mehmetsolak 3 Takipçi | 1 Takip
Kategorilerim
Diğer İçeriklerim (109)
Tüm içeriklerim
Takipçilerim (3)
06 04 2008

MEHMET SOLAK’LA ŞİİR ÜZERİNE:

“Bütüncül bir yapıdır şiir, parçalara ayrıştırılamaz."

Konuşan: Abdullah Harmancı

*Mehmet Solak’ın edebiyata, yazıya, okuma yazma heyecanına dahil oluşu, ilk okudukları, yazdıkları, ilk yayınladıkları, ilk kitaba gelinceye kadar geçen sürede yaşadıklarınız, biraz bunlardan bahseder misiniz?

“Nasıl başladınız?” türünden klâsik başlangıçları hiç sevmem. Ama kaçınılmaz ilk sorudur çoğunlukla. Yine de klâsik başlangıç havasının aşılmak istendiğini görmemek insafsızlık olur. Başlayalım o halde: Ortaokul-lise yıllarında sular seller gibi kitap okuduğumu hatırlıyorum; öncelikle babamın kitaplarını ve üye olduğum üç ayrı kütüphaneden her hafta mutlaka okuyup değiştirdiğim kitapları. Her türden kitap okudum. Ama edebiyatçı olmak gibi bir niyetim yoktu o zamanlar. O dönemde ciddi bir yazma çalışmam olmadı. Üniversiteye başladığımda; şiir ve düşünce-felsefe yoğunlukluydu ilgim. Bu yoğunluklu ilgi yazmaya yöneltti beni; yazarak hasbıhal kurduğum ilk tür şiirdir. Şiire odaklandım uzun süre. Ancak yaklaşık on yıl, yazdığım halde hiç yayımlamadım, yayımlamak gibi bir düşüncem ve niyetim de olmadı. Tamamen ‘kendime dönük, kendim için yazma’ idi öncelediğim. Göz önünde olmayı, öne çıkmayı seven biri değilim. Bu sebeple, beni yakından tanıyan arkadaşlarımın çoğu bilmedi benim yazdığımı, hatta ailem bile. Sonra, gönderdiğim ilk şiirim Kardelen dergisinde yayımlandı. Yani ilk göz ağrım Kardelen’dir benim.  Şiirlerimi yayımlama işine beni ikna eden sevgili dostum Kâmil Yeşil oldu. O gün bu gün sürüyor bu serüven. Çok yazan biri olmadım, olmak da istemedim ayrıca, kendimi hiç zorlamadım yani.  Şiirler kitaplaşana kadar da bir o kadar zaman geçti. İlk kitap 1999 yılında Hece Yayınlarından çıktı. Burada bir anekdot aktarayım: İlk kitabım, çıktığında bir ulusal televizyon programında tanıtılmış. Ben görmedim. Tesadüfen programı izleyen kardeşim, Mehmet Solak ismi geçince şaşırmış, beni aradı; ‘O sen misin, senin şiir kitabın mı çıktı?’ dedi. Tabiî cevabım onu şaşırttı. İnsanları şaşırtmak gibi bir kurnazlığım olmadı; fakat beni tanıyanların şaşkınlık sahnelerine şahit olmuşumdur genellikle.

*İlk kitabınız Aşka Yüzüm Var…  1999 tarihinde yayınlanmış. Ardından  2006’da iki kitap daha. Edebiyata daha çok HECE dergisinden dahil olduğunuzu söylersek yanlış olmaz sanıyorum. “Bir derginin şairi” olarak görüyor musunuz kendinizi ve bu duruma nasıl bakıyorsunuz?  

Evet, 2006’da iki kitap birden çıktı. Biri şiir, Arada Bir Yerde; öteki düzyazı-şiir de diyebileceğimiz Hüzünârâ.

