mehmetsolak 3 Takipçi | 1 Takip
Kategorilerim
Diğer İçeriklerim (109)
Tüm içeriklerim
Takipçilerim (3)
13 04 2008

CAN BAHADIR YÜCE: DÜNYANIN SESİ BENİ YORUYOR.

 




Günümüz Türk şiirinin en önemli isimlerinden biri hiç şüphesiz Can Bahadır Yüce. Kendi şiirsel söylemini daha ilk kitabında kurmuş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz onun. Bu söylem hem geleneği hem de moderni birlikte edinmek gibi 'sahih' bir nitelik taşıyor. Üçüncü kitabı Unuttum Dünya'da (Sel Yayıncılık) bu özellik iyice belirginleşiyor. Yüce'nin şiirine önem kazandıran yönlerden biri de geniş bir şiir atlasında dolaşıyor oluşu. Yüce ile unutuş ırmağının sularında seyrettiği dünyayı lirik bir hüzün ve öz ile sunduğu kitabı 'Unuttum Dünya'yı konuştuk.



Unuttum Dünya'nın, önceki iki kitabına göre daha tasavvufî bir kuşatıcılık içerdiğini söyleyebilir miyiz sevgili Bahadır?

Kitabın adının bir tasavvuf terimi olan "terk-i dünya"yı, sufiler için varılması gereken bir aşama olan "dünyayı unutma"yı çağrıştırdığını ilk söyleyen sen değilsin. Doğrusu, bu adı böyle bir çağrışımı olsun diye seçmedim. Unuttum Dünya, hikmetli, bilgece ve derin bir söylem değil, çocuksu bir ses taşıyor. Şiirlere bakıldığında bu görülecektir. Bu anlamda, kitabın Yaslı Mızıka ve Uzakta Beyaz'ın bir süreği olduğu söylenebilir. Şiirde doğal bir çocuksuluğu, saflığı, hikmetten daha çok önemsiyorum.

Rilke'nin o güzelim Panter şiirindeki 'dünya yok az ötede' dizesinin farklı bir şekilde yeniden üretimi söz konusu kitapta; elbette yeni bir duyarlıkla...

Ben Rilke'nin dizesini şöyle dönüştürürdüm: "Dünya olmasın az ötede". Dünya, "deni" (alçak) sözcüğünden geliyor, biliyorsun. Yalnız kendisine bakan yönleriyle bazen o kadar bunaltıcı oluyor ki dünya, Rilke'nin dizesini bir dileğe dönüştürüyorum.

Neden çocuk, ev, yalnızlık, veda ve kalb dörder defa? Hem dünyayı oluşturan dört unsura hem de musiki terimlerine atıf mı var yoksa?

Evet, kitaptaki "dört"lerin sırlarından biri, dört unsura da atıf yapılıyor olması. Ama bu bölümleri musikiyle doğrudan ilişkili olarak tasarlamadım. Gerçi "F Majör"le başlayan kitabın "Minörler"le bitmesi dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır. Yine de Unuttum Dünya'nın müzikle ilişkisi sezgisel düzeyde. Kitabın bütününe yayılan sesi soruyorsan, o, dünyanın beni hep yoran sesi!

Kitabın sonuna bir metin listesi eklemişsin. Şiirlerdeki metinlerarası yolculuk tinlerarası yolculuğa dönmüş...

Son sayfada yer alan bütün o metinler ve şarkılar, kitapta atıf yaptığım, ya da -bilinçli ya da bilinçdışı olarak- sesleri kitaba sinen vazgeçilmezlerim. Bunlar, özellikle kitabın oluşum sürecinde tekrar tekrar dinlediğim, okuduğum eserler. Dediğin gibi, bunu tinlerarası olarak adlandırmak sanırım daha doğru olacak; çünkü hepsi için yeterince ipucu vermiyorum. Örneğin, kitaba göstergebilimsel eleştiri uygulayan biri Leaving of Liverpool'a, On Dördüncü Şua'ya nerede atıf yapıldığını hemen fark edemeyecek. Belki de fark etmesin istiyorum.

