08 11 2007

CEM YAVUZ İLE...

 
 
 

Cem Yavuz yeni şiir kitabı Seyr’i anlattı

BURHAN EREN

Şair Cem Yavuz, ilk şiir kitabı Ayn’dan yedi yıl sonra şiirlerini Seyr adıyla kitaplaştırdı. Seyr’in bir de yol arkadaşı var: Seyr’engiz. Şair, “Seyr’engiz”i şiirinin kılavuzu gibi görüyor ve okuru, rûya ve hayalin imkanlarıyla bir yolculuğa davet ediyor. Bu yolculukta perdeler bir bir kalkarken okur da anlamın ruhuna erip semâ’ya katılıyor. Yolculuklarında İbn Arabi’ye atıflar yapan Yavuz’un şiirinde ve metinlerinde bu ‘ruhsal akrabalık’ın izleri belirgin biçimde görülüyor. Aslında onun yaptığı, “Modern şiire ilişkin tartışmaların yörüngesinden kopmaksızın; Batı dillerindeki ‘image’ kavramını hayâl sözcüğüyle ikame ederek, yeni bir şiir ontolojisi önermek.” Şiiri, kendisine bahşedilen bir fener, bir sirâc’ olarak gören Yavuz, eserini ‘örtülü’ bulan okura da ‘sebat’ tavsiye ediyor. Cem Yavuz ile Seyr’ ve Seyr’engiz’den yola çıkıp şiiri üzerine söyleştik.


Rûya (hayal), ru’yet ve sema’… Seyrengiz’de şiirin nerede durduğuna ilişkin etrafında döndüğünüz bu üç kavramı açarak başlayalım…

 

Aslında bütün kavramlar birbirini çağıran bir biçimde örgülenmiş durumda. Mesela, kitabı bitirdikten sonra başka bir kavramın, adeta bir kabartma gibi dışarı doğru vurduğunu gördüm. O beni çağırdıkça ben onu çağıracağım ve bir gün nasipse, miraç bahsini yazacağım. Belki ‘Bir özgürleşme vaadi olarak mirac’a dair… Çünkü şiir, ancak şairin miracı olmakla sahicidir. Bunun dışında, çok kişisel duygulanımlarımızı, kimi hisli söyleyişlerimizi, boğazına kadar akıntıya kapılmış şiir-selliğimizi ilâmdan başka bir şeye yaramaz. Şiirden meram lafzı murad değil, murad-ı Hakk’tır; olmalıdır. Hakkı ister seküler alın, ister dini bağlamda; Ece Ayhan’ınki hakkını arar, Asaf Halet’inki ve elbette Zarifoğlu’nunki Hakkı. Gelelim rüyaya ve sema’ya; yani görsel ve işitsel (akustik) hayâle. Rûyayla semâ varlığın ve şiirin iki asli unsuru bana göre. İkisinden birinin olmayışı, şiirin-vücûdun özrüdür. Kitaptaki gibi söyleyeyim: Görsel hayal yükünü içinde barındırmayan akustik hayal, bir tını değil olsa olsa bir tın’dır! Akustik hayal ile bütünlenmeyen görsel hayal ise sadece natürmort veya ne şirin bir landscape’tir! Yani lüzumsuz retoriğiyle şiir toposunu, Terra Purra’yı beyhude işgal eden pek çok cari örnekte izlenebileceği üzere resmeden, tahkiye eden, dizelerden ve kıtalardan oluşmuş; en ve boya, yani iki boyuta hapsolmuş; üçüncü boyuta, vücudâ kavuşmamış metinlerdir!.. Hadi Niyazi-i Mısrî’den el alalım:
“Dilâ bu mantıku't-tayrı fesâhat ehli anlamaz
Bunu ancak ya Attâr u yahud Tayyâr olandan sor
Anadan doğma gözsüzler kemahi görmez eşyayı
Niyâzi vech-i dildârı ulû'l-ebsâr olandan sor”

 

Şiirin ne olduğuna ilişkin cevap arayanlar, Batı kökenli sanat kuramlarının izinde açıklamalara aşina daha çok. Siz ise şiirin ontolojisine ilişkin söz söylerken tasavvufun, özellikle de İbn Arabi’nin öğretilerinin, kavramlarının yordamıyla yapıyorsunuz bunu…

 

