mehmet solak

mehmet solak

aşka yüzüm var / arada bir yerde, bu yerde / yabancı olsam da / mosmor sürgün / hayal içre

HAYATIN ÖZÜ / ŞİİRİN EŞİĞİ

13/6/2009

Herkesin farklı bir hayat algısı vardır. Algı farklı olsa da hayatın özü aynıdır aslında. Önemli olan, bu özü erken zamanda fark edebilmek ve algıyı yaşantı biçimine dönüştürebilmektir. Ancak o vakit, hayatın anlamı ıskalanmamış olur.

Peki nedir hayatın özü?

Hemen söyleyelim: Özgüven, özgürlük ve özgünlük.

Birileri, özgürlük her şeyin başı ve sonudur, diyebilir. Desin. Hatta, hayatın özünün salt özgürlük olduğunu da iddia edebilir. Mümkündür. Lâkin özgüven olmaksızın özgürlüğün olamayacağını söylüyorum ben. Kendi varlığının farkında olmayan, üstelik bunu  ontolojik bilinç düzeyinde hissetmeyen ve yaşamayan bir insan, nasıl özgür olabilir ki? Dıştan bakıldığında yahut kişinin kendi tanımlamasıyla öyle olduğu sanılabilir. Oysa hayat, sanılarla doldurulabilecek bir süreç değildir.

Demek ki  özgürlük, ancak varlığını özgüveniyle hisseden bir insanın fark ediş ve yaşayış biçimi olabilir. Bu fark ediş ve yaşayış, özgürlüğü gerekli kıldığı gibi özgünlüğü de zorunlu kılar. Yani özgüven yoksa, ne  özgürlük vardır ne de özgünlük.

O halde, özgüven, varoluş farkındalığı ise; özgürlük,  hayatın anlamlandırılma biçimidir. Özgünlükse, kişinin kendi farkındalığı ve farklılığıdır.

Tam buradan, genelde sanata/edebiyata özelde şiire sıçrayabiliriz. Özelden, şiir üzerinden gidelim; özellikle şiir, kişinin özgüveninin oluşmasında ve biçimlenmesinde önemli bir imkândır. Özgürlük hissinin de eşiği. Şiirle hemhal oldukça hem özgüven duygusu hem de özgürlük tavrı pekişir ve giderek davranış biçimi halini alır. Bu davranış biçiminin kendileşmesiyle de kişilik oluşumu gerçekleşmiş olur.

Yanlış anlaşılmasın; bütün bu söylediklerimin öznesi şiirdir, gibi bir iddianın peşinde değilim kesinlikle. Sadece ve sadece, şiirin bu süreçte bir imkân olduğunu söylüyorum; bir eşik. O  eşikte, soluklanmak bahanesiyle bile olsa oturup oturmamak, eşikten içeri girip girmemek veya eşiğin farkında olup olmamak kişinin kendine kalmış. Kim ki, şiir eşiğinin farkındadır ve eşiğin hakkını verir, kendine bir kapı açar. O kapının ardındaki gökyüzü ve yeryüzü arasında  bir yol inşa eder kendine, kendi yolunu.

Zoru göze alamayıp hazır yollardan birine koyuluveren için özgünlük yoktur. Çünkü özgür değildir, tüm sanıların aksine. Dahası, özgüveni yoktur kendi yolunu inşa etmeye ve kendi yoluna koyulmaya.

Nasıl ki, hayatın özü varsa sözün de özü vardır. Sözün özü; lâf ü güzafa takılmadan ve bu konuda mahir erbaba katılmadan, kendi yolunda yol almak gerek. Ve seslenmek; benim yolum bu, ben yolumdayım, kendi yolumda. Öyle bağıra çağıra değil. Kendi halinde işine gücüne bakarak;   hayatı şiire katarak, şiire hayat vererek.

İşte özgüven, işte özgürlük ve işte özgünlük.

Gerisi kıyl ü kal.

www.edebistan.com

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GELECEĞİ ISMARLAMAK

1/1/2009

Koca bir muamma şu gelecek! Yoksa  meçhul mü demeli?
Peki ya ısmarlamak da neyin nesi?

Daha sözün başında; ısmarlamacı bir toplum olduğumuz söylense ne dersiniz?

Çokça itiraz edileceğini sanmıyorum. Ekmek ısmarlarız, sebze-meyve, şeker…her şey. Aklınıza gelebilecek her somut varlığın bir şekilde birilerine ısmarlandığını görürsünüz, duyarsınız. Bu kadarla kalır mı? Hayır! Soyut ısmarlamalar da yapılır. Evlenmek için kız ısmarlanır, görücü gönderilir   pek çok kıza. Çocuklar için eğitim biçimi, meslek, torun… Kısacası hayat bile ısmarlarız. Ismarlama yaşadığımızdan olsa gerek hiç yadırgamayız ısmarlama duyguları, ısmarlama düşünceleri… Yani ısmarlama hayatı.

Hayat topyekün ısmarlama ise, gelecek neden ısmarlama olmasın ki? Hem gelecek de  ne demek? Geçmiş-gelecek ısmarlama kurgudan başka nedir? Peki ya şimdi!

‘Şimdi’ yok zaten. Şimdi’nin yeri yok hayatımızda. Oysa asıl olan şimdi. Zaman, ancak şimdi içinde algılanabilir çünkü. Sadece algılamak mı? Ya yaşamak! Şimdi’de yaşanan değil midir asıl yaşantı. Lütfen dikkat: Zamanı idrak etmekten bahsediyorum, yoksa günü gün etmek hedonizminden değil kesinlikle.