Debussy'nin ifadesiyle "tevazu göstererek haz vermeye çalışmak"; kitabın yapmaya çalıştığı şeyin buna benzer bir şey olduğunu söylememiz mümkün mü?

Kitabın tam da yapmaya çalıştığı şey ama henüz yaptığı değil. Şiirin ancak tevazuyla, zarafetle haz verebileceğini düşünüyorum. Kaba saba, gürültülü bir söyleyiş haz değil ancak -bazen- heyecan uyandırabilir.

Kitapta 'unutmak' bir bakıma bir kitap olmak üzere var olan dünyayı yıkmak ve sonra da yeniden inşa etmenin bir yolu gibi... Marc Augé da o kışkırtıcı kitabı Unutma Biçimleri'nde unutmanın üç biçiminden birinin 'yeniden başlama' olduğunu söylüyordu.

Unutmak iyidir bir yerde. Ama Unuttum Dünya için yeniden başlama değil de yeniden başlamaya niyet denilebilir. Aslında her kitapta yaptığımız budur.

Kitaba Şemî ve Wordsworth'ten yaptığın alıntılarla başlaman ve şiirlerin hemen hepsinde hem Batı hem de Doğu metinlerine atıflar yapman 'sahih' bir konumda bulunduğunun açık göstergesi olsa gerek...

O iki dizeyi, bütün edebiyat tarihinde, "dünya" sözcüğünü içeren en iyi iki dize olduklarını düşündüğüm için seçtim. Biri Doğulu, biri Batılı olsun diye değil. Ama bu hem Doğu'ya hem Batı'ya bakmaya çalışmanın bir sonucu da olabilir. Senin de çok iyi bildiğin gibi, biz ustalarımızdan böyle gördük!

Meursault, Aylak Adam, Bozkırkurdu ve Bartleby; büyük yalnızlıklarını deyiş yerindeyse şiire dönüştüren roman kahramanları... Romanlardan şiirini beslemen ilginç... Nedir bu kahramanlarda Unuttum Dünya şairini çeken şey?

Bir şiirin ilişki kurduğu metnin bir şiir olup olmaması öncelikli sorun değildir. Önemli olan, metinlerarası ilişkiler bağlamında neye atıf yapılırsa yapılsın, ortaya iyi bir "şiir" çıkartmaktır. Kaldı ki, bu anlatı kahramanları bana hep birer şiirin anlatıcı öznesi gibi görünmüştür. Aylak Adam'ın, Bozkırkurdu'nun ya da Yabancı'nın iyi bir şiir kadar sarsıcı olmadığını kim söyleyebilir? Bütün bu anlatı kişilerinin ortak yönü, dünya karşısındaki çocuksu duruşları. Bunlara Salinger'ın Holden Caulfield'ını, Kundera'nın Ludvik'ini ve başkalarını da ekleyebilirsin.

Trakl'ın 'ruh bir yabansıdır dünyada' dizesinin birçok şiirinin matrisi olduğunu (en azından benim öyle okuduğumu) söyleyebilirim, ne dersin?

Kitaptaki birçok şiirin matrisi dünyadaki yabancılığımız, buradaki konukluğumuz, asıl yurdunu özleyen halimiz. Şairlerin kendini dünyada gurbette gibi hissettiği çok olur. Yine de Unuttum Dünya, o kadar karamsar bir kitap değil. Kitabın matrisi son şiirin son dizesinde saklı.

Mevlânâ'nın "Söz az ve öz gerektir vesselâm" tavsiyesine uymuş gibisin...

Bu iltifatında gerçeklik payı varsa kendimi bir şey yapmış sayabilirim.

(Ercan Yılmaz)

0
0
0
Yorum Yaz