mehmetsolak 3 Takipçi | 1 Takip
Kategorilerim
Diğer İçeriklerim (109)
Tüm içeriklerim
Takipçilerim (3)
07 07 2007

CEVDET KARAL İLE...

 

1998'de yılında yayınladığı Horozlu Ölüm ve Ayna adlı kitabından sonra şiirleri sadece edebiyat dergilerinde yer alan Cevdet Karal 8 yıl sonra Hilkatin İlk Günleri ile okurlarıyla buluştu. Cennete girecek şiirler yazdığını söyleyen Karal, şiirini anlattı

06 Temmuz 2006 10:44

 

Burhan Eren'in Cevdet Karal ile söyleşisi

 

Edebiyat ortamlarında son yıllarda sıkça dillendirilen bir sözden başlayalım, 'Şiir hayattan çekildi' cümlesinden… Şiirin hayattan çekilmesi diye bir şeyden söz edemeyiz. Hayat ve hayy kelimeleri arasındaki ilişki göz önünde bulundurularak, ‘hayatımız hayattan yoksunlaşıyor’ dense belki bunun bir yeri var.

Her an tekrarlanan yaratma söz ile gerçekleşiyorsa, şiir diriliğini aynı görkemiyle sürdürüyor. Eğer; esas kaynakla rabıtamızı, ruhsal zenginleşmemizi kesintiye uğratmazsak şiir hayatın her alanında ve cephesinde, cereyan halinde. Bu beslenme alanlarını ortadan kaldırdığınızda meydana gelen hayat, son derece kuru ve metafizikten yoksun bir hayat... Metafizikten yoksun bir hayatta, şiirin de pek bir yeri olmuyor. Ya da, şiir diye adlandırılan, şiir olmaktan çıkmış bulunuyor.

 

Peki, bu sızlanmaların sebebi ne?

 

Bize sunulan şiirin, şiirin yeni kavramlaştırmasının, muhtaç olduğumuz şiiriyeti, manevi varlığımızın bir uzvu olan o sanatı hakikatte karşılamadığını düşünüyorum. Nasıl düşünce ve bilgi, kendi üzerine eğilerek, kendini yine kendinin nesnesi haline getirdiğinde metafizik ile ilişkisini kopartıp kurulaşmış, hayatiyetini yitirmişse; aynı durum edebiyatta, diğer sanatlarda da var. Şiirin hayattan çekildiğini iddia edenler, aslında bugün yazılan şiirin insana verebileceği fazla bir şeyinin olmadığı gerçeğini kabul etmekten kaçınıyor. Problem, yaygın sanat ve edebiyat kavrayışının insana verebileceklerinin iyice sınırlanmış, iyice azalmış, okurla sanat ürünü arasındaki gönül akışının ortadan kalkmış olmasında. Klasiklerimiz, gündelik hayat içindeki aşkın varlıklarını sürdürüyor. Son büyük şairlerimizi, onları büyük yapan şiirleriyle okumak hâlâ heyecan verici bir deneyim. Ama aşırı deneyci bir alana girip, açılım yerine tıkanmayla karşılaşan şiir, hayattaki lirik döngünün dışında kalmış durumda. Modern hayatın sanatını yenilikte aşırı ısrarcı kavrayışla inşa etmeye çalışan, fakat bunun dilini samimiyetle kuramamış ürünler, insan kalbi karşısında büyük bir acze düşmüş durumda. Belki de Türk şiirinin bir tür neoklasizm olarak adlandırılabilecek; içten, pazarlıksız bir atılıma ihtiyacı var. Bu tür atılımlar daima bir akımın eliyle olmaz, bakarsınız bir şair bunu sessiz sedasız yapar.

 

Okur ile eser arasındaki gönül akışını, etkileşimini sekteye uğratan şey ne?