Bu kitabın, tasavvuf düşüncesi ya da tasavvuf kaynaklı evren-varlık algısını ve şiire bakışı tamamıyle ihata etmek gibi bir iddiası yok. Karşılaştırmalı ya da paralel okumalar diyebilirsiniz. Tevarüs edemediğimiz zihinsel miras ile miras bellediklerimizin ne biçimde, nerelerde kesiştiğine ve ayrıştığına ilişkin belli noktaları keşfetmekle uğraştım, uğraşıyorum. Mirasın kaynağına (Batı-Doğu) ilişkin reddiyeci, kompartımancı bir tavrım yok; daha ziyade kendi açımdan önemli yol işaretlerini işaret etmek istedim. ‘rûya ve semâ deminde’ derken meramım, görmeye ve duymaya ilişkin ister Doğuda ister Batıda, ister tasavvufta ister sürrealizmde olsun herhangi bir çabayı doğru anlamlandırmak ve bu alanda bir patchwork’e çevrilmiş zihnimizde yerli yerine oturtmak… Bu itibarla Modern Türk Şiiri boyunca, kökenleri vuzuha kavuşturulmadan, bağlamı kurulmadan, orta yerinden kesip kırpıp önümüze Batı düşüncesini, poetikayı vs. seriveren; böylelikle pek çok dimağı koşullayan ne idüğü belirsiz fikirleri, kavramları tashih etmek gibi bir derdi de var tabii…

 

Seyrengiz’de Mevlana’nın pergel benzetmesini görüyoruz. Şiirde görsel boyut ve işitsel boyutu, anlatırken, pergelin bir ucuyla Batı müziği, felsefesi ve resmini dolanırken diğer ucu, tasavvufta, İbn Arabi’de sabit kalıyor. Paralel okumalara aşina olmayan okur, farklı dillerde coğrafya ve hatta evrenlerdekilerin vizyoner olarak akrabalıklarını görüyor…

 

Evet; vizyon, ru’yet, basiret... Tabii bugün şirketlerin vizyonundan söz edilmesine aşina olduğumuz için, ilk başta biraz tuhaf, soğuk geliyor kelime. Oysa kelime kökleri düşüncemizi uyarması bakımından son derece önemli… Vizyoner olarak zikrettiğimiz kişilerin öncelikle kendileri için vuzuha kavuşturmaya çalıştıkları şey, varoluşa ilişkin temel bir soru: Aslında ne oldu? Bunu mesela William Blake soruyor; Bilhassa Schoenberg, Rilke, Erol Akyavaş vb. soruyor; Yunus’sa biliyor!.. Var olduğunu vehmettiğimiz, somut dediğimiz şeylerin ardında, ötesinde ne bulunduğuna ilişkin bir incelikli seziş, bir keşif çabası içinde olanlar (erine’l eşyae kemahi!)... Vizyonerden kastım bu; basiret, ayrıksı bir basar sahibi ya da talibi. Yani verili olanla, ön kabullerle varlığı ve evreni kavramanın kendilerine yetmediği, bunun içinde duramayan bir takım huzursuzlar. Dolayısıyla söz konusu isimlerin bir ruhsal akrabalık kesbetmesi kaçınılmaz. Kitapta yan yana ya da boy sırasına dizilmeleri, benim de onlar yordamıyla söylemeye çalıştığım şeyle alakalı...

 

Seyrengiz’de İbn Arabi’ye yapılan atıflarla ve ondan alıntılarla karşılaşanlar, son yıllarda ‘entelektüel modası’ olarak tebarüz eden ve artık medyatik uzmanları olan İbn Arabi ilgisini hatırlıyor ister istemez… Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz, bu ilgiyi…

 

Otuz sene önce, herkesin Marksist olduğu, Marksist olunmadan sanatçı olunmadığı dönemlerde yani, Marksizm’e ilişkin bütün malumat üçüncü elden cep kitapları vasıtasıyla edinilirdi. 2007 Mevlana yılıymış; birkaç yıl sonra da İbn Arabi yılı olabilir, ne gam! Endişeye mahal yok; nihayet hazretin irfanında kolay tüketilebilir bir şeyler arayanların hüsrana uğraması kaçınılmaz! Ancak üçüncü elden, araya hafif mistik pasajların atıldığı kimi kitaplar rağbet görecektir yine! Çağın ruhu öyle söylüyor!.. Elbette yeni, çok sıkı çeviri faaliyetleri var. İbn Arabi külliyatı, taze ve tazeleyici bir irfan biçimi olarak ciddi bir talebelik niyeti ve arzusu bekliyor. Niyeti ve arzusu sahih olmayan, hakikaten talip olmayan hiç kimseye açılacağını sanmıyorum o kaynağın. ‘Fast-food’ severler için enginar dolması yani!..

