 

 

Birinci kitabın Aşka Yüzüm Var adını taşıyor. Ne demek insanın aşka yüzünün olması? Bundan bazılarının aşka yüzü olmadığını mı anlamalıyız? Yoksa aşk hak edilen bir şey mi olarak anlaşılmalı? Ben bu ifadede tasavvufi bir boyut da sezinliyorum.

 

Mehmet Solak:

 

Aşka Yüzüm Var, ismi ya da ifadesi ilk duyuşta biraz arabesk gelebilir. Kimilerince böyle algılandığını  da sanıyorum. Arabesk’e yüklenen  altkültürel anlam  ayrı bir konuşma konusu olmakla birlikte; mesele yine ‘zihniyet’ meselesi. Hani, ‘zihniyeti bozuk’ diye bir tabir vardır. Zihniyeti bozuksa insanın; durduğu yer de, doğru yer değildir. Doğru yerden doğru bir şekilde bakılmazsa görülecek olan doğru olamayacaktır. Aşk kavramı (olgusu) son yıllarda çok fazla anlam daralmasına uğradı. Aşk, her şeyden önce ontolojik bir kavram, olgu. Yaratılış’ın aslı, aşk çünkü; özünde aşk var. Aşk, ilk nokta ve nihayetinde son noktadır. “Aşk imiş her ne var alemde”  ya da  “Hiç aşktan özge şey reva mı / sarf etmeye gevher-i kelâmı” diyen bir kültürel anlam düzeyinden; sıradan gündelik birlikteliğe veya “aşk yapmak” ifadesiyle cinsel ilişkiye indirgenen bir anlam kısırlaşması bu. Birincisi; bu anlam kısırlaşmasına hatta anlam kötüleşmesine bir itiraz Aşka Yüzüm Var.

Diğer yandan; ‘yüzü olmamak, yüzü yok’ deyimimiz vardır, bilirsiniz: “Bir şeyi yapmaya ya da istemeye cesareti olmamak” anlamında. Buradaki cesaret, korkaklığın karşıtı bir anlamdan ziyade ‘hak telâkki edememe’ anlamını içermektedir. Evet aşk, hak edilen ve verilendir. Hak eden, insan; veren ise  aşkın sahibi ve kendisi olan Yaratıcı’dır. Aşka yüzü olmak da; verilecek olana hazır olmaktır. Hazır olmak, önemli bir çaba ve aşamadır. Bir şeye ulaşabilmek için –dikkat edin: elde etmek demiyorum- ona hazır olmak gerek. Aşk, bütünleşme/bir’leşme iştiyakıdır. Bu iştiyakı duymayan ve yaşamayan insanın, aşka yüzünün olması ne mümkün. Aşka Yüzüm Var, bu hazır oluşun ve hazır olunması gerekliliğinin  seslendirilişidir. Aşkın olduğu yerde tasavvufun olmaması mümkün mü?

 

Kamil Yeşil:

 

Aşka Yüzüm Var’da yer yer İsmet Özel söyleyişi görüyorum. İmgelerde özellikle. Ancak bu etki Arada Bir Yerde’de tamamen flulaşmış gibi görünse de yine de aynı ses var. Mehmet Solak kendi şiirine doğru yürürken hangi duraklarda nefes alıyor?

 

Mehmet Solak:

 

Aşka Yüzüm Var, 1999 yılında yayımlandı. On yıllık bir şiir birikimini içermekte. Şiir yayımlamakta ve sonunda onları kitaplaştırmakta hiç acele etmedim. Bu yüzden, kimi şairlerin ilk kitaplarına reva gördükleri muameleden müstağni bir kitaptır. Biraz iddialı olacak ama olsun: Mehmet Solak şiirinin habercisi değil, Mehmet Solak şiiri vardır orada. Elbette kimi akrabalıkların işaretleri de vardır. Akrabalık ile etkiyi ayırmak gerektiği kanısındayım. Akrabalıkta ünsiyet vardır; etkide ise kanıksama. İsyankâr tavrın sese yansıması bağlamında bir ‘eda’ akrabalığından söz edilebilir. Daha çok, fiillerin etkin kullanımıyla ilgili bir yakınlıktır bu. Bu yakınlığa rağmen belirgin  bir ton farkının olduğu da kesindir. Aynı ses, Arada Bir Yerde’de olduğu gibi sıradaki kitapta da olacak. Çünkü benim sesim bu. Ortak imgelerde ise, göndermeler  baskın.