 

Sanat eserinden beklememiz gereken şey, bizi etkilemesi, anlattığında içten ve bütünlüklü olması, doğru-yalan ayrımının dışına çıkan bir hakikatle bizi dönüştürme kudretini gösterebilmesi... Bugünkü Türk şiirinin önündeki problemlerden biri, sürekli yenilik çabası içinde oluşu... Her yenilik köklü, öze ilişkin bir yenilik olamayacağı için bunlar aynı süreklilikle eskimeye mahkûm, ömürlerini doğar doğmaz tamamlıyor. Dilin genlerine müdahale, düşük doğumlara yol açıyor. Sanat yapıtından insana bir etkinin geçişini sağlayan algılama gerçekleşmiyor. Yeniliklerin yerini yeni yenilikler alıyor. Oysa gerçek bir yenilik, hayatta önceden kestirilemeyecek bir dizi dönüşüme yol açar. Eserin muhatabınca algılanmasına zemin kuracak yaratıcı kodlardan yoksun şiirsel yaratım, mecaz yaratmaktan aciz dil etkiye dönüşmüyor. Dilde bir tazelik olarak beliren yenilikse, bu imkâna her zaman sahip.

 

Şiirinizde müesses sistemle hesaplaşmanız, bugün rağbet gören şekliyle yüzeyde ve ilk elde anlaşılır değil. Daha derinde ve daha radikal…

 

Evet, şiirde derinlerde bir eleştiri var. Metafiziği hayattan kovan dünya görüşünün yol açtığı yüzeyselliğe karşı şiddetli bir eleştiri. Dikte edilen hayat-şiir ayrımına, derinden bir karşı koyuş. Bu duygu, kendi üslubunu ironik bir yıkıcılıkta da kurabiliyor.

 

Bu duygu, kitabınızdaki bir şiirde; dini, metafiziği akademik bir konuya indirgeyen seküler ilahiyat anlayışına ironik eleştirilerle de ortaya çıkıyor…

 

Evet, bir tür sekülerizm eleştirisi var onun temelinde. Metafiziği, dini duyarlılığı, insanın Tanrı ile rabıtasını, inancın yaşama pratiğini beynin korteksiyle sınırlı bir bilgi alanı haline getirmiş bakış açısına yöneltilmiş bir eleştiri… Duyarlılığın yerini salt bilginin aldığı bir kavrayışın eleştirisi...

 

‘Hilkatin İlk Günleri’nde yoğun olarak Tanrı, cennet, cehennem, yaradılış imgeleri var. Bu tercih, konu bakımından ciddi kısırlıklara düşmüş günümüz şiirinde, bu kültür ve dildeki imkânları da işaret ediyor. ‘Hilkatin İlk Günleri’ni hatırlamanızın, hatırlatma gereği duymanızın sebebi ne?

 

Varlığın her an yok olup var edilmesi gibi, biz de her an yeniden inanıyoruz. Müslüman’ın inancının her an yenileniyor olması, her an yenilenen bir hayat algısını ortaya koyar. İnanç ve düşünce sistemimizin bu temel parçası, algı körlüğünü ortadan kaldıracak bir tazelik imkânı sunuyor bize. Hayatın maddi boyutuna, alışkanlıkların yarattığı körlük çerçevesinden bakmamak manasına geliyor bu. Bir Müslüman için içinde bulunduğu an, hilkatin ilk anı gibidir. Ruh dünyamızda bunun dekorunu kurabiliriz. Sanattan beklememiz gereken algı tazeliği bunun için var.

 

Bakışı yoksullaşmış bir sanat algısına karşı, tasavvufi ve ontolojik bir hatırlatma…

 