İşte, geçmişe takılıp kalanlar ya da boyuna gelecek ısmarlayanlardır şimdi’nin idrakinde olamayanlar. Bu ısmarlama, kimileyin narsizm aşamasına kadar varır. “Bencillik, insanın istediği gibi yaşaması değil;  başkalarının kendisinin istediği gibi yaşamasını beklemesidir.” der Oscar Wilde. Tastamam narsistik bir yaklaşım demek ki gelecek ısmarlamak. Lâkin öylesine sinmiş ki varlığımıza, çoğumuz farkında değiliz bu durumun. Hatta kalıtsal bir hal almış. Öyle ki insanlar, kendilerine ısmarlayıp da gerçekleştiremedikleri yaşantıyı başkalarının şahsında (çoğu kere çocuklarıyla) yaşamaya gayret sarf etmekte. Böylece ‘gelecek’ yanı sıra bir de geleceğin narsistik kişileri de ısmarlanmış oluyor. Böylesi bir yaşam tarzında sen’e hiç mi hiç yer yoktur. Aksine ben’in sınırlarının olabildiğince genişletildiğine şahit oluruz. Hem de  bir başkasının benlik sınırına kadar. O da yok sayılan bir sınırdır zaten. Zira önemsenen, sınır değil merkezdir. O merkez ise ‘ben’dir.

Ben merkezli/bencil yaşantıda tıpkı ‘yapma’ odaklı (ben/özne - şey/nesne) yaşantıda olduğu gibi ilişki yoktur. İlişkinin olmadığı yerde iletişim de yoktur. Çünkü noktasaldır olup biten. Öyle ki; bu beraberlikte, ben ile sen arasında yaşanan ‘birlikte varolma’ ya odaklı özneler arası (ben/özne -   sen/özne) döngüsel yaşantıyı aramak muhaldir.  Döngüsellik yoksa ya çizgisellik vardır ya da noktasallık. Oysa hayat, ne çizgiseldir ne noktasal.

Ben – sen ilişkisi paylaşmaya dayanır; yaşamın paylaşılmasına. Ben, hem kendini yaşar hem de ötekini aynı anda. Birbirine katışan ama  birbirine kilitlenmeyen ben’ler arası bir ilişkidir bu. Birlikte şekillenme, birlikte olgunlaşma ve nihayetinde bütünleşme; yani ‘olma’ hali. Oysa ben – şey ilişkisi ben ile nesne arasında yaşanır. Ben’in şey’e kilitlendiği paylaşımsız bir sahiplenmedir bu. Ben’ler dünyasındaki gerçeklik değil, nesneler dünyasındaki sanallıktır asıl görüntü. Sahip olmak dürtüsünün kışkırttığı yapan(lık) hali kişiyi sen’e daha bir yabancılaştırır. Sen’e yabancılaştıkça kendi ben’ine de yabancılaşır insan. Böylelikle çizgisel de olsa yaşanan devinim hızla durağanlaşır ve gitgide sabitlenerek noktalaşır.

Kendine yabancılaştığı oranda ısmarlamacı hali belirginleşen insan, zamanla kendi gerçeğini göremez olur. Fakat kendinde göremediği gerçeğini başkalarında görmek ister. Aslında yanılsamadan başka bir şey değildir bu; üstelik başkalarının da kendilerine ait  gerçeklerinin olacağını görmezden gelme pahasına yaşanan bir yanılsama. Sanır ki, her şey kendisinde  başlamakta ve kendisinde bitmektedir. Her şey kendisine aittir. İşte bu yaklaşımdır insanı ısmarlamacı yapan, aşkla şevkle gelecek ısmarlatan.

Son söz: Esas olan şimdi’nin yaşanmasıdır; geleceği şimdileştirmeden ama. Şimdi ısmarlanamaz çünkü.

 
www.edebistan.com

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

OLAN KİM YAPAN NE?

8/12/2008

İnsan ‘ne’dir?

Sıradan bir soru mu bu? Hep sorulagelen hep kolayca cevaplanıveren.

Çoğu insan için öyledir muhakkak.

Aslında kışkırtıcı bir soru. Çünkü yönlendirici. Dolayısıyla tanımlamacı.

Belki de en belirgin yanı bu insanın; tanımlayarak varolmak.

Tanımlamak, yalnızca  varolanı görmekten ibaret değildir ama. Varolmayanı da görmek demektir  aynı zamanda.

Oysa çoğunlukla varolana odaklıdır insan. Zira varolanı göstererek kendini işaret etmektir asıl amacı. Bu işaret etmenin en somut biçimi de özne-nesne ilişkisidir.

Özne-nesne ilişkisi desek de her ne kadar, genelde anlaşılanın ötesinde farklı bir ilişkiden bahsettiğimizi söylemeye gerek yok sanırım. Yine de söylemiş olalım. Nasıl bir ilişki peki bahsettiğimiz?

İlişki, birlikteliktir her şeyden önce. O birlikteliği var kılan olmazsa olmaz bir ‘bağ’ vardır.  İşte o  bağı  yaşamaktır insanı tanımanın yegâne yolu. İnsan hakkında bir şeyler bilmek, onu  tanımak olamaz değil mi?

Öte yandan, birliktelikte bilinen biçimiyle özne-nesne ilişkisi yoktur. Çünkü yapan-olan ilişkisi değildir birliktelik. Her ne kadar ‘yapan’ konumuna talip olsak da hemen, ‘bağın yaşanması’ bağlamında olması gereken ‘olma’ya talip olmaktır. Olmak, sanıldığının aksine edilgenlik de değildir.