Mehmet Solak, hangi duraklarda nefes alıyor? Ben, durakta eyleşmektense; yani birine, bir şeye takılıp kalmak ve onu bekleyip durmaktansa (nefeslenmek için bile olsa) yürümeye devam etmek taraftarıyım. Çünkü ‘durak’ta, her zaman için, kalıcı mekana dönüşme riski vardır. Bu ülkede yaşayan, bu ülkenin şiirini/şairini okuyan biri olarak, elbette topyekün şiirimiz olacaktır  benim de referansım. Ama her şairin, her şairden hazzetmesi, her şiiri kendine yakın bulması mümkün değil doğal olarak.  Şiirin lirik damarını tercih ederim ben. Ne imge boğuntusu ne ses tıkırtısıdır aradığım. İmgesel çağrışımın sesle bütünleşmesidir önemsediğim. Bu bütünleşmeyi bulduğum her şair, her şiir benim için önemlidir. Ancak, lirik bağlamında şunu da hemen eklemeliyim: Salt coşumsal bir şiir değil kasdettiğim; duygusal algının zihinsel tasavvur yoluyla (imgelemle) düşünsel algıyla (akılla) bütünleştiği ve sonuçta zihinsel bilince dönüştüğü şiirden bahsediyorum. Lirik kavramının bu tarz şiirleri çok da karşılamadığını düşünmekle beraber, zorunluluktan kullanıyorum. Aslında, kullandığımız kimi kavramların ve içeriklerinin ayrıntılı bir şekilde yeniden  konuşulması  ve yeni isimlendirilmeler yapılması gerektiği kanısındayım.

Öte yandan; herhangi bir şairi ya da şiir ekolünü kayıtsız şartsız baş tacı etmektense; bana gülümseyen şiirleri baş tacı etmekten yanayım. Ancak, bana gülümsemeyen şiirleri/şairleri de mutlak surette bilmem lâzım geldiğinin bilincindeyim. Bilmek başka, ünsiyet kurmak başkadır. Örneğin; İsmet Özel’i, Sezai Karakoç’u, Asaf Halet’i, Hilmi Yavuz’u, İhsan Deniz’i, Haydar Ergülen’i…bilirim ve bu şairlerin her biri kendilerine özgü farklı tarzların sahibi olmalarına rağmen onlarla bir ünsiyet vardır aramızda. Öte yandan; Ece Ayhan’ı da okurum ve bilirim, Orhan Veli’yi de, Metin Eloğlu’nu da; fakat bu şairlerle bir ünsiyetimiz yoktur.

 

Kamil Yeşil : 

 

Arada Bir Yerde’deki şiirleriniz yalnızlığa, terk edilmişliğe, sürgüne, hapse, sessizliğe, yolculuğa, kırgınlığa vurgu yapan şiirler genelde. Bu temalar tam da şiirsel temalar ama hayat tabi ki hep bunlarla dolu değil. Bunların bir de insanı gönendiren tam zıt yanları var. Neden bu böyle? Sadece sizin için değil, son yirmi yılda yazılan şiirler de bu temalar çevresinde dönüyor? Bu bir neslin ruh haritası mı acaba?

 

Mehmet Solak:

 

Resmettiğiniz tablo bir neslin ruh haritası mıdır ve o nesil hangi nesildir, doğrusu bilmiyorum. Bildiğim; bu hallerin (temaların) sadece son yirmi yılda değil, insanlığın varoluşundan beri yaşandığı ve seslendirildiğidir. Belki modern ve postmodern dayatmalar, duyarlılık birlikteliğini daha bir kışkırtıyor ve yoldaşlık ruhunu pekiştiriyordur. Kitlesel bir ses biçiminde sökün etmeden ziyade, tek tek ve ayrı ayrı da olsa; evrene salınan sesler,  bir ruh atmosferi oluşturuyor demek ki.