 

İbn Arabi’nin etimolojiyi önceleyen, Allah’ın kelamında kullandığı her kelimenin birincil anlamları ile birlikte diğer anlamlarının da onun muradı dahilinde olduğu yönündeki etimolojik bakışı mı onun kavramları ile şiirin ontolojisine ilişkin bir anlama çabasını kolaylaştıran, mümkün kılan?

 

Şeyh-i Ekber bir ru’yet tecrübesini aktarırken, ‘Alem-i misalde, yani varlık içinde seyretmenin imtiyazlı bir yoludur şiir’ diyor. Bir yordam olarak şiiri, hayal ile sema’yı, varlığın ruhunu kavramada bize bir imkan olarak sunarken, aynı şekilde şiirin tutacağı yolu da etimolojik bir yöntemle aydınlatıyor. Yani hem şiirin istikametini işaret ediyor, hem de ‘aslında ne oldu’ğunun nasıl kavranabileceğini gösteriyor...

 

Şehrengiz şehri anlatan kitap ise, kelime olarak ilk kez kullanılan ve buradan iğretilediğinizi düşündüğümüz Seyrengiz de seyri anlatan bir kitap gibi duruyor. Bunu ikinci şiir kitabınız olan Seyr’ ile birlikte yayınlamanızın sebebi, Seyr’in daha iyi anlaşılması mı? Seyrengiz, Seyr’i okuma kılavuzu mu?

 

Benim için kılavuz; kaptanın seyir defteri.. başkaları için ne olur bilmiyorum. Kerameti kendinden menkul bir poetika olmak gibi bir iddiası yok; bu yüzden bir ontoloji tasavvuru dedim. Şöyle diyelim: Seyr’engiz kişisel bir yolculuğu, temaşayı, seyri teşrih ederken ilgililere, sahici taliplere kimi kaynakları da işaret eden bir kitap. Ve elbette seyr’ ve seyr’engiz akraba kitaplar, Bu akrabalık kelime evrenlerinden kapağına kadar pek çok noktada seyredilebilir…

 

Şiirlerde pek çok atıf var, ‘möbius karıncaları’nın çizeri Escher’den İbn Arabî’ye ve Yunus’a, Bach’tan ortaçağ Hıristiyan mistiklerine… Bunun karşılığı ne?

 

Az önce sözünü ettiğim ruhsal akrabalıklarla ilgili bu... Birbirlerinden çok uzak, birbirini hiç tanımamış, dönemdeş olmayan pek çok isim arasında gider gelir bu akrabalık ruhu. Ve aslında birbiri ile bağıntısız gördüğümüz pek çok şey, varlığın birliği dolayısıyla birbirinin tamamlayıcısı, uzantısı, bütünleyicisi, akrabasıdır… Dolayısıyla ‘möbius karıncaları’ ile ‘su boyası’, Stabat Mater ilahisiyle Asaf Halet’in Sema-ı Mevlana’sı, Miserere ile neva eşlikli Apaz-Orsa rüzgar seyirleri, devran ile Chopin’in impromptusu ya da Haşim ile Yeats Terra Purra’da akrabadırlar. Sanmayın ki bunları marifet olsun diye mezcediyorum; ve fakat maksad marifet!.. İşte mesela Füg başlıklı şiir, tam da ‘Seyrengiz’de, akustik ve görsel hayâlin birbirini ikmal etmesine ilişkin yazılmış olanları tecrübe ettiğim bir şiir…

 

Evet ‘Füg’ başlığı ve içeriği ile, ‘Coda’ kitapta bulunduğu yer itibarıyla bilinçli bir biçimde seçilmiş. Klasik müzikte füg ile coda’yı bilmeyen bir okur için kapalı duruyor ancak… Bunlar bilindiği zaman anlam yerli yerine oturuyor.

 

Bu söylediğiniz bence ikincil, üçüncül, katmanlı okumalarla ilgili bir şey. Kendi okuma seyrim boyunca, ben nasıl ‘zor’ addedilen bir metne zaman içerisinde, kendimi açtıkça nüfuz edebildiysem; okuyucunun da hemhal oldukça bu şiirlere, yazılara vukufiyet kesbedeceği kanaatindeyim… Ama bu kitabın önceki kitaptan, Ayn’dan bir farkı var. Ayn’, benim dilin imkanlarıyla didiştiğim bir kitaptı; dizgenin sınırları ve imkanları ile ilgili bir çaba diyelim. Bu kitabınsa okuyucu açısından başka bir imkan taşıdığı; basın tanıtım yazılarında biraz da afili bir cümleyle söylendiği üzere bir vaadi olduğu inancındayım: Perdeyi kaldırın, sema’ya katılın. Kaldı ki işaret ettiğiniz handikap, bir handikapsa tabii, herkesin iskandil ettiği suyun mahiyetiyle de ilgili bir şey…

 

Ama farklı bir okur bekleyen, yani bir hamle de okurdan bekleyen metinler değil mi?

 

Hayat da öyle bir şey değil mi zaten? Her şey herkese açık mı; herkes her şeyi anlıyor mu? Yanlış anlaşılmasın, ‘bazıları da anlamayıversin’ edasıyla söylemiyorum bunu. İster bir fayda, bir sonuç umun, ister anlama cehdi içinde olun, okuduğunuzun sizde karşılık bulması, kendi evreninizde bir yere denk düşmesi için belli bir doygunluğa, kemal noktasına erişmeniz, belli bir sükunete, suhulete ermeniz gerekiyor. Söylediğim süblime etmeye yönelik bir bakış değil. ‘Benim şiirim’, ‘hasıla-i ömrüm’, ‘varım yoğum’ gibi kimi şaşkın ve sebep-siz ifadeleri kullanmaktan bilhassa imtina ediyorum. Bizden sadır olanları bir bağış, bir armağan, bir lütuf olarak görüyorum; vesilesi ben ya da bir başkası… Bu itibarla hem yazan hem okuyan açısından baktığımızda, herhangi bir şeye nüfuz edebilmek için o yolda sebat etmek gerektiği kanaatindeyim. Ne var ki çağımız sebat çağı değil, çok çiğ çağ!.. Kontrolsüz ışık ve sesin çağı. Dipsiz düşünce değil, düşünç çağı… İnsan, kendisi için hakikaten önem ve anlam arz edebilecek hiçbir şeye kolayca vukufiyet kesbedemiyor, şükür ki…

 

Şiirlerde somut şiirin imkanlarını kullanarak dizeleri, hatta kelimeleri bölerek alt anlamlar oluşturuyorsunuz. Böylece anlamı açan kelimeler ve harflerle anlamı örtüyorsunuz gibi…

 

Ben örttüğünü söylediğiniz şeyin, açtığı kanaatindeyim. Bizatihi dil, hakikat ile dille dışlaştırdığımız gerçeklik arasında bir perde olabilir. Aslında eşyanın hakikatini, kemahi olanı dilin alanına transfer ederken bir ölçüde perdeliyor, örtüyoruz. Mesele perdenin kalınlığında galiba. Benim meramım, söz konusu örtünün olabildiğince incelmesi, şeffaflaşabilmesi… Seyr’in Ayn’dan farkı da burası. Dilin şiir ile okuyucu arasına aşılmaz bir duvar gibi gerilmesi, bir tür meydan okuma aracına dönüştürülmesi maalesef ne rûyaya, ne de semâya imkan tanıyor. Sözünü ettiğiniz kimi dize tasarruflarında, okurun algısını parçalalamaktan, akışı kesitiye uğratma gayretinden ziyade, ‘görülenin, kabul edilenin, kabul görenin ötesine dair’ bir futuhat arzusu var sanırım. Ayrıca örtmek, şiirin ve şiirde bulunuşumun doğası ile de çelişen; şiirin varlıkta/varlığı seyrederken bana bahşedilen bir sîrac oluşunu da manasızlaştıracak bir eylem. Dil benim için örtmekten ziyade, eşyanın ardına, gayba ilişkin bir basâr’a, bir göze açılabilmenin yordamı...

 

Şiirlerinizde ve metinlerinizde müziğin diliyle, müziğin terminolojisi ile anlam bulma, anlam kazanma çabasını sıklıkla görüyoruz. Sonra da resimle… Bugün müzikten ve resimden kopuk ilerleyen şiir algısında oldukça dikkat çekici bir özellik olarak duruyor…

 

Bir şeyi ifade ederken sadece ifade etmeye çalıştığınız şey önemli değildir. İfade etmeye çalıştığınız şey, dil ile de organik bir bütünsellik içindedir; birbirinin olmazsa olmazıdır. Aksi takdirde dili basit bir iş gören, bir vasıta düzeyine indirgersiniz. Mevzu bahis örnekler resimle tabii ki ilgileniyorlardır; ama dediğim gibi daha ziyade natürmort ve manzara resmiyle. Ancak akustik ve görsel hayal ile bütünlenmiş, müziğin ve resmin ikmal ettiği şiir, üç boyutlu, vücuda kavuşmuş bir şiirdir. Görsel ve akustik hayal hem birbirini besleyen hem de çağıran boyutlar; zihnimizde ses görüntüsüyle görüntü sesiyle birlikte beliriyor... Oysaki tahkiyeye yaslanan, tasvirden medet uman, temsili, re-presentatif, iki boyuta hapsolmuş cari şiir, temaşa imkanının ona açtığı kapıdan girmekten çok çok uzak. O kesip yapıştırıyor. Görüntü pastiş, ses ise bu sahteciliğe iliştirilmiş fon müziği sanki....

 

Cahit Irmak imzası ile yayınladığınız ‘Ars Moriendi’de koyu bir kaygı vardı sanki, oysa Seyrengiz’de bir coşku, bir sevinç ve berraklık var… Ne değişti, ne oldu?

 

Bir psikiyatrist dostum Ars Moriendi’nin Ayn’ın mütemmim cüzü olduğunu söylemişti. Seyrengiz ile Seyr’in akrabalığı zaten aşikar. Ayn’, varlığı dille yoklayıp parçalanmadan çıkmaya çalışan bir ruh hali içinde, aynı hat boyunda Ars Moriendi’ye doğru akmış olmalı. Ama aynı arkadaş ‘Ars Moriendi’nin karamsarlık ve kaygıdan ziyade umut barındırdığını söylemişti. Sınırdayken beliren umut gibi, o kitabın belli bir sınırda ortaya çıktığını düşünüyorum. Söz konusu sınır durum, hem bir imkân hem bir risk, bir tehlike alanı olarak duruyordu. Umut da orada zaten. Şimdi o limandan başka bir yere seyretmişiz. Nasibimiz o sulardan bu sulara doğru akmış diyelim. Her bir şeyin kendi tasarrufumuzla gerçekleştiği inancı, aldım verdim ben seni yendim güveni, koca bir vehim. Değil mi ki seyir var seyir içinde!..

 

Şiirde dediğiniz gibi, ‘nasib iledir visâl’ diyorsunuz…

 

Öyle. Nasibin ne olduğunu idrak edemeyenler, visal-i yarı bilmeyen ya da lafzen kabul edenler, varlığın künhünden de nasipsiz kalacaklardır...

 

Her iki şiir kitabınızın sonunda da apostrof var…

 

Evet, Ayn’ın sonunda da apostrof vardı. Buna kafa yoran bir okur-yazar, Arapça gramerin aksine apostrofun kelimenin başında değil sonunda oluşundan hareketle, dilin sınırlarını zorladığım, klişe ifadeyle söyleyelim, dili deforme etmeye çalıştığımı söylemişti. Yaklaşık bir isabet denebilir… Seyr’ ise, yirmi bir şiir bittikten sonra, hiç de önceden tasarlanmamış bir biçimde, bir lütuf olarak Resulu Ekrem’i hatırlayan bir şiirle kapandı. Kitabın sonunda, apostrof bölümünde yer alan tek şiir: ‘Der-Na’t-i Sirâc-ı Aşk’. İşte Seyr’in apostrofu oradan geliyor; yani duracağımız, durmamız gereken yer, orası...


Seyr’
Cem Yavuz
Hayykitap

***

Seyr’engiz
Cem Yavuz
Hayykitap

0
0
0
Yorum Yaz