‘Edebiyata dahil olmak’ ifadesine bir şerh koymamız gerekecek sanırım. Şöyle ki: Edebiyat dergilerinin (burada edebiyat kavramına dikkat edilmesini isterim.) herhangi birinde ya da birilerinde şiir, deneme, hikâye… yayımlamış biri, kim ne derse desin, edebiyatın içindedir. Bir dergiye kadar edebiyatın dışında olup da ondan sonra edebiyata dahil olmak gibi bir durumun hiç kimse için geçerli olmadığı kanısındayım. Şunu diyebiliriz ama; şairin-yazarın tanınması noktasında dergilerin katkıları aynı boyutta değildir. Bu bağlamda baktığımızda yaklaşımınız doğrudur. Bu da normaldir, çünkü en çok Hece’de yazdım, halen de yazıyorum.  Hatta ilk çıktığı yıllarda iki-üç yıl, belki daha fazla, sadece Hece’de yazdım. Örneğin Hüzünârâ’daki metinlerin tamamı, Arada Bir Yerde’deki şiirlerin çoğu  Hece’de yayımlandı. İlk kitabım da Hece’den. Daha ne olsun.

En çok Hece’de yazmış ve yazıyor olmam sebebiyle; daha çok Hece şairi olarak tanındığım ve tanıştırıldığım doğrudur. Ayrıca; çıktığı günden bu yana çok önemsediğim bir dergi Hece. Hece şairi olarak anılmaktan rahatsız olmam. Ama sadece Hece’de yazmış biri değilim. Diğer dergilere de haksızlık etmek istemem. Her birinin hakkını her birine teslim etmekten yanayım. Aklıma gelenleri hemen sayayım; Dergâh, Kaşgar, Kökler, Sonsuzluk ve Bir Gün, Mortaka, Yedi İklim, Düş Çınarı, Kırağı, Kardelen, Mühür…

*“Benim şiirim ‘şehirli’ dir. Çünkü; ben, şehirliyim. İstanbul’da olsaydım da ancak bu kadar şehirli olabilirdim. Şehirli insanın algısı, yaşadığı sorunlar, dışında ve içinde olup bitenlerin zihnindeki ve ruhundaki yankısı vardır benim şiirimde. Yani, taşralı havası yoktur.” diyorsunuz. Bu bağlamda “şehirlilik”ten ne anlamalıyız? Şehirli olmak, bir şairin şehirli olması ne demektir?  

Şehirli olmak ya da olmamak her şeyden önce bir zihniyet meselesidir, mekânsal bir algıdan ibaret değildir. Bir insanın İstanbul’da veya başka bir şehirde yaşıyor olması onu şehirli kılmaz. Öyle olsaydı şehirlerimizin hızla köyleşmesinden şikâyet etmezdik. Şehirli insan günübirlik yaşamaz. Hesabı- kitabı kısa vadeli değildir. Yaşadığı zamanla ve mekanla sınırlı bir zaman ve mekan algısı değildir onunki. İçinde bulunduğu ortamdan ve ilişki kurduğu insanlardan medet umma, bütün şartları kendi lehine çevirme çabasından kendini alamama gibi trajikomik çabaları yoktur şehirli insanın. En çok şehirli olması gereken taife şairlerdir bence. Çünkü şehirlilik, yaşamın gündelik kısmını aşan bir duyarlılığı gerekli kılar. Duyarlılık yoksa kendine özgü bir duruş da yoktur. Duyarlılığın ve duruşun olmadığı yerde şairlik var mıdır? Olsa olsa söz ustasıdır öyleleri. Ustalıkta zaman unsuru çok önemlidir, bir de tevarüs. Bütün işi gücü zamanla kayıtlandırmak şehirlilikle bağdaşmaz. Zamana bağımlılık insanı durağanlaştırır. Durağanlık, duyarlılık yitimi demektir. Hele tevarüs edilenden nemalanmak, onunla kendine bir yer açmaya çalışmak; bunu yaparken de kendi meziyetleriyle var olmak değil, başkalarına yakıştırdığı kusurlarla kendini işaret etmek alışılmış yavanlıklardır.

*Buna bağlı olarak, merkez-taşra ayrımının edebiyata yansıması konusunda neler diyeceksiniz? Taşrada olmak bir şairin edebiyatın her anlamdaki meyvelerinden yararlanmasını engelliyor mu?