Benim sanat düşüncem, sanat yapıtının yaratıcısının kendine odaklanmasına dayalı bir sanat anlayışı değil. Sanat yaratıcısı, kendini, dünyayı ve varlığı algılamanın bir aracı olarak konumlandırması gerekir. İşte benim ilk kitabımın önsözünde ‘şairin olmadığı, şiirin olduğu yer’ diye adlandırdığım yer burası. ‘Şiir arınır, arındıkça bir dua saflığına varır. Orada artık şair yok, şiir vardır.’ diye tabir ettiğim şey bu... Böyle bir sanat görüşünün imkânları çok daha geniş. Bu görüşün doğasına uygun verimler, eseri dar bir alana hapsolmaktan kurtarıp bütün insanlıkla ilişkili ortak değerleri ortaya koyan, estetik uyaranları manevi temellere dayalı sanat yapıtları olur. Burada çeşitlilikte vahdet var. Karşıtında, yani dikkatin benlik alanıyla sınırlanmasında, bütünlüğün parçalanışı, küçük âlemin dağılışı. Oradan marazlı bir sanat doğuyor, çaresiz, neşvesiz sanat. Varlıkla bütünleşemediği için de köhne…

 

Günümüz şiirinde sizce belirgin bir yönelim var mı?

 

Özellikle son 10-15 yıl içinde ortaya çıkan yazarların çoğunluğunda yeniden İkinci Yeni’nin başlangıç dönemine dönüş eğilimi, hızını oradan alma çabası göze çarpıyor. Şiirdeki enerjilerinin kaynağını orada arıyorlar.

 

Peki, bu sağlıklı ve uzun soluklu bir koşu için doğru bir yönelim mi?

 

Bence yanlış. Bir savrulma ve geriye düşüş. İkinci Yeni’yi ayıklanmış ve estetik ölçütleri yerli yerine oturmuş noktasından değerlendirmek gerekir. O şiir zaten bir süre sonra aşırılıklarını, yapaylıklarını ayıklamak zorunda kaldı. Gelenekle ilişki sürekli altı çizilen bir çaba, ama İkinci Yeni öncesine bile varamıyor. Ya da öz yerine, divanlardan alıntılanan beyitlerle sınırlı, göstermelik bir bağ kurma.

 

Gelenekle ilişkiye bakışınız, T.S. Eliot’ın, gelenekten beslenen eserin, ortaya konduktan sonra da geleneğe eklemlenip onu yeni bir şey kılması yönündeki düşüncesi gibi mi?

 

Benim de savunucusu olduğum geleneğe bakış ve gelenekle ilişki biçimi bu. İşte bu manada aşırı yenilikleri şüphe ile karşılıyorum. Çünkü yapıttaki aşırı yenilikler gelenekle, bugüne kadar dilde ortaya konmuş sanat verimi ile yeni verim arasında bir boşluk olmasına yol açıyor. Şiirde yapılan yenilikler hem biçimde, hem içerikte ve hem de başka şeylerde üst üste bindiğinde, yapıt ile süregelen insan duyarlığı arasında bir kopma, telafisiz bir yabancılaşma meydana geliyor. Ve o malum soru ortaya çıkıyor: Şiir hayattan çekildi mi, şiir tükendi mi? Oysa öne sürülmesi gereken soru ya da kavram başka: Şiire dışardan gelen müdahale, yani süreklilik kavramını inkâr ederek gelen müdahale. Bu, şiirin bir damarını belki bir süre için köreltiyor ama varlık, asıl gövde kendini muhafaza ediyor. Hayattaki yenilikler, kendini mevcudun dışında tutarak gerçekleşmiyor, büyük aşırılıklar kendi ölümcül sonlarıyla geliyor. Yani, ısrarla vurgulamak istediğim, yenilik ve devamlılık ilişkisi. Yani hayatiyet… Yenilik fetişizmi, bu hayatiyetten yoksun.

 

Her yeninin itibar gördüğü, her değişikliğin gelişimin bir parçası olduğu yönündeki modern dünya algısı mı sanattaki bu ‘yenilik ideolojisi’?

 

Soru, bir bakıma, benim demeye çalıştığımın özeti oldu. Her “yeni” olana o heyecanlı bakış, her yeninin iyi olduğu fikri, tam da modern kültürün, global ekonomik sistemin, hızlı tüketime dayalı yaşam biçiminin dayattığı bir “şey”. Birbiri arkasına yeniliklerin hızla eskimesi ve bunun sanat ve kültür hayatında da cereyan etmesi toplam resim içinde anlamlı bir yere oturuyor. Hakiki sanatın tüketilemez olduğunu hatırlamamız gerekiyor.