Benim hemen hemen bütün şiirlerimde vardır yalnızlık vurgusu. Yalnızlık, olumsuz bir anlam içermez aslında. Yalnız kelimesinin kökü ‘yal’ dır  biliyorsun. Yal’ın; “yalım, alev / yalçın, sarp / açık, çıplak, örtüsüz” anlamları vardır. Bugün, kök kullanımı yok kelimenin; yalın biçiminin kullanımı da sınırlı. Aslında geçmişte anlam genişlemesine uğramış bir kelime yalın. Yalın olmak’ta ışınsal bir bağıntı vardır aynı zamanda. Yalın olan nesneler, varlıklar, ışığa ve ışıksal yansımaya açıktır. Aşka açık ve hazırdır yalın olan, çünkü örtüsüzdür. Tek başınalıktır yalnızlık; tek başınalık da kimsesizlik bilincine sahip olmaktır. Ve kimsesizlerin kimsesi kimdir, onu bilmek. Dünyada yalnızız. Ontolojik bir gerçeklik bu. Sürgündeyiz. Sürgünde olmak, illâki suçlu olmayı gerektirmiyor. Yani suçluluğun bir sonucu değil bizim sürgünlüğümüz. “Kamışlıktan kopardılar beni” diyen ney’in hasreti. Bu hasret, kimileyin çığırtkan bir isyan, kimileyin de coşkun bir sessizlik, yani hüzün olarak tezahür eder. Her iki hal de aşk halidir. Aşk; isyan ve teslimiyettir. Aşk, yoldur; yolu göze almaktır, yolda olmaktır. Başka ne yapmalıyız? Evet, çokça oyalanacak şeyimiz eksik değil bu dünyada, bu ‘ara yer’de. Gündelik hayatın zorlamalarıyla yeterince oyalanıyoruz zaten. Gündelik, sıradan oyalanma hallerinin ve nesnelerinin hayata ve şiire hakim olmasına gönlüm razı değil. Bunu istesem de yapamam kendi hayatımda ve şiirimde. Doğrusu, söz konusu haller, benim için olumsuz anlamlar içermiyor. Zıddı hallerin de insanı gönendirip gönendirmediği tartışılır bir durum. Varoluş bilincinden kaçmak, görece bir mutluluğa kapı açabilir. Doğrudur, her an sancılı yaşamak, hep bir isyanı ve hüznü çoğaltmak hatta zaman zaman sınıra dayanmak epeyce zor. Yıpratıcı. Bazen kahredici. Ama başka çıkar yolum yok, başka türlü yaşayamam. Benim ‘ara yer’deki hallerimin tezahürü ve sirayeti böyle, başkasınınki nasıldır bilemem.

 

 

Kamil Yeşil : 

 

Gerek ilk şiir kitabınızda gerekse Arada Bir Yerde’deki metinlerde sadece size ait kelimeler, imgeler görüyorum. Bu, son dönem şairlerinde çok az görülen bir şey. Adeta kendi sözlüğünüzü oluşturuyorsunuz. Sasımak, siğim siğim, balkımak, basalgan, barkıt,  vs. Bu tabi ki sizin şiirinizi başka şiirlerden ayıracak bir özellik. Ancak bu şiirinizi olumsuz da etkileyebilir. Ne diyorsunuz?

 

Mehmet Solak:

 

Evet, gerek Aşka Yüzüm Var’da gerekse Arada Bir Yerde’de, karşılaştığım metinlerde pek rastlamadığım kelimeler ve imgeler var. Şairin kendi imgeleri olmalı, değil mi! Ortak imgeler dışında;  sırf ona has, onunla özdeş imgeler. Kelimeler için de geçerlidir aynı durum. Genel kullanımdaki kelimeler değil, şairin özel dağarcığına ait kelimelerdir önemli olan. Nihayetinde  bu imgeleri ve kelimeleri kullanış/seslendiriş biçimidir şairin kendi sesini belirleyen. Fark buradadır. Bunu baştan beri gözettim. Bu yüzden, kelimeleri önemserim. Kelimelerle bir ünsiyet kurmaya çalışırım. Çünkü onlar, sadece meramımızı anlatmak istediğimizde başvurduğumuz sıradan unsurlar değildir. Onların da bir hayatiyeti vardır. Onların hayatiyeti benim hayatımla örtüştüğünde onlar benimdir, ben de onların. Tek taraflı, tek boyutlu   bir ilişki değildir bu. Hayatta hiçbir şey tek boyutlu değildir de ondan. Ancak tek boyutlu bir görüntü yok mudur? Vardır. Bunun sebebi hayatın tek  boyutlu oluşu değil, insanın kendini tek boyutluluğa hapsetmesidir. Şairin genel ses dışında bir ses, genel algı dışında bir algı… sahibi olması, kendisini açtığı boyutlarla doğrudan ilintilidir. İmgeler ve kelimeler bu bağlamda bir imkândır. Kendi sözlüğümü oluştururken, ben uydurmuyorum bu kelimeleri. Yüzyıllardır kullanılan kelimeler bunlar. Mutlaka bir kullanım alanları var. Belki çok bilinmiyorlar, kitaplarda ya da yöresel kullanımlarda sıkışıp kalmışlar fakat varlar. Var olmaları yetiyor benim için. Şiirimi nasıl olumsuz etkileyebilir ki bu tür kelimeler? Anlam kapanıklığı ya da belirsizliği mi kasdettiğin?

 

Kamil Yeşil : 

 

Evet, anlam belirsizliğine yol açabilir, diye düşünüyorum. Bir de şiirin folklorik unsurlara yaslanması meselesi geçmişte çok tartışıldı. Bu bağlamda kimi sıkıntılar olamaz mı?

 

Mehmet Solak:

 

Şiirimde söz konusu kelimeler dolayısıyla bir anlam belirsizliği veya  kapanıklığı olacağını sanmıyorum. Birincisi; sözlüklerde yer alan kelimeler bunlar. Çok azı sadece derleme veya tarama sözlüklerinde bulunabilecek türden kelimeler. Yani herhangi bir açıklama gerektirecek biçimde kişisel  kullanımla  sınırlı değil  kullanımları. İkincisi; şiirdeki anlam açıklığı  veya kapanıklığı kullanılan kelimelerin dolaşım boyutlarından ziyade, şairin o kelimelerle oluşturduğu imgelemle ilgilidir.

Öte yandan; aynı kelimeler  vesilesiyle şiirimin folklora yaslanması diye bir şey söz konusu olamaz. Folklor, üç beş yöresel kelime kullanımından ibaret  değildir takdir edersin ki. Benim şiirim, kasdedilen folklorik ilişkiye oldukça uzaktır. Kaldı ki bu folklor meselesi de,  geçmişte asıl mecrası dışında değerlendirmelerle tartışıldı. Çoğu, bağlamından koparılarak yorumlanan bir sözle ilgili lâfazanlıktan ibaretti. Bu konuyu tartışanlar için minval, ne yazık ki hâlâ aynıdır.

 

 

Kamil Yeşil :

 

İsmet Özel’in Mevsimlerin Bize Yaptığı Kötülükler adında bir şiiri var bilirsin. İnsanı kısa bir ânâ değil de geniş zamanlara çağıran bu şiirlerde mevsimler olumlanmıyor. Senin şiirlerinde de mevsimler geçit resmi yapıyor. Yaz, güz, kış değişik görüntüleriyle yer alsa da hep hüzün yüzünü gösteriyor bize. Mehmet Solak dış dünyaya nasıl bakar ? Dünyanın gidişini nasıl görür ? İşte her tarafımız kan. Filistin, Lübnan, Irak vs. Birinci kitapta Bosna ve dönemin bazı sorunları şiirinizde yankısını bulmuştu. Günümüz şiirinde de benzer duyarlıklar var. Ancak bu ikinci kitapta daha çok siz varsınız.

 

 

Mehmet Solak:

 

Ben, mevsimlerin tümünü veya bazılarını olumluyor ya da olumsuzluyor değilim. Mevsimler, hem kendi  gerçeklikleri hem de imgelemleriyle hep benimledir. Yaşanan hayatın aşamaları ve karşıtlıkları değil midir mevsimler? Mevsimler, yer ile gök arasındaki rabıtadır. Yaz, yaşamdır; kış ölüm. Biri gönenç, diğeri meşakkat. Tersi de yanlış değildir ayrıca. En çarpıcı mevsim bahardır bence. Bahar, ‘ara’dır. Ara olması sebebiyle hem yazdır hem kış. Ara yer’in imgelemine en uygun mevsim yani. Aslında mevsimler ikidir: yaz ve kış. Bahar, bir geçiş anıdır. Bahar, yazın da kışın da önü ve sonudur. Ondandır ilkbahar/sonbahar veya ilkyaz/sonyaz deyişimiz. Arada Bir Yerde’nin arka kapağından bir aktarma yapalım: “Şiir arada’dır. Ne yerde ne gökte; ikisi arasında. Ne göktür ne yer ama; hem yer hem göktür çünkü. Şiir ara’dır. Ne kış ne yaz. Bahardır: Hem yaz hem kış; hem yaşam hem ölüm yani. Şiir arada’dır ve ara’dır. Tıpkı insan gibi.”

Arada olmak başlı başına bir hüzündür. Ne yerlisin ne göklü; ne yazsın ne kış. Hem osun hem öbürü, aynı zamanda hiçbiri. Burada hüzün olmaz mı? Bununla beraber diriliş anıdır bahar. Dirilişte, depreşme vardır. Yer’den Gök’e doğru yönelim, varoluş sancısı yani.

Mehmet Solak, varoluş sancısıyla yaşar ve o pencereden bakar dış dünyaya, yani ‘ara yer’e. Pencereden dışa sarkan koyu bir isyan ve koyu bir hüzündür. İsyanın ve hüznün buluşma noktası (buluşma tonu) ‘mor’dur. Ara yer’de yaşadığımız hayat, mosmor sürgünden başka nedir? Morkuşatmadan başka… Arada Bir Yerde’nin son sayfasında şu dizeler yer almakta: “aşka yüzüm var / arada bir yerde, bu yerde / yabancı olsam da /  mosmor sürgün / hayal içre.” (Sıra üçüncü kitabın adının eklenmesinde bu dizelere. )

Sadece şiirlerin içerik bütünlüğünde değil, kitabın görselliğinde de bu perspektif görülebilir. Şiirin göndergesinin bu şekilde görsellikle pekiştirilmesi, şiir kitaplarında alışıldık bir durum olmamakla birlikte, standardın soğuk sıradanlığından uzak bir görsel perspektif bu. Alışmışı kırmak  zordur, denemek de. Arada Bir Yerde, içeriği ve görselliği ile hayatın ve zihinlerin standardizasyonuna bir tepki, daha da ötesinde alışılmışı kırma yeltenmesidir.

Dünyanın gidişi nasıldır? Söze ne hacet. Olup biten apaçık gözler önünde. Gerek Lübnan’da, Filistin’de, Irak’ta…yaşananlar ve gerekse sokaklarda birebir şahit olduğumuz trajik, dramatik görüntüler insanlıktan nasibi kesilmemiş herkesi yaraladığı gibi beni de yaralamakta. İsyanımı ve hüznümü arttırmakta. İmkânlarım çerçevesinde yapabileceğim her ne ise onları yapma gayretindeyim. Yazmak da bu gayretin içinde. Ama şiir  konusunda tematik zorlamadan yana değilim. Yani zorlama ya da ısmarlama  Filistin, Lübnan şiiri yazamam. Yazanlar vardır sıcağı sıcağına. Geçmişte de yazdılar. Fakat benim tarzım değil bu. Hem yaşanan insanlık trajedisini anlatmak için illâki kimi güncel kavramların, bölgelerin, kişilerin isimlerinin zikredilmesi gerekmiyor. İçinde hiç Filistin geçmeyen Filistin şiiri yazılamaz mı yani. Şair, kendi beninden  bahsediyorken bile o trajediyi anlatamaz mı? Geçmişte, sevdiğim bir şairimiz sevdiğim bir başka şairimizden söz ederken;  aşk şiiri yazmadığına gerekçe olarak, şiirlerinde hiç aşk kelimesi geçmediğini  söylüyordu. Ne denebilir ki; ancak gülümsenir.  Oysa matrisi aşk olan çok güzel şiirleri var o şairimizin ve elbette aşk kelimesinin hiç geçmediği.

Diğer yandan, dünyanın gidişatına ilişkin sıcak gelişmeler konusunda neden  hep şairlere görev yüklenir, bir türlü anlayabilmiş değilim. Herhangi bir öykücüye veya romancıya böylesi bir görevlendirme ile yaklaşıldığına ben rastlamadım. Belki ben görmedim, duymadım. Bilmiyorum.

Gelelim ben meselesine: Sadece ikinci kitapta değil ilk kitapta da ben varım. Ama bu ben, sadece kendi ben’im değil; sık sık sen ve o olan, hatta benseno yani biz olan bir bendir.  Yeterli değil mi?

 

(Dergah- Edebiyat Sanat Kültür Dergisi, Temmuz 2007, Sayı 209, Cilt XVIII )

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

0
0
0
Yorum Yaz