mehmet solak

mehmet solak

aşka yüzüm var / arada bir yerde, bu yerde / yabancı olsam da / mosmor sürgün / hayal içre

MÜHÜR’DEN…

23/4/2009

Yapmamız Gerekenlerin Neresindeyiz?

Aklımızı durmadan kurcalayan soru bu olmalı: Yapmamız gerekenlerin neresindeyiz? Soru kökünde, bize yardımcı mı yoksa çelmeci mi olduğunu tayin imkânını gene bize bırakan aklımızın kurcalamalarından birini öncelikle aşmalıyız. Acaba bu soru kökünde ‘yapmamız gereken’ derken, bize dıştan bir zorlama mı var? Bizim yerimize biri ya da birileri mi yapmamız gerekenleri belirliyor? Etik mi bu yoksa? Hani şu sanatın patetik yanını toplumun şifasına götüreyim derken, sanatçıyı eritip tüketen etik olmasın bu?

Aklımızın çelmeleri de vardır, muhteşem izahları da; hatta çoğu kere bu ikisi bir arada işler. Yağmur sonrasında, hâlâ bir çok şairin resmettiği gibi olan şehir sokaklarında atlaya zıplaya ilerlerken akıl, mesafe ayarını yapar ve bizi paçalarımız ıslanmadan varacağımız yere vardırır. Varacağımız yeri de zaten ondan yardımla seçmişizdir. Orası yapmamız gerekenlerden biri ile ilgilidir mutlaka. Belki çok can alıcı bir yakınlıktır bu, belki de uzak bir hazırlık için başka bir hazırlık. Yapmamız gerekenlerin ne olduğu, bizim aklımızın işleyişi ile apaçık ki yakından ilgili.

Biz bir şey yapacaktık; ama o neydi? Sık sık bir unutkanlığa maruz kalıyoruz değil mi? Yapacaklarımızın küçük sahnelerinde bu unutkanlık bir şey değil; ama asıl güzergâh söz konusu olduğunda unutkanlık, bizi binlerce yönsüzle eş kılabiliyor. Oysa bizim yapmamız gerekenler vardı. Biz onları, ‘ben tam dünyaya göre, ben tam kendime göre, ama sizin adınız ne?’ sorulu cevabı ile karşılayıp ilk hamlemizi yapmıştık. Peki ya şimdi neresindeyiz, yapmamız gerekenlerin?

Şairler!.. Bu çoğul anma, seslenme, sanıldığının aksine Dünya Şiir Tarihi’nde sadece has şairler içindir. Geçmiştekiler de gelecektekiler de bu seslenmeden haber alırlar. Seslenene kulak kabartırlar. Demek oluyor ki aslında böyle demekle: Ey Şair!.. demiş oluyoruz. Evet, bir tek ama o tekliğin içinde kendisi olan bir tek Şair. Onu, büyük harfle yazabiliriz demek ki….

Şair!.. Dünyada zaman, insanlar için insanlık ideallerine ne derece imkân vermektedir? Okurun ne âlemdedir? Kendi aymazlıklarınla zamanın dışına atılmış, diyorlar senin için… Gazetecilerin sorularını bekler olmuşsun!... Siyasetçiler, elini sıkınca pek seviniyormuşsun… Şair!.. Yapmak gerekeni kaybetmiş olmayasın. Yoksa bunu biliyor da yaptıklarınla kendini mi kandırıyorsun?

Mühür’e kalmaz ama ola ki bir tek kişi için kalır umuduyla bu soruları, seslenişleri dikkate almamız gerek, diye düşünüyoruz. Şair, yapması gerekene dünyada eşine nadir rastlanır bir emekten, düşten, düşünceden sonra kendisi karar verir. Ve kendisi kararının neresindedir, gene kendisine sorup durur.

Mühür, beşinci yaşını doldurdu. Olsa olsa bir arpa boyudur aldığı yol. Zaten ona öykünmüştü. Önümüzdeki günler için bugünden duyduğu tek umut, sorunun çoğaltılmasına ilişkin olacak. Bunun için yapması gerekenlerin endişesi ile yol alanları arkadaşlığa davet ediyoruz. Bizden sonrakilere bırakabileceğimiz hiçbir şey yoksa bile bu soruyu bırakmalıyız.

Onu, kimlerden aldığımızı düşündüğümüzde, azalan gücümüz katlanarak artacaktır…

 Mühür, Yarına Dair Bir Hasrettir!

 Mühür Kitaplığı

Abdi İpekçi Cad. No: 31 / 2 (Akıncılar Tramvay Durağı Karşısı) Güngören İstanbul

Tel: 0212 504 87 00 Fax: 0212 506 94 26

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

SON İSTASYON'UN SON SAYISI

10/4/2009

Editörden…

Geçen sayıdan akılda kalanlar…

Ozan Şenci - İniltili kundak

Sürgün bir heccav ‘Nef’i’

Nevim Karahan- Şiirin Kızı

Bilinçaltımızdaki komplo teorisi ‘Alice harikalar diyarında’

Eksik sonbahar - Önder Abay

Kapak Konusu: Yeryüzünün son hümanist bilgeleri ‘Kızılderililer’

Özel Röportaj-  Kanada’lı Kızılderili büyüklerinden ‘Kartal ay kadın’

Edip Cansever-Bitiş

Kenan Namkoç-Personelin Dikkatine

Tüm masallardaki yalnızlık ‘Cahit Külebi’

MÜZİK- (DERİN DUYUŞLAR)

Ankara yeraltı-rock dosyası

                   —Raven Woods

                   —Kül

                   —Nükleer başlıklı kız

                   —Dem,

Albüm inceleme;

                   —Björk

                   —Jewel

                   —Oceansize

Yeryüzüne anlatılan en güzel masal ‘Barış Manço’

Röportaj – Kurtalan ekspres

Pınar Derin Gençer- Küvette saklanan kız

Yolun yarısı, Cahit Sıtkı ve Diyarbakır üzerine…

Bir korku imparatoru ‘Stephen King’

Kaan İnce ‘Son Sevda’

Yasin Kara - Bir kaçağın günlüğü

Gezi-yorum: Medeniyetin güneşi Pers: İran notları.

İsmail Avan - Azizler gölgesi

KİTAPLIK

Derin Röportaj- Altay Öktem

Kitap inceleme:

                — Deliliğe Övgü

                — Kalecinin penaltı anındaki endişesi

                — İle

7. SANAT

Film inceleme:

               Trainspotting

                 The Wall

Ağır Röportaj – Erkan Can

Kasım Bingöl - Kronik mülteci

İçinden tren geçen şiirler

Bab-ı Ali notları…

Güven Adıgüzel - Düş Provaları

Orhan Veli köşesi.

Bir delinin not defterinden…

Umay Umay – Orospu Kırmızı

Epitaph- Mukaddime

Derin parodiler.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ÖMER FARUK TEKBİLEK'LE SÖYLEŞİ / ALİ KOZAN

1/6/2008

Ömer Faruk Tekbilek, Adana’da doğdu, 1976 yılında Amerika’ya yerleşti. Halen orada yaşıyor. The Sultans müzik gurubunun kurucusu. Küçük yaşlardan beri Sufizm ile ilgileniyor. Tekbilek, bir çok çalgı kullansa da (ney, bağlama, kaval, davul, zurna, bendir,ud, darbuka, cura vs.) o, öncelikle çalmayı ibadet sayan bir neyzen. Tekbilek, Fatih Ali Khan, Hossam Ramzy, Peter Erksin, Arto tunçboyacıyan gibi müzisyenlerle de çalıştı.

 

-Kimine göre sanat, hayatımızdaki o derin boşluğu dolduruyor, kimine göre ise boşluğu iyice derinleştiriyor. Peki Ömer Faruk Tekbilek hayatı ve sanatı nasıl algılıyor?

 

Hayatın gerçek manasının, kendimizi, gerçek benliğimizi tanımak olduğuna inanıyorum. Ve bunu gerçekleştiren en kestirme, en direk yol ise sanattır. Sanatımız vasıtası ile kendi öz benliğimize giden bir köprü kurar ve edindiğimiz tecrübelerle şahsiyetimizi geliştiririz. Eğer sanat, müzik gibi en yüksek şekilde yaşanıyorsa, o zaman, hayatımızın nasıl dopdolu olduğunun ve boşluk diye bir şeyin olmadığının bilincini yaşarız içimizde.

 

- Müziğimizin ana damarlarından birini Tasavvuf Müziği oluşturuyor. Tasavvufun, aşkın ve hüznün hayatınızdaki yeri nedir?

 

Yaradana hayranlık duygusuyla dolu ve O’nun ismini şükürle anan bir kalbin sahibi oluşumun, bana çok küçük yaşta verilen en kutlu hediye olduğunun, hep farkında olarak bu günlere geldim.
“Gönlüme bir bahçe açılır senle olunca/Kalbime bir perde çekilir sensiz kalınca” sözleri ile hayatın, O’nu andıkça mutlu, O’nu unutunca da, puslu ve şüphe dolu bir yaşam olacağının gerçeğini hep yaşadım.

 

- Müziklerinizi dinlediğimde, hayatı bütünüyle kucaklamaya çalıştığınız hissine kapılıyorum. Böyle bir tutkunuz, idealiniz var mı ve anlamlı her şeyin anlamını yitirmeye başladığı, insanların daha da yalnızlaştığı bir çağda, hiç anlamsızlık çukuruna düştüğünüz oluyor mu?

 

Ben hayatın her anın ve her şeklinin kutsallığına inanıyorum. Gönül, hep O’nla dolu olarak, yapılan şey ne olursa olsun, o anı tam manası ile başka bir şeyi düşünmeden yaşayabiliyorsa, o zaman biz hayatın gerçeğine varmışızdır. Onun için albümlerimde tek yönlü değil de, her türde müzik yaparak, hayatın bir bütün olarak yaşanması gerçeğini yansıtmaya çalışıyorum. Bunun en yüce şeklinin de müzikal tiyatro formunda olacağını hayal ediyorum. Yalnızlık ise, aslında ‘kendimizle olamadığımızdan dolayı’ meydana gelen bir şeydir.
Şükürler olsun, kendi ismini andırarak bizi yalnız bırakmayana…

 

- Birçok yazar ve şairin hayatında,müziğin önemli bir yeri vardır.( Mesela Fransız şair Baudelaire, konuşma yeteneğini yitirdiği ve yatağa bağımlı yaşadığı bir dönemde, sevdiği bir müziği duyunca ağlamış. Hiçbir şeye tepki veremeyecek kadar hasta olmasına rağmen, müziğe tepki vermesi oldukça anlamlı aslında.) ben de enstrümantal müzik dinlemeye başladığımda, müziğin dilinin güzelliğini fark ettim. Şimdi sözcüklerin,müziğin çağrışımlı dilini öldürdüğüne inanıyorum. Siz dil ve müziğin dili arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

 

Müziğin kendi lisanının çok daha evrensel olduğu elbette ki doğrudur. Ama yazılan sözler hakikaten gerçek manada bir şiir olarak hayat ve kendimiz hakkında bir mesaj veriyorsa, o zaman müziğe de zenginlik katarak, fikir yönünden de katkıda bulunup insanlara yön verebilir. Fakat yine de inanıyorum ki müziğin dilini çoğu zaman yalnız bırakıp, pek sık olmadan söylemek lazım.

 

- Amerika’da yaşıyorsunuz ve müziklerinizi bir çok kültürden yararlanarak üretiyorsunuz.

Türkiye’de uzun yıllardır süren Doğu Kültürü- Batı Kültürü ayrımı ve tartışması var.Kültürler arası böyle kesin bir ayrımın varlığına katılıyor musunuz? Ve Amerika’dan, Doğu nasıl gözüküyor?

 

Dünya kültürünü Adem oğullarının nesiller boyunca edindiği deneyim birikintisinin, bir insanlık tarihi hazinesi olarak bize gelişi şwklinde görüyor ve her milletin bundaki payının sadece gök kuşağındaki renkler misali gibi, kısmi olduğuna inanıyorum. Enerjimizi ve zamanımızı öteki renklerin kendimizinkini mukayese ederek harcayacağımıza, önce
içinde doğup büyüdüğümüz kültürü en iyi bildiğimiz yöntem olarak iyice hazmedip, ondan sonra diğer renkler hakkında bilgi edinmek lazımdır diye düşünüyorum. İnanıyorum ki bütün kültürlerin özü, insanın kendisiyle, evren ile ve de Yaradan’ı ile olan ilişkilerinden meydana gelmiş bir deneyim hazinesidir. Kendi kültürümüzü en iyi bildiğimiz şey olarak koruyup öğrenmek kadar, insanlığın bu günlere getirdiği bütün kültür şekillerini de takdir edip onlara gereken değeri vermeliyiz. Çünkü netice olarak Allah’ın dini birdir ve o da sevgidir. Yaradan ile irtibat kuran herkes, gönlünde duyduğu fısıltıyla doğruyu bulur ve yaratılanları da yaradan dan ötürü sever. Allah’ın ermiş kulları demediler mi;” yetmiş iki millete bir gözle bakmayan bizden değildir” diye.
Amerika’dan Doğu’ya baktığım zaman maalesef insanların büyük çoğunluğunun enerji ve zamanlarını başkalarını tenkit ederek ve de onların yanlış olduğunu ispatlamakla harcadıklarını görüyorum. Yanlış olanı herkes zaten hissediyor; kendimizdeki güzellikleri ve doğru bildiğimiz şeyleri anlatıp izah etmek lazım.

 

- Müziğin ve dünya müziği içinde Türk Müziği’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

 

Müziğin tanımını, “titreşimin ilmi ve sanatı” olarak algılıyorum .Evrende var olan her şey titreşimlerden ibaret olduğu için, müzik etrafımızda her an oluyor zaten .bizim algı derecemiz arttıkça, duyma ve de duyurma kabiliyetimiz de arttığından, her zamanki gibi her şey iyiye doğru tekamül edecektir, bundan hiç şüphe yok. İnsanlık şu anda ne kadar keşmekeşte görünüyorsa da, tarihte bundan daha beterleri de olduğundan, neticede insanoğlu hep daha güzele erişmenin çabasıyla yaratacak ve yaşayacaktır. Anadolu’nun eşsiz kültür mirası,müziğindeki çok zengin ritimleri ve de makam çeşitlilikleri ile insanlığın renk harmonisinde layık olduğu yerini alacaktır. Ortadoğu müziğinin enstrümanları ve de ritimleri ile dünya piyasasında yavaş yavaş kendini hissettirmesi, zaten olmaya başladı bile.

- Biraz da son albümünüz “Alif” hakkında bize bilgi verebilir misiniz? Neden Alif (Elif) ?

Alif’i, arapçadan geldiği için ve de İngilizce olarak yazarken “A” kullanıldığı için Alif olarak yazdık. Alif ile Akdeniz ülkelerinin kültür beraberliğini dile getirmek istedim. Roma imparatorluğu ve Osmanlılar’ın Kanuni sultan Süleyman zamanında da Akdeniz’in etrafında olan bütün ülkeler, birbirleri ile kültür alış verişinde bulunarak, şu zamanda sarf bir ırk bırakmayacak şekilde insanlığın birbiri ile kaynaşmasının misalini verdiler. Ben insanlığın gerçek barışının, birbirini takdir ederek yaşamasının ancak müzik ile gerçekleşeceğine inanıyorum. Çünkü insan, ancak müzik dinlerken insanlığını, ruhunun aldığı hazzı ve doyumluluğu yaşıyor. Milliyetçilik insanlar arasında bir çeşit duvar çekmekte. Milliyetçilikten ziyade, Allah’ın “Allah’a inananların hepsi kardeştir.” Ayetinde öğüt verdiği gibi, hümanist olmak gerekir.

- Son olarak, Tekbilek hayatın ezgisini, ritmini bulabildi mi?

Ömer Faruk Tekbilek olarak hayatın sırrını şu cümlelerle çözdüm, hamdolsun: Sen seni bil seni ! Akıl orada! Kendine bak, nefesini seyret! Keramet onda!
Alalh’ın en büyük lütfu olan Ney’lerimin, bana hayat yoldaşı olup, beni kendimle her gün buluşturarak, nefesimle haşır neşir olmamı sağlaması ile hayatın ritmini ve de en büyük ezgisini buldum. İmam Gazali’nin dediği gibi: “ Ey oğul, her şeyin ister istemez Allah’ı tesbih ettiği şu evrende Allah’ın ismini tekrarlayan kalbe sahip olmaktan daha yüce mertebe yoktur.”
Allahü ekber ve lillahil hamd!

 

Kırklar Dergisi, 22. sayı

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KARAGÖZ'ÜN 2. SAYISI ÇIKTI

13/4/2008

 

Karagöz İsmet Özel'le Başlıyor

Karagöz'ün 2. sayısı, İsmet Özel'in "Yaşamak Geçti Başımdan" isimli şiiriyle açılıyor. İsmet Özel'in yeni şiirinin yanı sıra, Karagöz dergisinde bir de İsmet Özel söyleşisi var. Türk şiirinin kökleri ve millet bağı üzerinden günümüz şiirinin ele alındığı söyleşi, ufuk açıcı cevaplarıyla bir İsmet Özel söyleşisi.