 

Peki bu olguyla hesaplaşan bir şiir neden yok? Toplumsal ve bireysel hayatta sancısının bu kadar çekildiği bir olguyu şiirin konu edinmesi beklenmeli değil mi?

 

Acaba? Bence tuzak bir alan, kuşkuyla yaklaşmamız gereken bir yer burası. Çünkü orada sözünü ettiğimiz döngü, aynı zamanda kendi muhalefetini de üreterek onu da kendi içine katan, dönüştüren, muhalifine de alan açarak onun aykırılığını ortadan kaldıran bir şey. Burada asıl olan şey, o döngünün içine girmeden döngüyü tanımlayarak; kalıcı olanın, baki olanın izini sürmek, kalıcı olanı seslendirmektir. Bir muhaliflik çabasına bile girmeden, kadim sesi yaradılıştaki yenilenmeye benzer bir yenilenme bilinciyle sürdürmek. Varlığın sesi, kendi sürekliliği içinde kendi zamanının sesi olarak daima yeni bir nefes ve söylenecek yeni bir sözü içinde barındırır.

 

Şiirleriniz, okura son derece açık şiirler. Dilinizde belirgin bir yalınlık var. Bu, kapalı, muğlâk bir şiir dilinin hâkim olduğu edebiyat ortamında, seçilmiş bilinçli bir yönelim mi, yoksa şiirinizin doğal seyrinde geldiği yer mi?

 

Benim kendimi arayışımın beni getirdiği nokta ne ise, şiirimi arayışımın beni getirdiği nokta da odur. Bu, sanat algımla doğrudan ilgili... Hakiki yalınlığı bulabildiğiniz zaman anlamlar bütün derinlikleri ve aynı zamanda bütün genişlikleriyle bizi kucaklıyor. Yalınlık bizde ürperti yaratan bir şey... Düşünülenin aksine, doğru kurulduğunda anlam zenginliğini ve genişliğini içinde o barındırıyor. Gerçek yalınlık, her şeyin yerli yerine konduğu bir matematikselliğin sonucunda elde edilebilir. Matematiksel dildeki yetkinlik, yani nihai sadelik nasıl bütün pozitif bilimlerin muhtaç olduğu bir şeyse, aynı gereklilik söz sanatlarında da geçerli. Şiirde eğer “Occam’ın usturası” karşısında varlık gösteremeyecek şeyler varsa, orada şiir dilin fazlalıklarıyla malul demektir. Benim varmaya çalıştığım, mümkün olduğu kadar sade bir şiir, ama daha sade değil. Bir tür basitlik. Gereksiz ağırlıklardan kurtularak yücelmek.

 

Peki kapalılık şiire neyi sağlar ya da okurdan neyi saklar?

 

Karmaşa ilk bakışta kimi açılardan cazip görünüyor. Çünkü bununla matematik düzen yoksunluğunu gizleyebilirsiniz. Kapalılıksa başlı başına bir konu... Söz sanatı açısından, metni ileten insanın psikolojik durumunu yansıtan bir veri olarak, ifade edilemez olanın alanına girme deneyimi, uyaranın benzersizliği, idrak’ın yüksekliği ya da tam tersi hakikilik-sahtelik ayrımının kriteri, sıradanlığın gizlenişi olarak karşımıza çıkabilir. Ama edebi sanatın konusu kapalılıkla metnin bir anlam ya da estetik uyaran içerip içermediğinin kriteri olan kapalılık aynı şeyler değil. İkisini birbirinden ayırmak gerekir. Benim için önemli olan eserde estetik uyaranın olması ve bunun heyecana, lezzete yol açması... Anlamadığımızı düşündüğümüz, anlam alanı içinde gezindiğimiz ama sis içinde kaldığımız bir metin, bizde bazı yüksek heyecanları, sezgilerin ipuçlarıyla uyandırabilir. Orada kapalılık gibi duran şeyin, aslında kurduğu dil ve formla potansiyel olarak mevcut bir estetik hazzın ve düşüncenin ifadesi olmak bakımından yeri, fonksiyonu var. Ama söz konusu metinlerin çoğunluğunu oluşturanlar bizde estetik bir heyecan, bir his ve düşünce oluşturmuyor, uyarana dönüşmüyorlar. Şiir söyleme mecburiyetinin baskısı altında kalınarak “çıkan”, sözün sahihliğinden yoksun metinler bunlar. Bu kapalılık bir estetik uyaran yokluğudur. Sahteliğin ta kendisiyle karşı karşıyayken, okur o metni gönül rahatlığıyla reddedebilmeli.

 

Şiirinizde belirgin bir ironi var. Bunun, şiir için taşıdığı imkânlar ne?

 

İroninin sahih olanına bakmalı. Salt zekâ gösterisine yelken açmış ironi, biriciklikten yoksundur. Anlık parıldayışlar gibi cazip görünür, sonra etkisini yitirir. Zekâ ürünü buluşun önemli yeri var şiirde, çünkü şiir aynı zamanda bir ifadeler yaratma, taze mecazlar kurma sanatıdır. Ama ironinin, teknik bir zekâya dayalı bu buluşların, sahihliğini hissettirecek bir gerekçesi de olmalı. Yoksa amacı kendisinden ibaret olan buluşlar şiiri şova dönüştürür. Benim şiirlerime gelecek olursak, ironi, tepkinin başka bir ifade biçimi bulamadığı noktalarda doğuyor sanırım.

İlk kitabınızın ilk şiiri ile bu kitabın ilk beş şiiri kar şiirlerinden oluşuyor. Bir metafor olarak kullanılır; ama kar şiiri, çok azdır bizim şiirimizde. Henüz olmayan ve belki de hiç olmayacak ‘Kar Şiirleri’ antolojisine ciddi bir katkıda bulundunuz…

Tıpkı kavramlar gibi görüntüler, resimler de zihnimizde kodlanıyorlar. Tabiatın görünümleri örneğin. Karın çeşitli görünümleri, bunların seyrinin zihnimde oluşturduğu metaforlar var. Masumiyet ve tövbe duygusu, arınma ve yalınlaşma duygusu, varlığı hayranlıkla izleme duygusu gibi… Bu metaforun şiirlerimde önemli bir yer tutması, sanıyorum hayranlıkla ilgili. Çünkü kar, eylemi azaltan, düşünceyi, tefekkürü artıran bir şey. Bu gözlemin insanı alıp koyduğu en güzel yer, aşkın en çok idrak edildiği yerdir. Fiziki hayatın yavaşlayıp iç hayatın yoğunlaştığı ve ritminin arttığı noktada ortaya çıkan aşk duyarlılığı, bir tövbe ve masumiyet ortamına hazırlar insanı. Bu duyarlılığı önemsiyorum. Şunu da eklemeli, kar şiirimizde önemli bir yer tutar.

 

Şiirlerinizin okuru kim? Okurunuz oradan nasıl görünüyor?

 

Irasında hayranlık olanlar; estetik heyecan uyandıran her türden güzellik; insan, tabiat ve ifade güzelliği karşısında algıları açık olanlar diyebilirim. Kendimle bir mukayeseden yola çıkarak, bir istek şeklinde dile getiriyorum bunu. Arzu ederim ki, gerçek bir derinlik taşıyan felsefi metinler karşısında duyduğum heyecanın benzerini duyanlar örneğin, yazdıklarımı okusun. Ya da bir öyküden aldığım tadın benzerini alanlar. Ne diyebilirim? Bir benzerim tarafından anlaşılmak istiyorum.

 

(Kitap Zamanı)

 

0
0
0
Yorum Yaz