Yapan, dışa dönük yaşar, başkalarının yaşantılarında yer arar kendine.  Olur olmaz her şeyi kendince tanımlar. Tanımlama düşkünlüğü, tanımlanmaya razı oluşunun göstergesidir. Genel algının içinde bir durumdur bu. Bunun da farkındadır. Her tanımlamayla kendi özneliğini vurgulamaya çabalar. Ancak her şeye rağmen görecelikten kurtulamaz. Tanımladıklarıyla vardır çünkü. Onlar yoksa kendi de yoktur. Yani nesne varsa özne vardır. Gerçekte  olmayan bir ilişkiyi birlikteliğe taşıyan bir bağdan da bahsedilemez o halde. Asıl edilgenlik budur aslında.

Halbuki olmak, insanın kendi yaşantısına talip olmasıdır en başta. Kendine talip olan, kendi dışındakileri tanımlamaya ve tasnif etmeye değil, aradaki  bağı keşfetmeye ve onu yaşamaya yönelmiştir. Değil mi ki insan, ancak  birileriyle ya da bir şeylerle kendini algılayabilen ve yaşadıklarını anlamlandırabilen bir varlıktır; nesnesiz ve öznesiz bir birliktelikte elbette.

Öznesiz ve nesnesiz bir yaşantı da neyin nesi demeyin sakın ola. Zaten yoklar ki. Hani şairin dediği gibi “ne kadınlar sevdim zaten yoktular.” Ne ki yaşam yokluğun, ölüm varlığın kanıtı değil mi?

 

 

 www.edebistan.com

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

EVET, DEĞİŞİM; AMA NASIL?

2/11/2008

  

İki sihirli sözcük: Değişim ve dönüşüm.

Herkes değişimden bahsediyor ağzını doldura doldura. Kanıt söz de hazır nasılsa: “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisi.”

Elbette süreğen bir değişimi yaşıyoruz. Çünkü  insan olmanın gereği bu. Değişmediğini söyleyenler bile, karşı konulmaz bir değişimin içindedir. Yoksa öğrenmenin bitmiş olması gerekir. Zira öğrenme, başlı başına bir değişimdir. Mesele, durumun farkında olup olmama meselesidir. Aynı kaldığını, değişmediğini söyleyenler, kendilerinden haberdar olmayanlardır. Kendinden haberdar olmayanın bir başkasını bilmesi mümkün mü? Algı duyargaları kapalıyken üstelik. İkide bir değiştiğini söylemek de marifet değildir. Malûmu ilâm etmenin ne önemi olabilir ki?  Ya değişime inanmayanlara ne demeli? Hani, ben değiştim, diyenlere; inanmıyorum senin değiştiğine, diyenler var ya, işte onlara. Onların durumu daha  bir vahim; tastamam klinik vak’a. Onlar için değişim, kendi zihniyetleri ve hafsalaları kapsamında gerçekleşirse ne alâ. Başka türlüsünü hiçbir şekilde tatminkâr  bulmazlar. Değişim, bir oyundan bir başka oyuna geçivermekten farksız onlar için. Ya da, aynı oyuncakla oynamaktan sıkılan çocuğun oyuncak değiştirmesi gibi bir şey.  Böyleleri sadece kendilerinin değil ,hayatın da farkında değiller. Hatta bitmez tükenmez bir kandırmaca burgacındalar.

Değişimin farkında olmayanları kendi halleriyle bir kenara bırakalım da, neden karşı konulmaz bir değişimin içinde olduğumuza dönelim.

Değişim-dönüşüm diyoruz, daha pek çok şey… Her ne söylüyor, her ne düşünüyorsak dil ile söylüyor, dil ile düşünüyoruz. Dil, insanoğlu için en önemli donanım. Çünkü insanoğlu, yaşadıklarından edindiği tecrübeyi dil ile aktarır, dil ile paylaşır. Sembolik bir aktarım ve paylaşımdır bu. Zira anlam’ı, işaret olmaktan çıkaran sembollerdir. Aslında insan ile hayvanı ayrıştıran da dilden başkası değildir. Nihayetinde düşünmek, dille gerçekleşir. Sembol varsa düşünme vardır. İnsanı da sembol üreten ve sembol kullanan, böylelikle soyutlamayı keşfe yönelten dilden gayrı nedir? İşte, yaşantının dille paylaşılması, öğrenmeyi gerçek kılar. Öğrendikçe nesilden nesile, zamandan zamana değişiriz. Oysa hayvanlarda böylesi bir değişime tanık olmak olası değildir. Çünkü onların dille ilişkileri, işaret ötesine geçemez. İşaretin  değişmez bir karşılığı vardır onlar için. Halbuki insan değişmez bir karşılıkla yetinmez; yeni semboller, semboller vasıtasıyla da yeni yeni anlamlar üretir. Ürettiği anlamları kendisiyle ve başkalarıyla paylaşır. Böylelikle biteviye değişir.

Bu değişim sürüp giderken bir yandan da dönüşme imkânı vardır insanın önünde. Ancak herkese açık bir kapı değildir bu. Dıştaki döngünün, içi kendiliğinden dönüştürmesini beklemek saf dillik olur. Değişim ne kadar dışsal ise dönüşüm de bir o kadar içseldir. Dışsal olanın etkisine açık bir içsel süreç, dönüşümün sağlıklı gerçekleşebilmesi için zorunludur. Elbette tersi süreç de. Değişim ile dönüşüm eşsüremli ise anlamlıdır; yani aynı anda, hem dıştan içe hem de içten dışa dönük olduğu sürece. Zira dönüşümsüz değişim hal farklılaşmasını doğurur. Bu da olumlu bir farklılaşma değildir maalesef. Ne oldum delisine dönenler böyleleridir işte. Döner koltuklarıyla yahut başka oyuncaklarıyla öyle özdeşleşirler ki, dön(üş)mek eyleminin içsel bir olgunlaşmayı imlediğini  fark etmezler bile.

Evet, değişim… Bu kaçınılmaz. Fakat dönüşümle uyumlu bir değişim. Olması gereken bu: İnsan olmanın zorunlu farkındalığı. Gerisi mi? Gerisi işaretlerin peşinden gidenlerin acınası halleri…

 

 www.edebistan.com

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HAYATI SORGULAMAK

6/9/2008

 

Kaçış nereye?

Nereye kadar kaçabiliriz kendimizden?

Ne kadar unutabiliriz unutmaya azmettiklerimizi?

Unutmaya azmettiklerimiz, kendimizden ve kendi hayatımızdan başka bir şey mi ki?

Evet, nasıl unutabiliriz kendimizi? Ve hayatımızı…

Bu ne cüretkâr bir tavır!

Cüretkâr olmaya epey cüretkâr da, bir tavır mı acaba?

Hayır! Tavır olmasa gerek.

Kendi hayatımızı unutmaya  dönük bir cüretkârlık, tavır olamaz.

İnsan hep cüretkâr değil midir aslında. Başına her ne geliyorsa sebebi yine kendisi, yani cüretkârlığı.

Hele bir de ‘unutmak’ eklenirse buna.

Unutmayı unutmak mümkün değil elbette. Lâkin  hatırlamayı hatırlamak da hiç unutmamamız gereken  küpe olmalı.

O halde ne yapmalı, ne etmeli de tevarüs ettiğimiz bu cüretkârlığımız ve nisyanımızla kendimizden kaçar hale düşmeyelim?

Cevabı kolay bir soru değil bu. Hem de hiç kolay değil.

Yine de deneyelim.

Kendimizden kaçmak, en kolay yapabildiğimiz aslında yaptığımızı sandığımız şey. Kendimizden kaçtığımız zaman hayattan kaçmanın kapısını da açmış oluyoruz; hem de ardına kadar.

Hayattan ve kendimizden kaçmak, menfaatimize olmadığını düşündüğümüz bir durumdan veya bize zarar vereceğini varsaydığımız bir nesneden ya da varlıktan kaçmaktan farklı bir kaçış. O tür kaçışta bizi kovalayandan bir şekilde kurtulma şansımız var. Herhangi bir sebep bizim kurtuluşumuza vesile olabilir. Önemli olan, o vesileye tutunmayı bilmek yahut onu elimizden kaçırmamaktır. Bu deneyim ve kanıksama itkisiyle olsa gerek, kendimizden kaçtığımız zaman da bizi bunaltan her ne varsa tümünden kurtuluvereceğimizi  sanırız. En önce böyle bir kaçışın mümkün olduğuna inanırız. Aslında kendimizi kandırırız. Ama kendimizi kandırmadığımıza inanarak, daha doğrusu inanmış gibi yaparak. Oysa hep bir kandırmacadan ibaret hayatımız. Unutmaksa, kandırmacanın başı - sonu, her şeyi.

İşte hatırlamayı hatırlamak yani unutmamak için her daim sormak ve sorgulamak eylemi içerinde olmamız elzem.

Sanılır ki sormak ve sorgulamak dışa dönüktür. Tam aksine her iki eylem de içe dönüktür. Üstelik özseldir her ikisi de. İçsel olanı gerçekleştirmeden dışsal olana koşmak bir kaçıştan başka ne olabilir  ki? Sorulardan neden hoşlanmıyoruz, dersiniz? Peki ya, bir işin ayrıntılarının sorgulanması bizi niçin rahatsız eder?

Nerede soru ve sorgu varsa orada olmamaya özen gösteriyoruz. Birkaç soru peşpeşe gelse hemen saldırıya geçiyoruz, ne o sorguya mı çekiyorsun, efelenmesiyle. Kısacası, hiç mi hiç hoşlanmıyoruz sorgu-sual hallerinden. Öyle ki ölümle gerçekleşeceğini düşündüğümüz sorgu-sual durumuna bile cevaplarımız şimdiden hazır, ezberlenmiş şablonik ifadeler biçiminde.

Kendimizi ve hayatı en başından ve en küçük ayrıntısına kadar sorgulamanın, kendimize çetin sorular sormanın hatta kimi sorulara  tatminkâr  cevaplar bulamamış olmanın hiçbir  olumsuz etkisi yok oysa. Asıl tehlike sorudan ve sorgudan kaçmakta.

Kim olduğumuz, bu dünyada neden bulunduğumuz soruları, cevapları ezberden bir çırpıda veriliverecek sorular değil bence. Kim ki, bir anda hazır cevaplar veriyorsa bu sorulara, hayatın mahiyetini lâyıkıyla kavrayabilmiş değildir. En azından, bütün verileriyle her an sorgulanan bir hayata değil; paketlenmiş bir yaşantıya ilişkindir tüm yönelimi.

Soru ve sorgu yoksa neden iyi ve kötü var?

Neden mükâfat ve ceza?.. Cennet ve cehennem?..

İlk soruyu kendimize soramıyor, buna cesaret edemiyorsak, hayatın ne’liğine ilişkin bir cevabımızın olması mümkün değildir. Varsa eğer, yakıcı bir yanılsamanın cüretkârlığıdır bizi cesaretlendiren.

İşte o kışkırtıcı soru: Ben  kimim?

Kışkırtıcı olduğu kadar sakinleştirici bir soru aynı zamanda. Kaderi seyreyleme azminin eşiği çünkü.

 
www.edebistan.com

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HATIRLAMAK VE UNUTMAK

3/6/2008

 

 

 

Hatırlamak mı istersiniz unutmak mı, dense insanlara; birini isteyenler diğerini isteyenlerden az olmayacaktır. Aslında gündelik hayatta çokça başvurduğumuz ikili karşılaştırmalar ne kadar gereksiz ve anlamsızsa böyle bir soru da o kadar gereksiz ve anlamsızdır.

Peki neden?

Ne hatırlamak unutmaktan ne de unutmak hatırlamaktan azade de ondan. Sanılır ki, karşıtlıklardan birini seçtiğimiz zaman ötekinden tamamen kurtuluruz. Bu seçmede, gizli bir esenlik hissi de yok değildir hani. Bir nevi, esenlik seçimidir yani yapılan. Oysa keyfî olduğu kadar  göreceli bir tercihtir yaptığımız.

O halde; ne unutmaya bel bağlayalım ne de hatırlamaya. Zira her unutma aynı zamanda hatırlama,  her hatırlama da unutma değil midir?

Bu noktada sözü kestirip atalım hemen: Tastamam öyledir; ancak kestirip atmakla kalmayalım ve devam edelim. Unutmaktan başlamaya, böylelikle hatırlamaktan da başlamış olmaya ne dersiniz? Soru şu: Neleri unutmak isteriz? Yanlışlarımızı, suçlarımızı, günahlarımızı…kendimizce olumsuz bulduğumuz her şeyi değil mi? Unutmak istediklerimiz, hatırlamak istemediklerimiz değil midir aynı zamanda; hatırlamak istediklerimiz de unutmak istemediklerimiz. En çok unutmak istediklerimiz, en çok hatırladıklarımız olmasın sakın!

İyi de, ne fark var öyleyse unutmak ile hatırlamak arasında? Ya da bir fark var mı sahiden?

Söyleyelim: Hatırlamak, ayıklamaktır. Ayıklamak, kusurlardan temizlemeye dönük bir eylemdir. Olanı  kabullenip, ondan kendince bir seçim yapmaktır  ayıklamakta asıl olan. Oysa unutmak, bir bakıma budamaktır. Budamak, olanı değil; olması gerekeni hedefler. Kendince biçimlendirmek çabasıdır yani öne çıkan. Hatırlamak,  iyiye-güzele odaklı iken; unutmak, kötüye-çirkine odaklıdır. Aynı eylemin farklı tezahürleri bir bakıma. Bir farkla ki; unutmakta ‘olan’a   reddiye vardır. Halbuki reddetmek, bütüncüllüğü bozar.

Gitmek mi kaçmak mı demiştik hani. Hatırlamak, bütün içinde kalmayı seçmektir; ‘bütün’ içinden keyfî seçmeler yapmak. Yani gitmektir hatırlamak. Unutmaksa parçalanmaya açık olmaktır; bütünün kimi unsurlarını reddetmek, en azından onları görmezden gelmeye kalkışmak. Kaçış yani.

Unutmak kaçıştır. En başından, hatırlamaktan kaçış.

Peki nereye kadar?

 

 

 

http://www.edebistan.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KAÇALIM MI GİDELİM Mİ?

3/5/2008

 

Kaçmayalım.

Sonu yok çünkü kaçmanın.

Öyleyse gidelim.

Ama nereye, ne zaman?

En önemlisi de, nasıl?

Kaçmayalım, diyorsak olumsuz bir anlam yüklüyoruz demektir bu edime. Öyledir de. Aslına bakılırsa,  kaçmak da bir nevi gitmektir. Ama geride bir şeyler bırakmak vardır kaçmakta; bir şeyler bırakmaya razı olmak en azından;  yani edilgenliğe teslimiyet.

Kaçmak, sanal  bir icraattır. Kaçan kişi, mensup olduğu yere değil; ait olmadığı zamana odaklıdır,  hem de sanal zamana. Çünkü zaman; unutmak demektir, zaman unutturur. Sanır ki, zamanın akışkanlığı ve değişkenliği kendisini sağaltacak; unutarak her şeyi geride bırakacak, yeniden başlayacak yaşamaya, kaldığı yerden  ya da yeni baştan. Oysa gitmek, ne geçmişe sünger çeken ne de yaşanılan anı  görmezden gelen bir edimdir. Giden için; bulunulan yer, gidilecek yer kadar önemlidir. Çünkü,  ne kaldığı yerden, ne de yeni baştan  başlamak  söz konusudur giden için. Hayata dahil olandır giden, yani nasibine sahip çıkan. Hep nasibini arar, gideceği yere de nasibiyle gider o. Ne zaman ki nasibine sırtını döner, o vakit gidecek bir yeri kalmaz.

Kaçarak salt geleceğe odaklanan kişi, ‘zamanı doldurmak’ peşindedir. Zamanı doldurmaya kalkışmak, aşkınlıktan ve içkinlikten uzak   bir mekan algısına hapsolmak  demektir. Bilmez ki, bir çeşit yetişkin oyalanmasıdır bu, belki zamansız bir evcilik oyunu. Zira ne öncekiler doldurabilmiştir zamanı ne de sonrakiler doldurabilecek.

Gidecek bir yerimiz yoksa nasibimiz kesilmiş demektir. Yazık ki, nasibimizin peşinden koşabileceğimiz ne bir zaman dilimi  ne de bir mekancık vardır artık . Yola koyulmak için de bir sebebimiz yok demektir. Çıkılacak bir yol yoksa  nasıl yola koyulabiliriz ki…

Gidenler, yola koyulanlardır. Ne geride kalmak ne de yolda kalmaktır yola koyulanın kaderi. Zira kaderin bütüncüllüğü çeker onu her nerede olursa olsun.

Gitmek, bütüne ulaşmak azmiyse; kaçmak, parçalanmaya rıza göstermektir.

Zamanı kesintisiz algılamaksa gitmek; zamanın bölümlenmesini onaylamaktır kaçmak.

Mekanı anlamlı kılmak değil midir gitmek; kaçmaksa anlamsızlaştırmak.

O halde yineleyelim: kaçmayalım, gidelim. Hep gidelim.

Gidelim ki, gidecek bir yerimiz olsun.

Bilelim ki; gidenler, gidecek yeri olanlardır. Onların ardında hiçbir kovalayıcı yoktur; ne başkaları, ne hatıralar, ne umutlar…

Kaçanlarınsa gidebilecekleri bir yer yoktur. Her ne kadar var gibi görünse de. Peşleri kalabalıktır her daim. Hiç yoksa, kendisi vardır kaçanın ardında; peşini bir an olsun bırakmayacak kendisi.

Gidelim.

Nereye?

Zamana gidelim.

Ne zaman?

Hep.

Nasıl?

Kendimizle baş başa.

Seyreyleyerek  kaderimizi.

 

 

www.edebistan.com

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HAYATA DAHİL OLMAK

1/4/2008

 

Hayat akıyor, tıpkı bir nehir gibi.

Kimileyin sakin ve duru kimileyin de coşkulu ve bulanık… Lâkin ne sakinlik ve duruluk dingin bir hayatın ne de coşkunluk  ve bulanıklık müzmin bir başkaldırının göstergesidir. Zira nice dingin görüntü içsel patlamalarla; nice sükseli başkaldırı da yapışık uzlaşma ile yoldaş olmuştur bugüne değin.

Her nasıl akarsa aksın; hayat, insan içindir. Zira ‘zaman’ algısı; salt insana özgü bir algıdır. İnsan bir zamana doğar ve o zamanla kayıtlı bir mekana ve dile tutunur.

Bu zaman  algısı ve mekan-dil bağıntısı bir başka insanî edime kapı açar. O ne mi? Elbette ki anlamlandırma. Ancak, doğru bir anlamlandırma yapabilmek için,  kişinin önce kendini  anlamlı kılması gerekir. Kendini anlamlı kılmak da ancak kişilik sahibi olmakla mümkündür.

Kişilik sahibi olmak; ilkeli ve tutarlı olmaktır. Ancak ilkeli ve tutarlı olanlar, bir değer sahibidirler ve değerin vazgeçilmezliğini, bilinç düzeyinde kavrar ve yaşarlar. Bu kavrayış ve yaşayış da, kendiliğinden sahip çıkış halidir.

Söz konusu sahip çıkış hali, tüm insanî değerlere dönüktür. Yani varlığın görmezden gelinişine hatta unutuluşuna bir başkaldırıdır. Hayatın içinde, kendiliğinden, diri bir başkaldırıdır bu. Varlığı, gafletten ya da bile isteye, unutma taraftarı olanlar, ne kendilerine ne de bir başkasına sahip çıkabilir. Kendine sahip çıkma donanımından uzak düşmüş bir kişinin öteki ile mesaîsi olamaz. Yani, sanrıdan öte bir şey değildir peşine takınılan?

Evet, kişinin kendine sahip çıkabilmesi, yalnızca kendi olmakla mümkündür. Kendi olan, varlığın bütüncüllüğünün  farkında olandır çünkü. Bu farkında oluşla bütüncüllüğe katılmak, ilkesizliği ve tutarsızlığı dışta bırakır. Hatta ve hatta yadsır. Üstelik bu yadsıma varlığın unutuluşunu da kapsar.

İlkesizliğin ve tutarsızlığın diz boyunu çoktan aştığı bir zamanda, kendini ve hayatı anlamlandırmak epeyce güç bir edim elbette. Ama önemli olan; güç olanı başarmak değil midir?

Kolaya talip olanların sayısı, bunca göz ve davranış kirliliğine yol açıyorken; ne demeli?

Şunu demeli: İnsan, hayata dahil olmalı; ama ilkin kendi olmalı tez elden.

Bir soru :Her yaşamakta olan, hayata dahil olan mıdır?

Ne mümkün! Kimileri yaşar kimileri hayata dahil olur. Yaşamak, zamanı bir şekilde doldurmaktır; onu, mekanla ve dille sınırlandırmak, kayıtlandırmak yani. Oysa zamanı idrak etmek gerekir. Bu,  mekanın ve dilin sınırları ötesinde bir zaman kavrayışı demektir; içkin ve aşkın bir duruş…

Peki niye dahil olunmalı hayata?

Nasibine sahip çıkmak için tabiî. Kim nasibine sahip çıkarsa  hayata dahil olur.  

Bir durak daha işte: Ancak gidecek bir yeri olanlar ve oraya gitmek için yola koyulanlar sahip çıkabilirler nasiplerine. Bir yerlerden yahut bir şeylerden kaçanlar değil kesinlikle.

O halde ne yapalım: Gidelim mi kaçalım mı?

Ya da şöyle soralım: Biz kimiz; giden miyiz kaçan mı?

 

 

www.edebistan.com

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

DÜŞÜNMEK Mİ? EVET…

2/3/2008

 

Ama nasıl?

Düşünmenin insanî bir meleke olduğu açık. Burada tartışılacak bir durum yok. Önemli olan, salt insana özgü ve insanlığa bir imtiyaz olan bu gerçekliği algılayış biçimimiz. Düşünmek nedir, hayatımızda neye tekabül ediyor; bunu keşfetmemiz gerek.

Türkçede‘meleke kesbetmek’ deriz; bir durumu yetenek haline getirmek için. Doğuştan sahip olduğumuz bir meleke değil midir düşünmek. Evet? Peki  meleke durağan mıdır? Hayır. Tecrübe etme, yineleme ve uğraşma ile niteliği ve boyutu  değiştirilebilir çünkü. Tersi de mümkün elbette. Tecrübe edilmediğinde, yinelenmediğinde, uğraşı haline getirilmediğinde  kısırlaşma, hatta zamanla yok olma ile karşılaşılabilir. Yani düşünme melekesine sahip olmak yetmiyor demek ki, o melekeyi kesbetmek de gerekiyor.

İnsanı insan yapan, doğuştan kimi melekelerle donanmış olmak değildir. Aksine, o melekeleri erken zamanda fark etmek, bu fark edişi bir keşfe dönüştürmek ve nihayetinde hayat algımızı bu çerçevede oluşturmaktır. Yoksa var olan ama işlevsel olmayan bir yetinin kime ne faydası dokunur ki?

Düşünmemizin temelinde hayatı algılayış biçimimiz vardır. Burada bir paradoks da yok değil hani: Hayatı algılayışımıza göre şekillendirmiyor muyuz düşünmemizi de? Döngüsel bir hareketlilikten bahsediyoruz yani. İşte bu döngüsellik, hayatı çizgisel bir doğrultuda değil dairesel bir döngüde algılamamızı zorunlu kılıyor. Bu durum insanın bilgilenme sürecini de derinden etkilemektedir.

Çizgisel algı, parçadan hareket eder. Bütünün kendisine değil, bütünü oluşturan parçalardan herhangi birine odaklanır. Bu odaklanmada dikkat unsuru önemli bir yere sahiptir, aynı zamanda değişkenlik gösterir. Dikkat çeken şey; varlıkların kendileridir, yani görünür gerçeklikleri. Belki yapay bir gerçekliktir bu, belki de sanal. Oysa varlıkları sadece görünür gerçeklikleriyle algılamak büyük bir yanılgıdır. Bu yanılgı insanı, varlıklara hükmetmek ve bu hükmediş ile varlığını anlamlandırmaya çalışmak gibi boş bir  uğraşa da sürüklemiştir.

Çizgisel algı, insanı nesneler dünyasına hapseder. Nesneler dünyası, bir isimler dünyasıdır. Bu da kategorize etmeyi zorunlu kılar. Zira kategorize etmede hem öğrenme kolaylığı vardır hem de görece bir hükmetme. İnsan, nesneleri kendince  ayrıştırarak onlara hükmetme isteğini de açığa vurmuş olur. Çizgisel algı, durağan bir algıdır. Çünkü varlığın kendisinin öne çıktığı algı, varlığı bağlamsızlaştırmayı da beraberinde getirir. Bağlamsızlaştırmak, ilişkileri göz ardı etmek demektir. İlişkilerin göz ardı edilmesi ise bütüncül  bakışın gerçekleştirilememesi.

Bütüncül bakış; resme, görünür gerçekliğinin ötesinde bakmayı gerekli kılar. Görünür gerçekliğin ötesine geçebilmek varlıkların ilişkiler ağına nüfuz etmekle mümkündür. İlişkiler ağı, eylemler dünyasıdır. Bu dünya isimler dünyasından daha karmaşıktır. Zira bir eylemin ne olduğunu öğrenmek, birden fazla varlığı birbirine  bağlayan  ilişkiler yumağını fark etmeyi gerekli kılar. Sadece eylemi ifade etmek,  anlamak için yeterli değildir. Öte yandan, eylemleri hatırlamak isimleri hatırlamaktan daha güçtür. Çünkü anlatımda eylemler, isimlere göre daha çok değişkenlik gösterir. İşte eylemlere yönelen algı, varlıkları bağlamsızlaştırmayı değil; onları değişken bağlamlarıyla olduğu gibi algılamayı hedeflemektedir. Bu algıda öne çıkan nitelik, bütüncül bir hareketliliği görebilmektir. Hayat, canlı ve akışkan değil midir? Biteviye değişen bir gerçekliği yok mudur hayatın? Bu değişken gerçeklik, durağan ve nesnel olmaktan ziyade; dinamik ve öznel değil midir?  Peki ya karşıtlıklara ne demeli? Bütüncüllük, karşıtlıklarla sağlanmıyor mu? Karşıtlıkta aynı zamanda bir bağlantı, iç içe geçme hatta birbirine nüfuz etme, ötekine bağımlı olma hali yok mudur? Değil mi ki değişimin ve karşıtlığın sonucu olarak yalıtılmış ve bağımsız varlıklardan bahsedemeyiz, o halde bir varlığı gerçekten tanıyabilmemiz için onun tüm ilişkilerini bilmemiz gerekir. Bu da görüngüsel bir algıyla ayrıştırmaya değil;  ilişkisel bir algıyla bütünleştirmeye dönük bir düşünme yetisi kazanmakla mümkündür.

Hayatın döngüselliğini göremeden varlıklar dünyasındaki yerimizi kavrayamayız. Çizgisel algıda merkez ‘ben’dir. Her şey ben’in penceresinden nasıl görünüyorsa öyle algılanır. Çoğu zaman algılanmak istenendir bu. Ben, eylemi ‘yapan’dır. Yapan’da  hükmedici bir tavır vardır; amaca ya da nedene odaklanır. Halbuki döngüsel algıda eylem; ötekilerle ahenk halinde ortaklaşa girişilen bir hareketliliktir. Ortaklık, orta yol üzerinde gerçekleşir.

Düşünmek evet; ancak, yalnızca düşünüyor olmanın yetmediğini bilerek. Önemli olan; doğru düşünmek, doğru düşünmeyi bilmek. Nasıl mı? Varlıklar dünyasını, tek bir öznenin bakış açısıyla indirgemeci bir tahakkümle değil; bütünleştirici ortak ilişkiler bağlamında algılayarak düşünmek.

Kısacası; hayata ilişkin parçalanmış algımızı yeniden bütünleştirmek için düşünmek. Niçin mi? Hayata dahil olmak için.

 

 

http://www.edebistan.com

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YAZMAK MI ?.. NİÇİN?

3/2/2008

Defalarca okumuşuz ya da işitmişizdir; “yazmasaydım çıldırırdım, yaşayamazdım”, türü açıklamaları. Koca koca yazarlarımızın ağzından  da çıkmış olsalar, hiç etkilemedi beni böylesi açıklamalar. Çünkü hayatın bu şekilde salt bir olgu ile sınırlandırılmasının varoluşsal anlamda  herhangi bir karşılığı olduğu kanısında değilim.

Sanılmasın ki yazmak eylemini küçümsüyorum. Hayır. Eylem diyorum dikkat edilirse. Evet, başlı başına bir eylemdir  yazmak; tıpkı okumak, tıpkı düşünmek gibi.

“Eylemek“ içimizdekini dışımıza çıkarmaktır; yani gizli olanı sarih kılmak. Aynı zamanda bir anlamlandırma çabasıdır bu. Her anlamlandırma çabası bilinç düzeyinde gerçekleşir. Bir edimin, bilinç düzeyinde gerçekleştirilmesi değil midir eylem; bilinçlilik hali de varoluşsal dinamikleri harekete geçiren ve o dinamikler üzerinde hayatiyet kazanan bir duruş. Hangi edim, bilinçlilik halinden ve bu halin sonucu olan duruştan uzaksa, eylem olmaktan da uzaktır. Eylem, bir tatmin aracı değildir çünkü. Geçmişte kimilerince ve hatta günümüzde yığınlarca böyle anlaşılıyor olması hiçbir şey değiştirmez; yahut içinin boşaltılmış olması. Yazmak da öyle. Peki ya, yazmasalar çıldıracaklarını düşünenler veya yazmayı bir varoluşsal zorunluluk gibi görenler için, yazmanın tatmin aracı olmaktan öte başka bir karşılığı var mıdır? Yazık ki, hayır. Onlara sorulsa, söyleyecekleri vardır mutlaka. Neden olmasın ki, sözlü yahut yazılı olarak hep söylemektir onların işi. Bıkmadan, usanmadan, tekrar pahasına söylemek, söylemek… Karşılık bulmadan söylemek değil midir sözü sıradanlaştırıp değersizleştiren.

Hayatın sınırlandırılması, dedim yukarıda. İnsanoğlu pek mahirdir hayatı kendince sınırlandırmaya. Aslında bir kaçıştır bu sınırlandırma, hayatı bütüncül  haliyle kavramaktan ve bu kavramanın getireceği yükümlülüklerden olabildiğince uzak kalma. O bütüncül algıdan uzak kalınca her şeyden kurtulduğunu sanır insan. Bu sanı onu, kendi algısını bütüncül algının yerine ikame etmeye yöneltir. O vakitten sonra sanır ki onsuz yaşayamaz. Nedir o; kimileyin yazmaktır, kimileyin iş hayatı, kimileyin para pul, şan şöhret…vs. Kaçak güreşmekten başka nedir ki bu? Güreşiyor gibi yapıp habire minderi dört dolanmak.

Evet, bir tatmin aracı değildir yazmak, olmamalı. Yazarak kendimizi kandırmaktan vazgeçmeliyiz.  Sadece kendimizi kandırmaktan mı? Hayır. Okuyucuları kandırmaktan da tabii. Hadi kendimizi kandırdık, başkasını kandırmaya ne hakkımız var? Peki ya, yazmayı önemseyen, yazmanın insan hayatındaki yerini kavramaya çalışan insanları; sınırlandırıcı ve kısırlaştırıcı yönsemelerle erkenden profesyonel birer yazıcıya  dönüştürmenin vebalini kim yüklenecek? Biçip doğrayıp etrafı tarumar edenler, sözlerini salyalarına kurban verenler, yağ fıçılarından birbirlerine selam duranlar, kendi haysiyetsizlikleriyle yazıyı da kirletenler mi? Kimler? Yoksa yazmayı  kendilerine cehennem kılan rüzgâr gülleri mi?

Yazmasaydım çıldırır mıydım? Kesinlikle hayır. Yaşayamaz mıydım? Pekâla  yaşıyorum. Hiç yazmadan da yaşayabilirdim, yaşarım. Bir gün, bile isteye yazmayı bırakacağım. Hoş, yazdığının cürmü nedir ki, denebilir? Hiç gocunmam bundan, şimdi de gocunmuyorum. Bilâkis yazdıklarımın cürmü değil, varoluşsal karşılığı ilgilendiriyor beni. Sadece yazmakta mı, hayır. Bütün yapıp  etmelerimde. Yazarak somut düşünüyorum sadece; ne hayatımı sınırlandırıyorum ne birilerine  akıl veriyorum ne kendi bildiklerimi tüm bilinenler üzerine örtüyorum. Ne  kendimden söz ettirmek ne de  baş olmak, öncü olmak gibi bir derdim var.  Tek kaygım; bir duruş sahibi olmak  ve o duruşu hayatımın sonuna kadar muhafaza etmek. Durağan bir duruştan bahsetmiyorum ancak. Dinamik bir duruştur önemsediğim. Başlı başına bir eylemdir o.  Sahteliklere   yer yoktur bu duruşta; yapaylığa, iğretiliğe hiç mi hiç.

Dönüp başa soralım: Yazmak mı? Niçin?

Evet yazmak; düşünmek için yazmak.

Ama nasıl?  Yazmayı bir tatmin aracı olmaktan çıkararak yazmak.

Kendinin nerde, nasıl durduğunu görmek için yazmak, kendini göstermek için değil. Nasılsa gören görür, bilen bilir; öyle değil mi?

 

http://www.edebistan.com

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı