mehmetsolak 3 Takipçi | 1 Takip
Kategorilerim
Diğer İçeriklerim (109)
Tüm içeriklerim
Takipçilerim (3)
02 03 2008

DÜŞÜNMEK Mİ? EVET…

 

Ama nasıl?

Düşünmenin insanî bir meleke olduğu açık. Burada tartışılacak bir durum yok. Önemli olan, salt insana özgü ve insanlığa bir imtiyaz olan bu gerçekliği algılayış biçimimiz. Düşünmek nedir, hayatımızda neye tekabül ediyor; bunu keşfetmemiz gerek.

Türkçede‘meleke kesbetmek’ deriz; bir durumu yetenek haline getirmek için. Doğuştan sahip olduğumuz bir meleke değil midir düşünmek. Evet? Peki  meleke durağan mıdır? Hayır. Tecrübe etme, yineleme ve uğraşma ile niteliği ve boyutu  değiştirilebilir çünkü. Tersi de mümkün elbette. Tecrübe edilmediğinde, yinelenmediğinde, uğraşı haline getirilmediğinde  kısırlaşma, hatta zamanla yok olma ile karşılaşılabilir. Yani düşünme melekesine sahip olmak yetmiyor demek ki, o melekeyi kesbetmek de gerekiyor.

İnsanı insan yapan, doğuştan kimi melekelerle donanmış olmak değildir. Aksine, o melekeleri erken zamanda fark etmek, bu fark edişi bir keşfe dönüştürmek ve nihayetinde hayat algımızı bu çerçevede oluşturmaktır. Yoksa var olan ama işlevsel olmayan bir yetinin kime ne faydası dokunur ki?

Düşünmemizin temelinde hayatı algılayış biçimimiz vardır. Burada bir paradoks da yok değil hani: Hayatı algılayışımıza göre şekillendirmiyor muyuz düşünmemizi de? Döngüsel bir hareketlilikten bahsediyoruz yani. İşte bu döngüsellik, hayatı çizgisel bir doğrultuda değil dairesel bir döngüde algılamamızı zorunlu kılıyor. Bu durum insanın bilgilenme sürecini de derinden etkilemektedir.

Çizgisel algı, parçadan hareket eder. Bütünün kendisine değil, bütünü oluşturan parçalardan herhangi birine odaklanır. Bu odaklanmada dikkat unsuru önemli bir yere sahiptir, aynı zamanda değişkenlik gösterir. Dikkat çeken şey; varlıkların kendileridir, yani görünür gerçeklikleri. Belki yapay bir gerçekliktir bu, belki de sanal. Oysa varlıkları sadece görünür gerçeklikleriyle algılamak büyük bir yanılgıdır. Bu yanılgı insanı, varlıklara hükmetmek ve bu hükmediş ile varlığını anlamlandırmaya çalışmak gibi boş bir  uğraşa da sürüklemiştir.

Çizgisel algı, insanı nesneler dünyasına hapseder. Nesneler dünyası, bir isimler dünyasıdır. Bu da kategorize etmeyi zorunlu kılar. Zira kategorize etmede hem öğrenme kolaylığı vardır hem de görece bir hükmetme. İnsan, nesneleri kendince  ayrıştırarak onlara hükmetme isteğini de açığa vurmuş olur. Çizgisel algı, durağan bir algıdır. Çünkü varlığın kendisinin öne çıktığı algı, varlığı bağlamsızlaştırmayı da beraberinde getirir. Bağlamsızlaştırmak, ilişkileri göz ardı etmek demektir. İlişkilerin göz ardı edilmesi ise bütüncül  bakışın gerçekleştirilememesi.

Bütüncül bakış; resme, görünür gerçekliğinin ötesinde bakmayı gerekli kılar. Görünür gerçekliğin ötesine geçebilmek varlıkların ilişkiler ağına nüfuz etmekle mümkündür. İlişkiler ağı, eylemler dünyasıdır. Bu dünya isimler dünyasından daha karmaşıktır. Zira bir eylemin ne olduğunu öğrenmek, birden fazla varlığı birbirine  bağlayan  ilişkiler yumağını fark etmeyi gerekli kılar. Sadece eylemi ifade etmek,  anlamak için yeterli değildir. Öte yandan, eylemleri hatırlamak isimleri hatırlamaktan daha güçtür. Çünkü anlatımda eylemler, isimlere göre daha çok değişkenlik gösterir. İşte eylemlere yönelen algı, varlıkları bağlamsızlaştırmayı değil; onları değişken bağlamlarıyla olduğu gibi algılamayı hedeflemektedir. Bu algıda öne çıkan nitelik, bütüncül bir hareketliliği görebilmektir. Hayat, canlı ve akışkan değil midir? Biteviye değişen bir gerçekliği yok mudur hayatın? Bu değişken gerçeklik, durağan ve nesnel olmaktan ziyade; dinamik ve öznel değil midir?  Peki ya karşıtlıklara ne demeli? Bütüncüllük, karşıtlıklarla sağlanmıyor mu? Karşıtlıkta aynı zamanda bir bağlantı, iç içe geçme hatta birbirine nüfuz etme, ötekine bağımlı olma hali yok mudur? Değil mi ki değişimin ve karşıtlığın sonucu olarak yalıtılmış ve bağımsız varlıklardan bahsedemeyiz, o halde bir varlığı gerçekten tanıyabilmemiz için onun tüm ilişkilerini bilmemiz gerekir. Bu da görüngüsel bir algıyla ayrıştırmaya değil;  ilişkisel bir algıyla bütünleştirmeye dönük bir düşünme yetisi kazanmakla mümkündür.

Hayatın döngüselliğini göremeden varlıklar dünyasındaki yerimizi kavrayamayız. Çizgisel algıda merkez ‘ben’dir. Her şey ben’in penceresinden nasıl görünüyorsa öyle algılanır. Çoğu zaman algılanmak istenendir bu. Ben, eylemi ‘yapan’dır. Yapan’da  hükmedici bir tavır vardır; amaca ya da nedene odaklanır. Halbuki döngüsel algıda eylem; ötekilerle ahenk halinde ortaklaşa girişilen bir hareketliliktir. Ortaklık, orta yol üzerinde gerçekleşir.

Düşünmek evet; ancak, yalnızca düşünüyor olmanın yetmediğini bilerek. Önemli olan; doğru düşünmek, doğru düşünmeyi bilmek. Nasıl mı? Varlıklar dünyasını, tek bir öznenin bakış açısıyla indirgemeci bir tahakkümle değil; bütünleştirici ortak ilişkiler bağlamında algılayarak düşünmek.

Kısacası; hayata ilişkin parçalanmış algımızı yeniden bütünleştirmek için düşünmek. Niçin mi? Hayata dahil olmak için.

 

 

http://www.edebistan.com

 

 

 

 

0
0
0
Yorum Yaz