Merkez-taşra ayrımı sanal bir ayrımdır. Dergah dergisinin 209.sayısında (Temmuz 2007)  yayımlanan söyleşide de belirtmiştim: Şair için merkez, kendi ortamıdır; yani zihinsel varlığıyla yaşadığı ortam. Bu ortam; zamansal ve mekânsal sınırları aşan bir ortamdır. Zamana ve mekana bağımlı kalanların, bağımlılıklarını meşrulaştırmak için ortaya attıkları, şekeri tükense de inatla  çiğnemeye devam ettikleri bir sakızdır bu konu. Bu zihniyet terk edilmeli artık. Çoktan modası geçti bu ayrıştırmanın. Köylülerin  ukdesidir bir gün şehre göç etmek. Köyden çıkınca köylü olmaktan da kurtulacaklarını sanırlar. Heyhat!

Edebiyatın bir meyvesi varsa, önemli olan; o meyveyi koklamasını, tatmasını bilmektir. Ağacın altında gölgelendiği halde meyvesinden yiyememek de var. Meyvesinden yiyemeyenlerin, yani bu beceri ve takati gösteremeyenlerin, ‘Ağacın altında ben oturuyor(d)um diye basbas bağırmalarının ne anlamı var? Ama birilerinin işi de; bağırıp çağırmak, çığırtkanlıkla kotarmak işlerini. Onların  yaşam biçimleri bu.  Benim, mekânsal bir sıkıntım yok doğrusu; zihnim bu anlamda duru.

* Mevlana; yaşadığı şehir Konya ile şiiri arasında, şiirini var eden sebeplerle Konya arasında bağlantılar kuruyordu.  Mersin ya da başka bir şehir, yaşadığınız, içinde bulunduğunuz bir mekân şiirinizi nasıl etkiliyor? Başka bir şehirde yaşasaydım başka şeyler yazardım diyebilir misiniz?

İnsanın yaşadığı mekânla, eylemleri ve uğraşları arasında elbette bir bağıntı vardır. Bu kaçınılmaz. Ancak bağıntının boyutu ve içeriği kişiden kişiye değişir. Doğrudan belli bir şehrin yansıması görülebilir şiirde. Bu olmayabilir de. Şairin tercihi ile alakalı bir şey. İnsanlar nasıl birbirine benzerse şehirler de birbirine benzer. Bütün şehirlerin ya da o şehirlerde yaşayan insanların sorunları, travmaları, çelişkileri, çatışmaları…üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bütün bunlar ortaklıklardır. Elbette kendilerine özgü olan farklılıkları da vardır. Onlar da çeker insanı. Hele şairi. Şehrin görünür yanından ziyade görünmez yanı daha çok ilgilendirir beni. Aradığım zihinselliği, varoluşu, isyanı, aşkı… orada bulur ve orada yaşarım çünkü. Bu bağlamda, yaşadığım şehirler yazma tavrımı değiştirmedi, diyebilirim. Neden değiştirsin ki; merkeze şehri değil, kendi varlığımı koyarım.  Hep böyledir kendimi bildim bileli. Şiirimin fışkırdığı yer; kendi varlığımdır, yaşama sancım. Kendimi hiç bu dünyaya ait hissetmedim zaten.

* Sizinle yapılan bir söyleşide cumhuriyet dönemi şiirimizden pek çok şairimizin ismini anıyorsunuz… Fakat bu şairleri “ünsiyet kurduklarım” ve “bildiğim ama ünsiyet kurmadıklarım” şeklinde iki gruba ayırıyorsunuz. Bu poetik bir durum alış mı? Yoksa işin içine ideolojik bir bakış da giriyor mu? Yani ünsiyet kurmamak ya da kuramamak… Bunun sebepleri üzerine düşündünüz mü?

Bir düzeltme ile başlayalım izninle. Pek çok şair saymadım hatırladığım kadarıyla, hemen bakalım: bir, iki, üç… topu topu dokuz şair saymışım. Altısını ünsiyet kurduklarıma üçünü de ünsiyet kuramadıklarıma örnek olarak sıralamışım. Kesinlikle ideolojik bir ayrıştırma değil bu. Hilmi Yavuz ile İsmet Özel’in ya da İhsan Deniz ile Haydar Ergülen’in ideolojik olarak aynı yerde durmadıkları herkesçe malum. Öte yandan tam olarak poetik bir yakınlık da değil. O söyleşide de belirtmiştim; şiirleriyle bana gülümseyen şairler bunlar. Elbette başkaları da var. Hani bir insanla yeni tanıştığınızda bile birden içiniz ısınıverir, onu çok da tanımadığınız halde. Kimileriyle de uzun süredir tanışmanıza rağmen bir şeyler boyuna iter sizi. Bırakın ısınmayı, karşılaşmak bile istemezsiniz. Böyle bir şey işte; ruhsal bir yakınlık. Akılcıl bir izlek olmaktan uzak. Yaşam algısı ve tarzı bakımından yakın olduğumuz her insanla ünsiyetimiz var mıdır; veya poetik duruşumuz benzer olan her şairle? Hiç sanmıyorum. Şu tavrı reddediyorum: Benden veya benim gibi olanları severim, her halleriyle baş tacı ederim; benden yahut benim gibi olmayanları ise görülmesi ve takdir edilmesi gereken yanlarına rağmen görmem, görmezlikten gelirim, hatta gündem olabilmek için fırsat buldukça saldırırım. Çok iğrenç bir anlayış bu. Bir insanın bir başka insanla ünsiyetinin olmaması, onu toptan olumsuzlamasını gerektirmez. Tersi durumda da, her şeyiyle baş tacı edilmesini gerektirecek gerekçeler sunmak mümkün değildir.

 * Genel olarak baktığımız zaman günümüz edebiyat dünyasında bir cansızlık, bir sessizlik, belki de tersine, bir kuru gürültü hakim… Dağınık bir ortam var. Kim kime, dum duma… Bütün bu manzarayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüz edebiyat ortamında bir cansızlık olduğu kanısında değilim. Canlılık var. Ancak edebiyat gettoları oluştu. Herkes kendi gettosunda gayet mutlu. Günün her saatinde kıpır kıpır, capcanlı bu gettolar. İşte buralardan yükselen canlı(!) şiir okuma seansları, bilumum türleriyle icra edilen selamlaşma seremonileri, rengarenk reklam etkinlikleri epeyce canlılık ve ses katıyor edebiyat dünyasına. Haliyle biraz da gürültü olmuyor değil. Kolektif çalışmaların engellenemeyen niteliği bu. Bir de diğer gettolara yönelen salvoları düşünürsek, ses epeyce artıyor. Bu gürültüye rağmen  bir sarı sessizlik de yok değil. Müthiş bir paradoks. Kendilerinden olmadığı halde, belki tek başına olduğu halde, görünür işler yapanlara karşı sürdürülen sessizlik. Kimseden tık yok. Yani gettolarda ebelemece, gettolar arasında sobelemece oynanıyor; dışarıda kalanlar da kendi başlarının derdinde sessizliğe mahkûm yaşayıp gidiyorlar. Hal böyle olunca, bakılan yere ve görüş alanına göre görüntü değişiyor. Kimi canlılık kimi cansızlık, kimi çokseslilik kimi sessizlik, kimi geri çekiliş kimi kuşak atılımı görebiliyor. Hatta sanal görüntüler bile oluşturulabiliyor. Mesela; on yıllar önce konuşulmuş, tartışılmış konuları, ilk kez kendi(leri) dile getiriyormuşçasına tercüme hipotezlerle bir aura oluşturmak çabasında olanlar, doğrusu  çok ataklar bu konuda. Sözün kısası; edebiyat dünyasında işler, köylü kurnazlığı ve çeteci mantıkla yürüyor. Şehir yerinde  köylülüğe devam yani.

* Şiir eleştirisi, şiir teorisi yazıları yazdınız. Şiir yazan birinin aynı zamanda şiirin teorisi ile uğraşması nasıl bir şeydir? Genelde bir batıl inanç vardır. Teoriye fazla gömülmenin şiir yazmaya ket vurduğu yönünde… Ne dersiniz?

Şiir yazan birinin aynı zamanda şiir teorisi ile uğraşması gayet normal bir şeydir. Hatta olması elzemdir bence. Uğraştığımız işlerin kılgısal yanı kadar düşünsel yanıyla da ilgilenmeliyiz. O vakit yaptığımız işi doğru anlamlandırabilir, ilintilerini doğru kurabiliriz. Düşünsel boyutun illâki yazılıp çizilmesi de gerekmiyor ayrıca. Önemli olan teori - pratik bütüncüllüğünü sağlayabilmek. Tabiî sanıldığı kadar kolay değil bunu sağlamak. Teori bir tarafa pratik bir tarafa çekebilir. Bunun örneklerini de gördük, görüyoruz. Yoksa normal şartlarda, teoriye gömülmek şiir yazmaya ket vurmaz. Teoriyi ortaya koyup ona uygun yazmak, herkesin harcı olamaz. Herkesin özgün bir teori ortaya koyması da söz konusu değildir. Ancak sağlıklı olanı; pratikten hareketle teoriyi oluşturmaya çalışmak, belli bir noktadan sonra ikisini atbaşı götürebilmektir. Tencere kapak misali bir bakıma.  Kimilerinde tencere büyük,  kapak küçük; kimilerinde kapak büyük tencere küçük. Kimilerinde de tencere-kazan çatışması var. Bazıları da tam anlamıyla sergilik, maksat çeşit olsun. Kuru kuruya poetika yapmanın kimseye bir faydası olmaz. Ortaya koyduğunuz düşüncenin ya da yaklaşımın pratikteki karşılığını mutlaka göstermelisiniz. Bunu yapmadan, ne kadar tumturaklı söz düzerseniz düzün bir anlamı yoktur. Günümüzde, gürültülü bir şekilde takdim edilen poetikalara, ilgi gösterilmeyişinin sebeplerini burada aramak gerekir.

Kendi adıma; şiir çözümlemesi yapmamın ve şiir teorisi ile ilgilenmemin şiirimi  olumlu yönde etkilediğini düşünüyorum. Ancak fiyakalı poetikalar peşinde değilim; hiç olmadım. Şairliğime katkı sağlayacak edimler içinde olmayı önemsiyorum. Bu bağlamda, özellikle şiir çözümlemelerinin çok açılım sağladığını söyleyebilirim.. Keşke vakit bulabilsem de daha çok yapabilsem o tür çalışmaları.

* Hüzünara biraz farklı bir kitap. Şiirle düzyazı arasında. Hüzünara için düzyazı-şiir diyebilir miyiz?

Hüzünârâ, farklı bir çalışma gerçekten. İddialı konuşmayı sevmem ama, bir benzerine rastlamadım. Rastlayan, bilen gösterebilir elbette. Bir şairin bir şiirinin tamamından veya bir parçasından hareketle; o metinle bağımlı olduğu kadar, benim iç dünyamın da yansıması olan metinler. Ünsiyeti görünür kılma çabası. Farklı zamanlarda farklı kişilerce yaşanılanları ortaklaştırma, bağıntılama girişimi. Bağlamları tek bir bağlamda örtüştürme bir bakıma. Şiirim kadar önemsiyorum o metinleri de. Düzyazı-şiir diyebilir miyiz? Neden olmasın. Diyenler de oldu nitekim. Sorulduğunda ben de kestirmeden öyle diyorum doğrusu. Yalnız, ‘düzyazı-şiir’ ifadesi pek sevimli gelmiyor bana; hem düzyazı hem şiir. İfadeyi çevirip ‘şiirsel düzyazı’ dediğimizde de düzyazıya vurgu yapılmış oluyor. Yine de genel kabule uyarak düzyazı-şiir demek daha uygun sanırım. Ancak şunu belirtmeliyim; biraz da düzyazı-şiir yazayım, düşüncesiyle yazmadım o metinleri. Şiir fantezisi değildi yani niyetim. Hele  “şiir ile düzyazı arasında gelgitler yaşayan” şairin bir çıkış araması hiç değil. Her biri mektup formatında yazıldı ve adresine ulaştı. Nihayetinde kitaplaştı, o kadar. Şiirim kadar değerli  benim için.

* İkinci Yeni ile yoğun ilişkiler içinde olan bir şiir yazılıyor bugün. Siz, İkinci Yeni’ye nasıl bakıyorsunuz? Sizin şiirinizi de etkilediğini söyleyebilir miyiz?

 İkinci Yeni ile yoğun ilişkiler içinde olan, hatta onun süreği bir şiir yazıldığı doğrudur. Herkes bilir ki; İkinci Yeni, hesaplı kitaplı, bildirili bir hareket değildir. Modern batı şiirinin bizdeki spontane yansıması bir bakıma. Tabiî o zamanlar dolaşımda olan şiirden farklı bir şiirdir. Farklı oluşu sebebiyle sonradan ve dışarıdan bir adlandırma yapılmıştır. Başlangıçta burun kıvrılsa da bu adlandırmaya, sonradan kabul görmüştür. Hatta sen başlattın ben başlattım, çekişmeleri bile yaşanmıştır. Giriş-çıkışlar da epey hızlı ve yoğun olmuştur.

İkinci Yeni şiirine, genel anlamda ‘imgeci şiir’ diyebiliriz. Kendine özgü niteliği budur. Ayrışma noktası ‘imge’ dir yani. Bu bağlamda; ‘bireycil imgeci şiir’ bile diyebiliriz İkinci Yeni için. Ancak tek kanaldan akan bir şiir değildir İkinci Yeni. Ana kanala katışan ve yer yer ondan ayrışan tali kanal vardır pek çok; tıpkı Millî edebiyat hareketinde olduğu gibi. Toplumcu şiir, tek kanallıdır meselâ. Günümüzde şiir, tek kanallı olamaz. Bunun için İkinci Yeni süreği şiiri önemsiyorum. Modern Türk şiirine rengini veren şiir, bu şiir. Çünkü modern algı ile geleneksel algıyı bütünleştiren  bir imkân var onda. Bu imkânın farkına varmak gerek. Keşfe açık bir alan,  İkinci Yeni ile açılan. Bir zihniyet  yenilenmesi.

Benim şiirim de imgeden beslenir, imgeyle vücut bulur. Ama imge kuyusu değildir. Bazıları, imgecilik (ve İkinci Yeni)  adına, imge kuyusuna çevirdiler şiiri. Şiire saygımdan, daha uç ve keskin bir niteleme yapmak istemiyorum. Yalnızca imge, olamaz şiir. Yalnızca başka bir şey de: örneğin; somutluk, görsellik, epik söylem, tekseslilik ya da çokseslilik… Bütüncül bir yapıdır şiir; parçalara ayrıştırılamaz bir bütüncül yapı. Ayrıştırdığınız an, hızla uzaklaşırsınız şiirden. Şimdilerde, çokça örneğini görebiliyoruz  şiirden uzaklaşmanın. Cılkı çıktı meselâ, görsel-somut-deneysel şiirin. Ne denebileceği bile belli değil. Epik söylem için de aynı şey söz konusu. Konuşma dilinin sayıp dökmelerinden, kaba ifadelerinden, hatta küfürlerinden şiir kotarmaya çalışmak şiire zarar veriyor. Şiiri imge tasallutundan kurtaralım derken bayağılık çukuruna gömüyorlar. Yineleyelim: Şiir; ne anlamsızlıktır, yani imge boğuntusu ne de konuşma düzeneği, yani sıradanlık ve hatta deneysel pespayelik. Şiire yüce bir misyon yüklüyor değilim kesinlikle. Bunu da çok anlamlı ve gerçekçi bulmuyorum. İtirazım, şiirin alçaltılmasına. Bunu hak etmiyor çünkü.

İkinci Yeni ile başlayan süreç, modern Türk şiiri için önemli bir açılım. Bu açılımın sunduğu imkânları artistik hezeyanlarla heba etmemek gerektiğini düşünüyorum. Bu vebalin hesabını kimse veremez.

( Hece 136, Nisan 2008)

0
0
0
Yorum Yaz