Türk Şiirinin Tabuları

Bu sayının ağırlıklı konusu Türk şiirinin tabuları. Hakan Şarkdemir, Osman Özbahçe, Serkan Işın, Abdurrahman Çelebi ve Hasan Akay tabu meselesini değişik yönleriyle ortaya koyarken Enis Akın, Ali Ayçil, Tarık Günersel, Ahmet Güntan, Osman Konuk ve İbrahim Tenekeci kendilerine yöneltilen sorulara verdikleri cevaplarla tabu konusuna açılım kazandırıyorlar.

Karagöz'ün Hakikati

Hüseyin Şen, "Karagöz Oyunlarında Perde Gazellerinin Tasavvufi Arka Planı" başlıklı yazısıyla Karagöz'ün hakikatini ortaya koyuyor. Uzun bir emeğin eseri olan bu yazı Karagöz'ü eğlence zannedenlere özellikle önerilir.

Boydan Boya Eleştiri

Edebiyat eleştirisine ayrı bir değer veren Karagöz, bu sayısında da birbirinden kıymetli yazılar sunuyor okuyucularına. Ali Görkem Userin'in Tanpınar'ın günlükleri, Vural Kaya'nın Şaban Abak, Evren Kuçlu'nun Ayhan Kurt, Yavuz Altınışık'ın Ömer Şişman, Serkan Işın'ın Murat Üstübal üzerine yazdıkları yazılar Karagöz'ün günümüz şiirini ve edebiyatını merkeze alan yapısının bir göstergesi.

Halide Aral'ın edebiyat ve ahlâk bağıntısına dikkat çeken yazısıyla Emine Erdoğan'ın usta yönetmen Tim Burton'ın şiirlerine dikkat çeken yazısı Karagöz'ün gücüne güç katıyor. Karagöz'ün Kıraathane bölümünde Samed Karagöz'le başlattığı televizyon eleştirisi derginin temaşa yönüne ayrı bir boyut kazandırıyor.

Asıl Mevzu

Karagöz'ün 2. sayısının asıl zeminini ise İsmet Özel, Evren Kuçlu, Sadık Koç, İbrahim Tenekeci, Serkan Işın, Hakan Şarkdemir, Oğuz Karakaş ve Osman Özbahçe'nin şiirleri ile Murat Zelan'ın "Büyük Yazar" başlıklı hikâyesi oluşturuyor.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HECE'NİN NİSAN SAYISI

4/4/2008

Dosya:
ÇAĞDAŞ FİLİSTİN ŞİİRİ
Mehmet Harmancı/Sinemaskop Yazılar-6
Mustafa Muharrem/Nüans
Selma Hadra Cayyusi/Çağdaş Filistin Şiiri  
Semih El Kasım/Aşk Şiirleri   
Leyla Alluş/Yeniden Doğuş    130
 
 
 
 
 
 
 
   
KUM SAATİ
Mehmet Harmancı/Sinemaskop Yazılar-6    3
 
Hasan Aycın/Çizgi    7
Hayriye Ünal/Afazi    8
Mustafa Muharrem/Nüans    11
Ömer Aksay/Bahçe’nin Epik Sürgünü    12
Hasan Yurtoğlu/Laissez Aller/Laissez Passier...    15
Gönül Utku/Yüz’deki iz    19
Hilmi Uçan/Günlüklerindeki Tanpınar-Tanpınar’ın İnsan Yanı    23
Deniz Gündoğan/Kurmaca Yazın ve Kadın    27
İhsan Solmaz/Sınırsız Atlas-Umman    35
İbrahim Halil Üçer/Kaçış    39
Selahattin İpek/Portreler-Cemal Süreya: Kırlangıç Şair    43
Mustafa Şerif Onaran/Gelenekten Güncele Şiir Notları: Yitik Zaman    46
 
Dosya: ÇAĞDAŞ FİLİSTİN ŞİİRİ
Selma Hadra Cayyusi/Çağdaş Filistin Şiiri    54
İbrahim Demirci/Türkçede Filistin Şiiri    79
Burhaneddin El-Abbuşi/Uçan Sevgi    85
Fedva Tukan/İntifada Şehitleri/Karlı Gün    86
Jabra İbrahim Jabra/Huruç Vakti    89
Kemal Nâsır/Öykü    93
Semih El Kasım/Aşk Şiirleri    94
Abdülkerim El Karmi (Ebu Selma)/Döneceğiz    96
Mahmud Derviş/Çığlık/Kız/Taş Olaydım/Muhammed/Anneme/Rubailer’den...    98
Mürid El-Bargusi/Yorum/Sıkıntım Yok/Sakıncası Yok/ Gözcü...    109
İbrahim Nasrullah/Arzular/Kervanlar/Rüzgâr/ Varlık...    115
Zekeriya Muhammed/İtizar    117
Yusuf Abd Al Aziz/Yuva    120
Temim El-Bargusi/Kudüs’te    121
Gassan Zaktan/Rehber/Yastık /Zekeriya’dan Dört Bacı    126
Muhammed El Zahir/Üç Kısa Mektup    128
Leyla Alluş/Yeniden Doğuş    130
Harun Haşim Raşit/Eller Yukarı    132
Selman Mesalaha/Yolculuk    133
Ziyad Meşhur Mubsalıt/Hezeyan Kokusu    134
Mahmut Derviş’le Söyleşi: Şair Bazen Kahramandır Ama Her Zaman İnsandır    136
 
Ethem Baran/Harfler ve Notalar’ın İzinde    142
MEHMET SOLAK'LA ŞİİR ÜZERİNE  146
Fatih Yerdemir/Rehâyî’nin Üç Mektubu ve Bir Gazeli    152
 
KİTAPLIK
Nuri Altun/Moğol Tarihi ve Seyahatname    156
Yusuf Turan Günaydın/Ebu Said El-Hâdimî/Süleyman Çelebi ve Mevlid    157
  

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

TÜRK DAVRANIŞLARININ SEBEBİ GÖÇEBELİK Mİ? - EROL GÖKA İLE RÖPORT

20/3/2008

23:19

Psikiyatr Yazar Erol Göka'ya göre Türkler'in birçok davranış kalıbının nedeni göçebelik. Türkler piknik yapmayı neden çok sever? Neden Türklerin muhabbet açarken ilk sorusu "Nerelisin"dir? Türklerden felsefeci çıkmadığı doğru mudur? Şehirlerimizin sürekli bir şantiye görüntüsünde olmasının nedeni yüzyıllar geçmesine rağmen üzerimizden atamadığımız göçebelik duygusu mu? Türklerin tarihteki rolü uygarlık yaratan değil uygarlık taşıyan bir millet olmak mıdır? Bizi tanımlayan sıfatların başında neden savaşçı ve itaatkar geliyor? Türkler başkaları "öyle desin" diye mi vicdanlıdır? Neden maçlarda en popüler slogan "Avrupa Avrupa duy sesimizi"dir?... Bu kafa karıştırıcı ve provoke edici soruların yanıtları bir psikiyatrdan geliyor... Psikiyatr yazar Erol Göka Türklerin Psikolojisi kitabında Türklerin hikâyesini yüzyıllara yayılmış bir tarihsel psikotahlilde ortaya koyuyor. Göka Türkleri "divana" yatırırken "Hamasetten çok sıkıldım. Artık takke düşsün istiyorum" diyor.

Türklerin Psikolojisi Tarihsel psikolojik bir çalışma. Ama sonuçta ortaya çıkan tabloya bakınca Türklerin savaşçı, göçebe, uygarlık yaratmaktan çok uygarlık taşıyan, itaatkar, gösterişe ve şatafata düşkün bir millet olduğu anlaşılıyor. Biraz olumsuz özellikler değil mi bunlar?

Sizin baktığınız yerden öyle görünüyor demek ki? Bir de son dönemde Türkler aleyhine o kadar çok yayın yapıldı ki, benim çalışmamda da Türkleri yüceltmeyen saptamalarla karşılaştığında "Acaba bu da mı?" diyebilir okuyucu. Türkler üzerine kitaplarım, tam Türklerin vur abalı haline getirilmeye çalışıldığı, 301. madde tartışmalarının yapıldığı bir dönemde çıktı. Birtakım kendini komik sanan adamlar, yazdıkları mevkutelerde, sözüm ona Türklerle, Türklükle dalga geçmeye çalıştılar. Dalga geçtikleri, insanımızın tamamen sosyo-ekonomik veya tarihsel koşullarla açıklayabileceğimiz davranışları. İnsanımız dökülmüş. Sen yirmi yıl gibi çok kısa bir sürede, büyük şehirlere göçürmüşsün Anadolu'da geleneğinin kalıpları içinde yaşayan insanları. Şehirli, yeni davranış kalıpları kazanamadan eski geleneksel davranış kalıplarını da yitirmişler. Hayata tutunmaya çalışan insanlarla dalga geçen kitapların çıktığı dönemde yıllar süren emeğin ürünü olan çalışmalarımın çıkması bir şanssızlıktı doğrusu. Ama artık okuyucu bizi tanıyor, çalışmamızın bilimsel yönelimini, niyetimizin halisliğini biliyor.

Ayrıca artık siz de sıkılmadınız mı bu hamasetten? Ben çok sıkıldım, artık takke düşsün istiyorum. Bilim insanı olarak benim görevim, takke düşürmek. Kaldı ki ben bir Türk aydınıyım. Tarafgirim, Türklerin modernleşmesinden yanayım, üstelik de modernliğin "bizi biz olmaktan çıkaracağını" da düşünmüyorum. Nasıl kendimize göre İslamlaşmışsak, kendimize göre modernleşeceğiz. Bu biz istesek de istemesek de bu böyle olacak. Türklerin modernleşmesinden yanayım çünkü modernlik, insanlığın temel yönelimini belirliyor artık. Toplumlar modernleşecekler. Ben Türkler, kendine özgü modernleşmelerini hızla yapsınlar istiyorum. Bu Türklerden yana bir tutum. Biz Türklerin modernleşme çabalarımızı engelleyen ayak bağlarını göstermek, bunlardan bir an önce kurtulalım demek, olumsuz yanlarımızın ne olduğunu görme ve onların nasıl değişip dönüşebileceklerine ilişkin yoğun bir tefekküre çağrı... Benim yapmaya çalıştığım bunlar.

Uçlar arasında savrulmamızın nedeni

Türklerin dillerine gösterdiği özensizlik, "hoşgörülerinin kendilerini yaralayan bir dışavurumudur" diyorsunuz. Bir psikiyatr olarak yorumlamanız gerekirse bizde bir "özsaygı" eksikliği mi var? Bir tür aşağılık kompleksi? Eğer varsa bunu tarihsel altyapısı nedir? Neden kendini aşırı büyük görme ile küçük görme uçları arasında gidip geliyoruz?

Yok öyle denemez, dilimize özensizliğimiz hakkında söylediklerimden çıkarılması gereken sonuç bu değil: Ben tüm Türk tarihine yayılan gözlemler yapmaya, buradan sonuçlar çıkarmaya çalışıyorum. Türkler, enteresan biçimde her tarihsel dönemde "cihan hakimiyeti" için çabalamışlar, adeta tüm dünyayı ele geçirdiklerinde rahata ereceklerini düşünmüşler. Bakmayın halimizin perişanlığına, bilinçdışımız şimdi de bunu istiyor. Bu kadar büyük arzusu olan bir topluluk, mevcut durumun gerçekliğini biraz algılamaya başlayınca da tuhaf ruh hallerine kapılabiliyor. Galiba sizin uçlar arasında gidip gelme dediğiniz bu türden ruh hallerimiz.

Türk kimliğini nasıl tarif ediyorsunuz? Burada ortak payda coğrafya mı? Din mi? Dil mi? Kimdir Türk?

Bir kere "Türk kimliği" diye genel geçer bir kimlikten bahsedemeyiz. Hangi Türk kimliği olduğunu açmalıyız öncelikle. Hali hazırda iki Türk kimliği var. Birisi, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkesi kapsıyor, hukuk sistemimiz, hür ve eşit olduklarını söylediği tüm yurttaşlara "Türk" adını veriyor. Bir de "etnik Türk kimliği" var. Kendilerini etnik ve tarihsel olarak Türk hisseden insanların kimliği. İşte benim kitaplarımda incelediğim insanlar, bunlar yani etnik Türkler. Eğer etnik Türk kimliğini ne belirliyor diye soruyorsanız, çok açık bir biçimde cevabım anadildir, Türkçedir. Eski Türk inançları da etnik kimlik de çok önemlidir ama onu da belirleyen, nesillere aktaran anadildir. Bu durumda etnik olarak Türk dediğimiz insanlar da, en kısa tanımla "anadili Türkçe olan"lardır. Bu arada sağ olun sayenizde Türk olmanın bir ırktan olmak demek anlamına gelmediğini de söylemiş olduk. Çok önemli burası. Türkiye'de akademisyenler bile etnisiteden söz edince bir ırktan bahsediyorlar. Oysa etnisite, ırk demek değildir, ana dilin ve ucu görünmeyecek kadar uzun bir tarih boyunca, ortak yaşam kültüründen kaynaklanan temel inançların oluşturduğu bir kimlik durumudur.

Türk için iki türlü 'öteki'var

Bir Türk için "öteki" kimdir? Kürt mü? Ermeni mi? Arap mı? Amerikalı mı? Yoksa Avrupalı mı?

"Türk"ün iki türlü "öteki"si var. Bir tanesi, komşu Türk kavimleri, yani kendi boyundan olmayan Türkler; diğeri ise Türklerin cihana egemen olma, dünyayı yönetme arzuları nedeniyle, o sırada dünyadaki en büyük güç kimse o. Bu ikinciye Türk'ün "mutlak öteki"si diyebiliriz. "Türk"ün "mutlak öteki"si, onun cihan egemenliğine engel olan yani o an dünyada egemen olandır. Muhtemelen Türklerin kendilerini dünyanın merkezine, Gök-Tanrı'nın temsilcisi kağanlarını dünyanın yönetimine yerleştiren eski inançlarının, yaşadıkları zor tabiat şartları ve kalabalık Çinlilerle sarılı olmanın yarattığı bir ruh halinden kaynaklanıyor bu "mutlak öteki" seçimi. Atalarımız, büyük ihtimalle dünyanın geri kalanını Çinlilerin oluşturduğunu sanıyorlardı, bu zorlu dünyada var kalabilmek ve onların uygarlık ürünlerine sahip olabilmek için tüm dünyaya egemen olmaktan başka çareleri olmadıklarını düşünüyorlardı. Yönetme arzularını da, savaşçı ruhlarını da maddi koşullar belirliyordu. Bu ruh hali, nesillere aktarıldı, Türk grup davranışı haline dönüşerek günümüze kadar geldi. Hep dünyaya egemen olmak istedik ama nedense işe hep yanı başımızdaki kardeşimizden başladık.

"Öteki"mizin diğer Türk oluşu, tarihimizi kardeş kavgalarının tarihi haline getiriyor. "Mutlak öteki"mizin, o sırada dünyada egemen olan olması ise, dış politikamızda sorunlara yol açıyor. Şimdi anlıyor musunuz niye maçlarda "Avrupa Avrupa duy sesimiz. Bu gelen Türklerin ayak sesleri" diye bağırıyoruz? Türklerin büyük çoğunluğu niye ABD'yi hiç sevmiyor? Niye Türkler ve Amerikaların savaşını konu alan bilim-kurgular insanımızın dikkatini çekiyor, çok satıyor?

Türklerin psikolojisinin en önemli özelliklerinden biri Türklerin asla kimliklerine, dillerine düşkün olmamaları diyorsunuz? Günümüzde kendi coğrafyamızda yaşadığımız pek çok çelişkinin altında "Türk kimliği"ne fazla önem verme yatmıyor mu?

Türkler uygarlık tarihindeki rollerinin gereği olarak diğer uygarlıklara, dinlere ve dillere karşı alabildiğine hoşgörülüler. Hoşgörü, bazen lakaytlık, aldırış etmemek boyutlarına varabilir. Benim kimliğimize ve dilimize başka etnik topluluklar kadar düşkün olmamamızı dayandırdığım temel, bu uygarlık tarihindeki rolümüzden kaynaklanıyor. Evet, sanılanın aksine Türkler, etnik ve dinsel fanatik değillerdir. Ama onlar da eninde sonunda insandır, son tahlilde korumaları gereken bir etnik kimlikleri vardır. Gerçekte tam tersi olsa da, bugünkü panoramada Türklerin etnik ve dinsel fanatik olarak görünmelerinin nedeni, onların bir başka özelliğidir. Segmentlere bölünmüş toplumsal yapıları nedeniyle, başlarını sosyopatiden bir türlü kurtaramamalarıdır. Toplumumuz sürekli mafiyöz oluşumlar, sosyopatik çeteler üretiyor. Bu çetelerin yaptıkları eylemler, Türklere mal edilmeye kalkılıyor. Dünyanın etnik kargaşa yaşayan ve kan gölüne dönen diğer bölgeleriyle, ülkemizde yaşananlar karşılaştırıldığında ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilir.

Göçebeliğin Türk psikolojisindeki önemi nedir? Daha 200 yüzyıl öncesine kadar göçebeydik diyorsunuz. Bu yüzden şehirlerimiz şantiye gibidir diyorsunuz. Kurtulamadık mı göçebelik hissinden?

Yok kurtulamadık. Daha da üzücüsü olanı yakında da kurtulacağımıza dair hiçbir umut ışığı yok. Göçebenin ruh hali ve zihniyet yapısıyla yerleşik insanınki tamamen farklı. Bizim yerleşik, kentli yaşamı öğrenebilmemiz sanki yüzyıllar alacak gibi. Zaten yerleşik kültürler de yüzyıllar geçtikten sonra öğrenebilmişler yerleşik yaşamın gereklerini.

Felsefi düşünce için durmak gerekir!

Birbirimize sorduğumuz ilk sorunun "Nerelisin" olmasının nedeni de göçebelik mi?

Evet, hiç şüpheniz olmasın, "sormak ayıp olmasın" diye önümüze gelene sorup durmamız da göçebelikten.

Türklerin felsefe üretememesinin nedeni olarak da göçebeliği gösteriyorsunuz? Yerleşik düzen gerekli midir felsefe üretmek için? Ya da yerleşik düzene geçtiğimiz zaman dilimi yeterli değil mi felsefe üretmeye başlamak için?

Göçebe düşünür ama felsefi düşünce üretmez, zira ihtiyacı yoktur. Tefekkür için, felsefi düşünce için durmak, düşüncelerini belli bir noktaya yoğunlaştırmak kaydetmek gerekli. Sürekli bedeni yer değiştiren göçebenin, kendisi gibi uçucu olan sözlü zihninde ayrıca bir zihinsel göçe ihtiyaç hissedilmez, bulunduğu yeri ve zamanı anlamaya çalışmak yeterli görülür, bir öncekini kaydetme gereği duymadan, yalnızca yaşanır gidilir. Ayrıca göçebenin yazıyla arası iyi değildir; o sözlü kültürün, muhabbetin insanıdır. Sözlü kültürün insanının beyni yazılı kültürde yaşayandan çok farklıdır. Düşünce tarihinde ve felsefede bize özgü olanı yansıtabilen veya Türk olarak adından söz ettirebilen bir düşünürümüzün olmaması tüm bunlar yüzünden. İslam tarihi içinde Farabi, İbni Sina gibi Türk kökenli düşünürler elbette olmuş ama onlar, haklı olarak etnik kökenleriyle anılmıyor, İslam düşüncesi içinde değerlendiriliyorlar.

Göçebelik duygusu aynı zamanda daimi bir kaygı hissi de getirmez mi? Hiçbir yere sahip olamama. Hiçbir yerde aidiyet hissetmeme?

Elbette göçebelik sürekli kaygı halinde yaşamak demektir. Bazı romantik yazarlar, göçebeliği tabiatın bağrında yaşamaktan dolayı kutsarlar ama cahilliklerinden. Onlar göçebelerle yaşamaya kalksalardı bir gün bile dayanamazlardı.

Türkler için "Benim için şöyle desinler" duygusu önem taşıyor sizin yorumunuza göre. Bir tür değersizlik hissi mi neden oluyor buna yoksa değer duygumuz içsel değil görüntüye dönük bir şey mi?

Buna değersizlik duygusu diyemeyiz. Kültürel bir kod nedeniyle bu böyledir. Biz Türkler, kapitalizm öncesi potlaç kültürünün insanlarıyız. Bizim en burjuva olanımızda bile piyasanın rasyonalitesi yoktur. Zenginimiz de yoksulumuz da yaptığımız işleri, başkalarına göstermek, hava atmak, böbürlenmek için yaparız.

İtaat, şan ve gösteriş her şeyden önemli

Nedir potlaç kültürü? Türk psikolojisinde nasıl bir önemi var?

Potlaç kültürü, kapitalizm öncesi dünyadaki ilişki sistemlerini tanımlamak için kullanılmış bir kavram. Tam Türkçesine "han-ı yağma" denilebilir. Piyasa rasyonalitesi değil de itaat, şan, şeref, gösteriş ve şatafat her şeyden önemli bu kültürde. Görünüşte kardeşlik, dayanışma gibi olumlu yanları da var. Batılılar potlaç kültüründen kapitalizme geçebilmek için yüzlerce yıldır uğraşıyorlar. Biz ise boğazlarımıza kadar potlaç kültürüne batmış olduğumuzu henüz idrak bile etmiş değiliz.

130 yılda Türkler sadece 2000 patent almış bunların hiçbiri de dünya bilimine ve teknolojisine katkıda bulunmamıştır diyorsunuz? Bunun nedeni nedir size göre?

Sözlü kültürümüz ve göçebeliğimiz... Bilim dünyasına önemli bilimciler yetiştirmemize rağmen hala yaratıcı olamıyoruz. Uygarlığı "en iyiyi, en güçlüyü, en yeniyi izle!" formülüyle yakalamaya çalışıyoruz. Ortada gerçek bir bilimsel girişim yok, aktarmacı zihniyet devam edip gidiyor. Tüm uygarlık ürünlerini sindirip sindiremeyeceğimize bakmadan adeta kapış kapış alıyoruz ama kendimiz geliştirmiyoruz. Batılı ülkelerin ülkemizde açtığı teknoloji fuarlarına akın etmemiz, en son teknolojiyle çıkan aygıtlar için bir ucuzluk kampanyası yapıldığında birbirimizi ezip geçmemiz bu yüzden. Teknolojinin kendisine bayılıyoruz ama o teknolojiye bir katkıda bulunmuyoruz. Uzun ve şüphesiz şanlı tarihimize rağmen, Talat Halman'ın dediği gibi, tek bir bilimsel icadı olmayan, tek bir coğrafi keşif yapmamış olan tek büyük ulus biziz belki de.

"Sözlü kültür modernleşmenin önündeki en büyük engeldir ve kişisel vicdanı değil toplumsal ve harici vicdanı geliştirir" diyorsunuz. Yani vicdanımız da başkaları için mi bizim?

Yazı ile vicdanın içselleşmesi arasında bir bağlantı var. Yazı kendimize de başkasına da ayrı bir varlık olarak bakabilmemizi, nispeten objektif değerlendirmeler yapabilmemizi sağlayan bir beyin gelişimine neden oluyor. Sözlü kültürde ise, içsel vicdanın yaptığını töre ya da emir sağlayabiliyor. Harici vicdan dediğimiz bu. Dolayısıyla dünyanın en düzenli ordularını kurabilen Türkler, trafikte birbirlerine saygı göstererek ilerlemesini beceremiyor.

Bir diğer ilginç tespitiniz ise Türklerin diğer milletlerden daha kolay sınıf atladığı, gösterişe ve şatafata düşkün olduğu...

Kolay sınıf atlama da bir potlaç kültürü özelliği. Türkiye'de köklü bir burjuva sınıfının olmaması, en yüksek vergi verenlerimizin sürekli değişmesi, hep türedi zenginlerimizin oluşması, kolay sınıf atlamanın bariz örnekleri. Gösteriş ve şatafat tutkusu ise, doğumdan düğüne, ev alma ve berbat biçimde döşeme merakımızdan, çocuklarımızı lüks okullara göndermek için yarışmamıza hatta ölümün ardından okutulan mevlid törenlerine kadar her yerde paçamızdan akıyor.

Önemli tespitlerden biri de İslamiyet ile tanışmanın etkisi üzerine. "İslamiyet'le tanışmak dağılıp gitmeye mahkûm olan Türklerin yapısına can suyu kattı" diyorsunuz. Nasıl sağladı bunu İslam?

Dilimize ve kimliğimize sahip çıkmama özelliğimiz nedeniyle, hep diğer uygarlıklar içinde kaybolup gitmişiz. İslamiyet dairesine girene kadar. Örneğin Atalarımızdan bazılarının Çin kültürünün içinde eriyip yok olduklarını en eski yazıtlarımızda görüyoruz. Hazar'ın kuzeyinden batıya gidenlerimizin Hıristiyanlaşarak buharlaştıklarını ise hepimiz biliyoruz. Bizim de sonumuz onlar gibi olacaktı ama hem önceki inançlarımızla hem de savaşçı zihniyetimizle kolayca uzlaşması sayesinde neredeyse tüm Türk dünyasının Müslüman olması, yok olma sürecimizin önüne geçti. Müslümanlığı kabul ettikten çok kısa bir süre sonra İslamiyet'in başına geçmemiz, İslam uygarlığı için çaba göstermeye başlamamız birçok temel sorunumuzun çözümü için fırsatlar sağladı.

Ama siz de söylüyorsunuz: din çatısı altına girmekle azalacağı sanılan kardeş kavgası İslami bir kılığa bürünüp Alevi-Sünni kavgası adını alarak günümüze kadar geldi. Burada bir çelişki yok mu?

Hayır çelişki yok. Türkler, İslamiyet'e girdiklerinde tarihlerinde yepyeni bir durum ortaya çıktı. Ak-budun ve kara-budun ilk kez aynı inanç sisteminde birleştiler. Ancak Türkler Müslüman oldu diye segmenter toplum yapıları bir anda değişmedi. Karahanlı, Gazneli, Harezmli, Selçuklu ve Osmanlı gibi Müslüman Türk devletlerinde egemen boylar, Sünni İslam'ı tercih ederken, İslam dünyasındaki çatışmaların da etkisiyle diğer boylar hem eski inançlarına sarılırken hem de Hz. Ali yanlısı muhalif kanada geçtiler. Egemen boyların göçebe Türkleri yerleştirmeye, iskan etmeye çalışmaları da bu çatışmayı artırdı. Hala aynı sürecin sıkıntılarını, sancılarını yaşıyoruz.

 

Röportaj: Handan Akdemir

Yeni Aktüel Dergisi 24-30 Ocak 2008, Sayı: 133

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

MEHMET HARMANCI İLE METAFOR ÜZERİNE

20/3/2008

6. sayısı çıkmak üzere olan metafor dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Harmancı ile "Kültür-Sanat-Hayat" bağlamında bir söyleşi yaptık.

Röportaj: Esma Ürkmez - Faruk Yazar

Türkiye çapında, yeni bir dergi çıkarttınız. Bir kültür dergisi... Künyesinde "sözlü yazılı ve dijital kültürler dergisi" ifadesi var. metafor dergisi Türkiye'de kültür dergiciliği alanında neyi hedefliyor?

metafor dergisinin kendini tanımlama biçimi anlaşıldığında Türkiye'de tutacağı yer ya da ne denli bir önemi haiz olduğu da anlaşılacaktır. "Sözlü yazılı ve dijital kültürler dergisi" alt başlığı ve kimliğiyle ortaya çıkan bu dergi, kültür tarihinin yaşanan ve kayda geçirilen tüm aşamalarını kapsamı içine alan bir yaklaşımı hedefliyor.

Kültür gündelik hayatımızda ne kadar önemlidir ve hayatı belirlemek noktasında kültürün yeri nedir, önce bunu düşünmek gerekiyor. Hayatımızda bizi şekillendiren, yönlendiren ve geleceğe dair düşüncelerimizle geleceği inşaya yol açan şey tamamıyla bizdeki kültür verileri ve birikimi değil midir? Böyle olunca "sözlü yazılı ve dijital kültürler dergisi" diye adı konulmuş bu mevkutenin, öneminin nerede ve neden olduğu sanıyorum daha iyi anlaşılacaktır. Yani biz kültüre geçmişten geleceğe doğru hayatımız akıp giderken insanın tanıklığı olarak bir yandan bakarken öbür yandan insanı inşa eden süreç olarak da bakmak istiyoruz. Ve insanın inşası gerçekleştirilirken, "mesaj verilmemeli" denilen bir çağda bu kadar çok mesaj bombardımanına tutulan insanlara, azıcık da olsa mesajları ayrıştırmak, analiz etmek, doğruyla yanlışı fark edebilmek için ufacık bir katkı sağlamak bizim için yeterli olacaktır.

"SÖZLÜ KÜLTÜRÜMÜZ KAYIT ALTINA ALINMIŞ DEĞİL"

Yazılı kültürün binlerce yıl öncesine dayanan bir geçmişi var, sözlü kültürün de öyle. Buna bir de dijital kültür eklendi. Dijital kültür, sözlü ve yazılı kültürün yanında nasıl bir konuma sahip ve bu anlamda metafor ne söylemek istiyor dijital kültür adına?

Şimdi sözlü kültür, yazılı kültür belki kültürün tarihsel boyutu ve evreleri olarak ele alınabilir. Bunun devamı, süreğen bir unsur olarak da dijital kültürle karşılaştığımızı düşünüyorum. Ve sonuç olarak, mesela yazılı kültürün oluşmasıyla birlikte sözlü kültür ortadan kalkmış değildir. Hala sözlü kültür aracılığıyla varlığını sürdüren ve bize ulaşan veriler, bilgiler olduğu gibi yazılı kültür de dijital kültürün ortaya çıkışıyla yok olacak değildir diye düşünüyoruz. Ama bu her bir kültür evresi, kayıt biçimi daha doğrusu, kültürün kayıt biçimi, kültürü bir yandan değiştirirken öte yandan daha önceki devreyi destekleyen, güçlendiren ve o dönemde yaşanmamış bir takım imkânları da insanoğlunun önüne açan hususlar olarak gözüküyor. Bu bağlamda hiçbirini diğerinden üstün ya da aşağı görmeksizin, önemli ya da önemsiz diye bir değerlendirmeye gitmeksizin kendi imkânlarımız dâhilinde kültürün sözlü, yazılı, dijital boyutlarında insana etki eden yanlarını, bunun çözümlemelerini, olumlu ve olumsuz yönlerini ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Bu konuda temel maksadımız yine kültürün başka bir ayrımı ya da sınıflandırması olarak değerlendirebileceğimiz işte popüler kültür, yüksek kültür, kitle kültürü gibi tanımlamalardan da yola çıkıp insanları bayağılaşmış, basitleşmiş bir kültür algısından kurtarmak, belki kurtarmak iddialı olabilir ama bunun farkına vardırmak ve daha yüksek, daha insani ve daha köklü bir kültür değerinin ortaya çıkabilmesi için katkı sağlamak gösterilebilir.

Bu anlamda dijital kültüre yazılı katkı sağladığınızı söyleyebilir miyiz? Ya da yazılı kültürle eleştiri getirdiğinizi?



metafor, kültür sanatı fildişi kulede(n) görmüyor. Kültür sanatı münzevi bir uzlet köşesinde de görmüyor. Kültür sanat, hayatın damarlarında dolaşan kan gibi olduğu sürece anlamlıdır, diye bakıyor.

Ben bu işe başlarken şunu düşündüm... Arkadaşlarla biz bunu tartıştık, daha sonraki aşamalarda da... Sözlü kültürü yazıya geçirmek mesela! Hala bitmiş bir iş değil. Onca üniversite var, onca fakülte var, onca araştırma birimi var, araştırmacı, akademisyen var, mesela hâlâ masallarımız bütünüyle yazıya geçirilmiş değil. Tüm türkülerimiz notaya dökülmüş değil. Bütün manileri biliyor değiliz. Ya da bütün şiirlerimizi görsel bir dokümantasyona tabi tutmuş değiliz. Fotoğrafla ya da video kayıtlarıyla... Bunun olmadığını gördüğümüz noktada biz şu hizmeti verebiliriz diye düşündük; bugüne dek ne kadar başardık tartışılır ama bir hedef olarak ve paylaşılabilir bir hedef olarak başkalarıyla birlikte çoğaltılabilir bir hizmet olarak bunu düşündük; sözlü kültürün verilerini yazılı kültüre aktarmaktır mesela bir yandan metafor'un yapmayı planladığı, öte yandan dijital kültüre yazılı kültür aracılığıyla yardım etmek, yol açmak, eleştiri getirmek ve işaret etmektir belki. Bir başka taraftan ise dijital kültürün imkânlarıyla yazılı kültürün geleceğini tartışmak bizim gündemimize girer. Öte yandan yazılı kültüre sözlü kültürün yaptığı katkıyı tespit de yine metaforun alanı içerisinde ele alınabilir. Yani bu kombinasyonlardan hareket ettiğiniz zaman metafor dergisinin ne kadar geniş bir yelpazede ne kadar renkli konulara girebileceği ortaya çıkıyor. Biz ekip olarak bu dergide bunların bir kısmını hesaplayarak, bir kısmını karşılaştıkça fark ederek yolumuza devam ediyoruz. Asıl amacımız hayatımızı bunca belirleyen bir noktada kültür konusunda, biraz daha gözümüzü açıp biraz daha ormana -genel olarak bakabilmek- orman olarak bakabilmek; öbür taraftan ağaçların farkına varabilmek ve bunu sürekli bir diyalektikle, düşüncede bir çevrimle ve bu kültürlerin birbirine eleştirisini sürekli gündeme getirerek başarmaya çalışacağız. Tabii ki bu dergi, metafor, tek başına bir çalışma olarak bunların hepsini yapabilecek güçtedir demek iddialı olmanın ötesinde hayal olur ama şunu da düşünüyoruz; metafor gelecekte üzerinde çokça tartışılacak bir hususa bir girizgahtır. Bundan sonra insanlar bu konuları daha çok konuşacaklar. Buna da inanıyoruz.

Bir de metafor, popüler kültüre, karşı bir duruş sergiliyor. 1.,2. ve 3-4-5. sayıları çıktı. Tüm bu sayıları göz önünde tuttuğumuz zaman yüzeysel gündeme, popüler kültüre karşı bir duruşu var. Oradaki amacınız nedir?

Yani çok açık bir şey var; popüler kültür demek pazarlanabilir metayı kolay kanacak müşteriye satmak, en temelde en basit okumasıyla böyledir diye düşünüyorum. Biz insanın ucuz bir müşteri olmasından ve kendisine layık olmayan bir metayı çok değerliymiş zannıyla almasından rahatsız oluyoruz. En azından insanlık adına, insan onuru adına bunun böyle olmaması gerektiğine inanıyoruz. Doğal olarak da buna karşı bir mesafe ve bir tepkiyle hareket etmek durumundayız. metaforun hareket noktası ve yaklaşımı popüler kültür için böyle özetlenebilir. Yoksa işte şu kültür tarzına karşıyız, öbür kültür türüyle bağdaşığız, bundan dolayı böyle bir çatışmanın içindeyiz diye bir konumlandırma düşüncesi asla oluşmmamalı. Fakat bizim derdimiz aslında sadece popüler kültür, kitle kültürü ya da yüksek kültür gibi tanımlamalar çerçevesinde dolanmak da değil. Bizim derdimiz demin de söylediğim gibi insanın sahip olduğu fakat yeniden hatırlaması ve yeniden sahip çıkması gereken onuruna, sahip çıkması için bir vesile olabilmek. Belki bu anlamda kendi itirazımızı, cılız bir ses bile olsa, dile getirmiş olmanın huzurunu yaşamak... Bütün mesele buradan kaynaklanıyor. Her ne zaman ve her nerede hangi kültür adına olursa olsun insan onuruna zarar veriliyorsa metafor da ne adına olursa olsun o kültürün karşısında olacaktır. Bugün bu popüler kültür adıyla meşhur olup piyasaya hakim olduğu ve böylece tanımlandığı için biz de konumlandırmamızı buna göre yapmış bulunuyoruz.

"KÜLTÜR-SANAT, HAYATIN DAMARLARINDA AKTIĞI SÜRECE ANLAMLIDIR"

metafor arşivcilik alanına da el atmış gözüküyor. "Kuşbakışı 2004 Türkiye: Kültür, Sanat, Hayat" özel sayısı Türkiye'de az yayınlanan ve her geçen yıl daha da azalmakta olduğu gözlenen bir alanda kendini gösteriyor. metafor arşivciliğe nasıl bakıyor?

Şimdi arşivciliğe yönelmiş olarak değerlendirilebilir metafor ya da kültür sanat topografyasında boş kaldığına inandığı bir yeri doldurmak çabasına girmiş de denebilir. Her ikisi de yanlış olmaz. Bunun gayet basit ve açık bir cevabı var ve bu daha önceki sorularla da bağlantılı. İnternet çağındayız, bilişim çağındayız. Bilginin dijital ortamlarda artık hızla aktarılabildiği bir çağdayız ve herkes telefon rehberlerini, önemli notlarını, gazete kupürlerini sanki eskisi kadar önemsemiyor artık. Yani önemli telefonlar listesi internet sayesinde bir tuşla ulaşabileceğimiz kadar yakın diye düşünüyor insanlar. Ya da falan konuyla ilgili materyallere Google'da yapılacak küçük bir tarama ile ulaşırım diye bakıyorlar hayata. Fakat bu bir yandan doğru bir veche arzederken öbür yandan insanı yanıltan bir görünüm de taşıyor. Çünkü arama motorundan bulduğunuz şey aradığınız şey değil çoğu zaman. Neyi aradığınızı öncelikle iyi bilmeniz gerekiyor. Belki biz neyi aradığınızı, neyi aramanız gerektiğini hatırlatacak bir sayı yapmak peşinde olduk. Yani 2004 yılıyla ilgili internet ortamında pek çok materyali bulabilirsiniz ama onu mantıklı bir fotoğrafla, doğru dürüst bir haritayla bir kılavuzla size sunmaz internet. İşte bu noktada da dijital kültürlerin hakim olduğu bir alanda yazılı kültürün tecrübesine sığınarak yapılmış bir iş çıkarmaya çalıştı metafor ve "Kuş Bakışı 2004 Türkiye: Kültür, Sanat, Hayat" diye bir özel sayı çıkardı. Bunun şimdi anlamı bir taraftan da, 70'li yıllarda 80'li yıllarda belki daha öncesinde de rastladığımız kültür-sanat yıllıkları var. Çeşitli oluşumlar, cemiyetler, dernekler ya da şahıslar o yılın kültür sanat olaylarını hatta siyasi olaylarını toplayan eserler vermişler. Bunu gelenekleştirmişler. Ne yazık ki bu, 90'larda giderek yok olmaya başlayan bir gelenek haline döndü Türkiye'de. 2000'li yıllara geldiğimizde artık neredeyse bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azaldı. Her yıl bir yenisinin daha kapandığını ve çıkmayacağını duyduğumuz bir süreç yaşıyoruz. İşte tam da bu noktada biz geçmişin işe yarayan kısımlarını asla bırakmamak lazım düşüncesiyle, salnameleri vesaireleri de göz önünde bulundurursak, yüzyıllardır süren bir geleneğin devam etmesi isteğiyle bu işe giriştik ve bundan sonra da her yılın ilk sayısı ya da ilk iki sayısı buna münhasır çıksın, diye planladık. Bir kültür sanat yıllığı anlayışıyla çıkacak ve orada tırnak içinde "kültür, sanat, hayat" vurgusunun koyulmuş olması da metafor'un kültür-sanata nasıl baktığını imlemek için yapılmış bir vurgudur. Çünkü metafor, kültür sanatı fildişi kulede(n) görmüyor. Kültür sanatı münzevi bir uzlet köşesinde de görmüyor. Kültür sanat, hayatın damarlarında dolaşan kan gibi olduğu sürece anlamlıdır, diye bakıyor. Ve hayatın damarlarında bir nevi bir kan sayımı yapıyor. Bu sayı, ilk çalışma bizim için. Daha iyilerine vesile olacağını düşünüyorum. Yani okurlar bundan sonra daha güçlü, daha canlı ve daha berrak bir manzara görecekler, metafor'un arşiv sayılarında...

Birbiriyle ilgisiz gibi görünen alanların derginin içinde birleşmesi de herhalde bunu vurguluyor. Mesela ekonomi bile var, siyaset var...

Kültür sanat hayat dediğiniz zaman bu bağlamı yakalayabilirsiniz! Bir de metaforun kimliğinin oluşması noktasında bugün ilgisizlik tartışması hep gündeme geliyor. Nereden baktığınıza bağlı ilgi-bağlantı meselesi. Yani biz sözlü, yazılı, dijital kültürler bağlamından baktığımızda dışarıdan birisi için hiç alakası olmayan iki konuyu ya da konuğu bu dergi sayfalarında misafir edebiliyoruz, barındırabiliyoruz. Onun için biz baktığımız yeri en baştan deklare ettik. Elbette ki herkese de oradan bakın diyemeyiz ama en azından bizi anlamak için sanıyorum perspektif açık. Böyle bakıldığında birbiriyle ilgisiz şeyler yaptığımızı ben bugüne kadar görmedim ve böyle bir düşüncem olmadı. Olsaydı böyle yapmazdım kesinlikle. Ama ilginin daha net anlaşılabilmesi için biraz vakte ihtiyaç var, belki de. Daha fazla sayıya ihtiyaç var. Bugün, taş, tuğla, harç arasında inşaatın neye benzeyeceği tam olarak anlaşılamayabilir.

 

http://www.40ikindi.com

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

TÜRK EDEBİYATI 413 / MART 2008

16/3/2008

Beşir Ayvazoğlu  Hasbıhal
Konuşan: Beşir Ayvazoğlu  Muhittin Serin: “Hat Sanatı Bize Tarihin Emanetidir”
M. Uğur Derman  Bir Levhanın Hatırlattıkları
F. Çiçek Derman  Kerim Silivrili’yi Kaybettik
Emin Nedret İşli  Edebiyatçı Kartvizitleri (efemera)
Buhari Çetinkarya  Babamın Davulu (hikâye)
Hızır Ovacık  Deprem (hikâye)
Bahtiyar Aslan  MSN’de Masal Anlatmak Yahut Anlatıcıya Dair Düşünceler
Özlem Nemutlu  Yeni Türk Edebiyatı -Tanzimat’tan Cumhuriyet’e
Alâattin Karaca  “Küs müyüz Sayın Başbakanım?”
Funda Özsoy Erdoğan  Küreselleşmenin Gölgesinde: ‘Tren Burdan Geçmiyor’
Hüseyin Bayçöl  “Konsolosun Köpeği”
Zafer Acar  Sezai Karakoç’un ‘Masal’ Şiiri Kimindir?
Sabahattin Çağın  Zor Günlerde İki Şair, İki Şiir
Catherine David / Çev. Cemal Aydın  Umberto ve Gwenël Aubry’ye Göre: Estetikte Güzellik ve Çirkinlik
Ayşe Göktürk Tunceroğlu  Majestelerinin Başşehri
Hülya Atakan  Suyollarının İzinde
İbrahim Yıldırım  Kazakistan’da Nevruz Bayramı
Konuşan: Kalender Yıldız  Valeria Kolos: “O Üsküdar-Beşiktaş-Eminönü Üçgeni Yok mu?”
Valeria Kolos  İyi Akşamlar
Türk Edebiyatı  Kırkambar
ŞİİRLER
Nazım Payam  Gecenin Teninde Bir Ten Aldım Kendime
Namık Kemal  Vâveylâ
Mahmut Bahar  Günce
Mehmed Âkif  Hakk’ın Sesleri’nden
Ramazan Ekici  Tel ve Kalp
Ali Osman Dönmez  Kapı

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

DERGAH 217 / MART 2008

16/3/2008

Adem Can  Camdaki parmak izi (şiir) 1
Yavuz Altınışık  Adam dolu arabesk (şiir) 2
Ali Düz  Müziksiz (şiir) 3
Mustafa Oral  Yağmura yağan yaprak (şiir) 3
Furkan Çalışkan  Yazının son şiiri 3
Burdu Narin  Tanırsın (şiir) 4
Cihat Duman  Mazaralık (şiir) 4
Ayşegül Ünal  Yol kısa, yolculuk uzun (hikaye) 5
Hüseyin Akın  Çocuk Edebiyatı Tarihinde Bir Önsöz: :Çocuk Edebiyatı Nedir? Ne değildir? 5
Yusuf Armağan  Yaşasın aşure yapmasını bilen kadınlar (hikaye) 7
İskender Pala  Selam verdim rüşvet değildir deyü almadılar 8
Dr. Selami Şimşek  Mehmed Akif ve Mevlevilik 11
Savaş Çevik  Hat sanatu ruhi ve manevi estetiğin vücut bulmasıdır (sohbet) 12
Mehmet Erdoğan  Eleştiride süreklilik 18
Hasan Öztürk  2007 yılının Dergah öyküleri 22
Muhsin Macit  Filmin ağlanacak yeri 24

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Yine ve Yeni DERKENAR

3/3/2008

İki aylık kültür ve edebiyat dergisi Derkenar bir yıllık aradan sonra yeniden yayın hayatına başlıyor. Yazı İşleri Müdürlüğünü Seyfullah Aslan’ın yaptığı; Genel Yayın Yönetmenliğini Hüseyin Akın’ın yürüttüğü derginin yayın kurulunda Osman Toprak, Furkan Çalışkan, Ayhan Demir, Yusuf Genç gibi önemli isimler yer alıyor.

 

İşte derginin sunuş yazısı:

 

Merhaba sevgili dostlar,

Bir süre önce Derkenar dergisine ara vermiş, bir başka kanaldan yürümeye çalışmıştık. Bunun Derkenar adına bir son olmadığını bir kenara yazmanızı özellikle vurgulamıştık. Çünkü bu kesinti, mecalsizlikten olduğu yere yığılıp kalma değil, soluklanma ve ileriyi gözüne kestirme molasıydı. Edebiyat dergilerinin şaşmaz periyodu her zaman için bir istikrar olarak değerlendirilemez, bazen işlerin rutine dönüştüğünün ya da döngüsel tekrarın ifadesi de olabilir. Eğer yinelemek yenilemekle birlikte bir derlenip toparlanmanın adı oluyorsa yeniden yola koyulmanın anlamı vardır. Aksi takdirde yeni çıktığını zanneden her dergi sadece eski bir sayısını tekrarlamış olur. Derkenar dergisinde bir araya gelen şair ve yazarlar neden burada olduklarının farkında olan düşünce ile duyarlık arasındaki ince çizginin ayırtına varmış kişilerdir. Evrensel olanla kültürel coğrafyaya bağlı yerli tınıları buluşturup birleştiren, aynı zamanda yazmayı çağa tanıklık etmenin bir yolu kabul eden birden fazla kuşağın oluşturduğu bir korodur bu.

İlk sayımızda böyle bir fotoğrafı yansıtmaya çalıştık. Hüsrev Hatemi, Kamil Yeşil, Hüseyin Akın, İbrahim Tenekeci, Osman Toprak, Mehmet Solak, Ayhan Demir, Alper Gencer, Mustafa Akar,  Furkan Çalışkan, Ünsal Ünlü, Ali Görkem Userin, Yusuf Genç, Atilla Yaramış, Mustafa Kılıç, Adem Özdağ, Zeynep Çelik ve Seyfullah Aslan bu sayımızda ürünleriyle yer aldılar. 1939 doğumlu şair Hüsrev Hetemi’den 1984 doğumlu en genç öykücümüz Mustafa Kılıç’a kadar ara kuşakları içine alan bir yazı kadrosuna sahibiz. Bunu kemiyet ya da çeşitliliğe vurgu olsun diye söylemediğimiz muhakkak. Bu fotoğraf Derkenar’ın salt kuşak edebiyatı dergisi olmadığını, daha önemlisi edebiyatta misyon dergiciliğine daha yakın durduğuna dair bir işarettir. Önde yürüyenlerin arkadan gelenlere yolunu, yordamını, izini, refikini, adını ve adımını aşikâr kılmaya yönelik bir tedrisattır.

İbrahim Tenekeci, Hüseyin Akın, Alper Gencer, Mustafa Akar, Furkan Çalışkan, Ünsal Ünlü, Mehmet Solak, Adem Özdağ şiirleriyle; Kâmil Yeşil, Kâmil Yıldız ve Mustafa Kılıç ise hikayeleriyle bu sayımızda yer aldılar. İbrahim Tenekeci’nin gezi yazıları başka mekânlarla sürüyor. Bu sayıda Tenekeci’nin Geyve, Taraklı ve Göynük’te yaptığı geziye iştirak edeceksiniz.

Yusuf Genç, Cihan Aktaş’la seksenli yılların kılık kıyafete kadar özgürlükleri rafa kaldıran despotik havasını konu alan son romanı Seni Dinleyen Biri’ni konuştu. Atilla Yaramış Sezai Karakoç’un gözüyle Necip Fazıl’ı yazdı. Hem Necip Fazıl’ı hem de Sezai Karakoç’u anlatan-anlatılan bağlamında daha yakından tanıma fırsatı veren bir yazı.

Şiirin arka bahçesi olur mu? Şiire sığmayan şiirin dışına taşan her kullanışlı şey şiirin arka bahçesinde yerini alır. Hüsrev Hatemi, şiir kitaplarının arkasında görmeye alışık olduğumuz “meraklısına notlar” bölümünden çok daha ayrıntılı olarak şiirlerinde geçen bazı noktaları, mekân ya da şahıs isimlerini okuyucuda merak uyandırarak şerh ediyor. Hatıra tadındaki bu şiir şerhlerini ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz.

Kitap tanıtımlarında; Seyfullah Aslan Kâmil Yeşil’in ‘Özet Yaşamaklar’ını, Hüseyin Akın Hüsrev Hatemi’nin ‘Bir Ömür Süvarisi’ adıyla kitaplaştırdığı hatıralarını, Ali Görkem Userin Ahmet Özalp’in hazırladığı Çağrı Yayınları’ndan çıkan ‘Binbir Gece Masalları’nı, Zeynep Çelik Mustafa Kutlu’nun son hikâye kitabı ‘Kapıları Açmak’ı, Ayhan Demir “Çanakkale’nin Kosova Kahramanları”nı, Yusuf Genç Cihan Aktaş’ın ‘Seni Dinleyen Biri’ romanını, Sinem Tüfekçi ve Seyfullah Aslan ise İdris Bostan’ın Osmanlı denizciliği hakkındaki kitaplarını yazdılar.

Derkenar’ın bu sayısında iki çeviri şiir yer alıyor. Joyce Kilmer’in “Ağaçlar” şiirini Ali Görkem Userin, Çinli şair Zou Difan’ın şiirini ise Bahadır Cüneyt İngilizce’den çevirdi.

Osman Toprak dil eleştiri yazılarına devam ediyor. Toprak’ın bu sayıdaki yazı başlığı kalbimize tercüman olacak bir temenniyi dile getiriyor sanki: ‘İrtibatı koparmayalım!’

Evet, sevgili okur-yazar dostlar, dergimiz Derkenar Türkiye’nin bütün köşelerine, kültürün kenar mahallelerine kadar uzanan bir dağıtım ağına sahiptir. Gerek satış noktalarından, gerekse abonelik yoluyla (Abone olmak için www.derkenar.gen.tr adresine tıklayabilirsiniz.) Derkenar’a ulaşmanız mümkündür. Yeter ki irtibatı koparmayalım.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı