mehmetsolak 3 Takipçi | 1 Takip
Kategorilerim
Diğer İçeriklerim (109)
Tüm içeriklerim
Takipçilerim (3)
07 07 2007

“ BİLGİYİ BOZMAK" İÇİN BİLGİ GEREKİR / CELÂL SOYCAN

 Resim sanatıyla ilgilenenler bilir: Biçim-bozmak için, temel desen bilgisinin gelişmesi gerekir. Dışavurumcu resimde önemli öğelerden birisi olan  biçimsel dönüşümün gerisinde, katıksız bir desen gücü yatar. Bizden bir örnek: Akademide Neşet Günal Atölyesi desen ağırlıklı bir eğitim verir, oradan çıkanlar arasında Biçim’le hesaplaşmayı öne alan ressamlar dikkat çeker. Alıma gelen ilk isim Neşe Erdok. Dışardan da, hemen hepimizin anımsamakta zorlanmayacağı Picasso. Kübizm öncesi çalışmalarında, benzersiz desen bilgisiyle, örneğin Mavi ve Pembe Dönem çalışmalarını ortaya koyan ressam, asıl dahice tuvallere Kübik dönemindeki biçim-bozucu tarzıyla ulaşır.

 

Şunu söylemeye çalışıyorum: Bir  sanat disiplininde “ Malzemeyi aşma “ iradesinin belirebilmesi, bunun verimli bir estetik süreçte deneyimlenmesi için öncelikle o malzemenin sizi taşıyabileceği yerleşik ifadeyi ele geçirmiş olmanız gerekir. Sonrasında, bu yerleşik ifade kurgusundaki malzeme düzenlenişi size yetmez ve yeni ifadelere taşınabilmek üzere malzemenin imkânlarını sınıra zorlarsınız ve gücünüz varsa aşarsınız. Dönüştürücü kopmalar, bu temel bilgilerin ve biçimlerin dönüşümüne içkindir.

Plastik sanatlardaki bütün dönemsel geçişleri, hep bir önceki dönemin ifade anlayışı içinde sağlam yapıtlar ( da ) verebilmiş ressamlara borçluyuzdur. Kaldı ki, temel resim eğitiminde özellikle olmak üzere, gelişkin eğitim aşamalarında, klâsik ressamların yapıtlarının  birebir kopyasını yapmak, yapabilmek çok bilinen, önemli bir yöntemdir.

Bu ilkeyi şiir sanatı bağlamında ve dosya konumuz odağındaki  “Şair” üzerinden konuşmaya çalışalım. Ancak daha önce, modernitede sanatçının toplumsal örüntüdeki varlık- konumu ve sanatçının buna ilişkin  varlık-tepkisi üzerine Georg Simmel’in bir saptamasını  paylaşmak istiyorum.

 

2.

 

Modernitenin ilk sosyologu sayılan  Simmel, Baudelaire üzerine bir çalışmasında, tanık olduğu mahşerî dönüşüm çağında bireyin yabancılaşmasının, yalnızlığının kültürel bağıntılarını açığa çıkarır ve şöyle yazar (  Simmel, Moden Kültürde Çatışma, İletişim 2005’ ten ve D. Frisby’ın sunuşundan):  “ Metropol kişilik tipinin ruhsal temelini, sinirsel uyarıcıların yoğunluğu oluşturur. Bu, iç ve dış uyarıcılardaki hızlı, kesintisiz değişimden kaynaklanır. Hep yeni olan ya da sürekli değişen izlenimler doğuran kesintisiz duyu bombardımanı, en uç biçimde, nevrastenik kişiliği yaratır- kişi en sonunda, birbiri ardınca akın eden bu izlenimler, karşılaşmalar silsilesiyle başa çıkamaz  hale gelecektir. Bu durum, bireylerin toplumsal, fiziksel çevreleri ile kendileri arasına mesafe koyma girişimleriyle sonuçlanır.”

Simmel, bu  mesafe kavramının altını özellikle çizer ve mesafeyi  moderniteye özgü bir duyusal özerklik alanı sayar: “ Çünkü böyle bir  ruhsal mesafe olmaksızın, metropol iletişiminin o mahşerî kalabalığı, renkli düzensizliği katlanılmaz olurdu.Ticarî, meslekî, toplumsal ilişkileriyle çağdaş kent hayatı, bizleri muazzam sayıda insanla fiziksel yakınlığa zorlamaktadır- toplumsal ilişkilerin nesneleşmesi süreci, beraberinde içsel bir sınır, içsel bir sığınak getirmemiş olsa, duyarlı, asabî modern insanlar umarsızlığın kuyusunda büsbütün yiterdi.”

 

Burada ruhsal mesafe ve duyarlı modern insanlar  bağıntısı üzerinden asıl vurgu yapılan şey bellidir : “ Kentsel bağlamda başka insanlarla ilişkide söz konusu olan uzaklık olmaksızın, bu hayat tarzı da sürdürülemez olurdu. Aslında uzaklık, bu hayat tarzının toplumsal formlarından biridir.” Simmel, bu bıkkınlık ve kayıtsızlıkla dolu mesafeyi , “gerçeklik estetizasyonu”nun bir parçası olarak ele alır ve iç dünyaya kapanmayı, hayatın öznel bir bakış açısından güzelleştirilmesiyle bağıntılı sayar: “ Metropoldeki toplumsal ilişkilerin, farklılaşmamış bir tarzda kesişip iç içe geçtiği düşüncesi, aynı zamanda Simmel’in

toplum mefhumu için de geçerli olabilecek bir imgeyi getirir akla: Labirent. Toplum labirenti, siyasal olarak değil, estetik olarak aydınlatılabilir.”

 

Modernitenin cehennemî kargaşası karşısında mesafe kavramını geliştiren ve bu mesafeden gözlenen toplumsal labirentin ancak estetik olarak aydınlatılabileceğini vurgulayan Simmel, buradan Baudelaire’in bir saptamasına ilmek atar: “ Kusursuz flaneur için ahalinin orta yerini, hareketin gel-git noktasını, gelip geçici ile sonsuzun arasını mesken tutmak müthiş keyiftir. Evden uzak kalmak , ama her yerde evinde hissetmek, dünyanın merkezinde olmak, dünyayı gözlemek, ama dünyadan saklı kalmak.” Burada hareketin gel-git noktasını, gelip geçici ile sonsuzun arasını merkez tutmak , sanırım çağdaş sanatçının toplumsal labirenti aydınlatmak üzere yöneldiği estetizasyonun  omurgasıdır. “ Dünyadan saklı kalarak dünyayı gözlemek “  nasıl mümkündür? Toplumdaki rastlantısal  fragmanlar  arasındaki  bağıntıdan   “bir bütün olarak dünyanın bütüncül anlamını “  açığa çıkarabilme olanağı , elbette özünde  epistemik bir olgudur. Özgün biçimselliğindeki Bilgi, yüzeyle derinlik arasındaki, uçucu olanla kalıcı arasındaki, parçayla bütün arasındaki, biricik olanla tipik arasındaki gizi kurcalar. Bu gizin politik olarak değil ama estetik olarak açıklanabileceğine ilişkin saptamaysa bizi doğrudan modern sanatçının Bilgi’yle ilişkisine taşır. Çünkü estetik süreci önceleyen bir yeryüzü ve orada tutunabilmeye ilişkin sanatçı duruşu, meselenin duyusal bireşime de dolanan  ama daha karmaşık bir bilişsel süreci içeren içeriğinin altını çizer.

 

Mesafeyi duyarlı- asabî insan için bir olanağa çeviren, dünyadan saklı kalarak dünyayı gözleme gücünü içeren  bir epistem söz konusu olmak gerekir.

Çağdaş şiirin varoluş sorunsalı karşısındaki içerimleri ve Şair’in  bu sorunsalı ( labirent? ) estetize etme biçimi üzerinden dosya konumuzu sürdürelim.

 

3.

 

Dünya ve varlık sorunsalı karşısında  ve modernist “ mesafe” de yer tutarak sözünü kuran  çağdaş şairi anlamak üzere, çağdaş şiirin içinden bakarsak: Dünyaya, varoluşa, insana, ilişkilere, eşyaya, olguya, dizgeleşmeye,ilişkin itirazlarla, gerilimle, anlamsal karmaşayla yüklü çağdaş şair, bunları aşmak üzere yöneldiği malzemeyle de sorunludur. Verili her düzeyin içinde yapılandığı Dil, bizzat toplumsal labirenti yapılandıran bir madde olarak şairin tosladığı duvardır. Kabaca , ideolojik yapılanmada açığa çıkan değerler dizgesi, her şeyden önce Dil’in kendisiyle hesaplaşmayı öngerektirir. Bu gereğin duyumsandığı bütün bilgi süreçleri, şair için toplumsal labirentin deneyimlendiği bir süreçtir de. Dil’in ve toplumsalın sorunlu hali, aynı zamanda bunu bir olanağa çevirir: Her türlü bildirişime ve tanıma el koyan toplumsal  cehennem , önce Dil’de açığa çıkarılmak üzere paranteze alınmalı, yapı- bozumuna uğratılmalı, gösterge dizgesi sakatlanmalı ve sonuçta verili “ anlam “  ve “ anlamlandırma “ açığa çıkarılmalıdır.

 

Buradan: Çağdaş şair a) Verili olanla temas edecek, yani Bilgi’ye vakıf olacak, onunla dalaşacaktır. Yanıtlar kümesiyle yeryüzüne tutunabilme iradesi arasında beliren boşluk, şairi epistemik ve Dil’sel bir kopuşmaya zorlayacaktır. b)  Bu kopuşma sürecinde şair Biçim’lemede yeni bir kurguya ulaşacaktır ve  bunu Dil’sel ( dili önceleyen) bir deneyim olarak somutlayacaktır. Yani , yukarda resim sanatı içinden söylediğime dönersek:  Hem verili gerçekliğin resmine vakıf olacak, onunla temas edecek, edebilecektir, hem de bunu aşmak / dönüştürmek üzere epistemik/ estetik sürecin gereksindiği donanımda olacaktır.

 

Kısaca:  Aşmak, dönüştürmek istenilen olguyu bilecektir ve onunla kopuşmayı sağlayacak donanıma sahip olacaktır.

 

4.

 

Çağdaş şairin toplumsal bağıntısına ilişkin nesnel  zorunluluktan söz ederken tam da burayı imleriz: Şiirin malzemesi olarak Dil ve bu malzemenin her koşulda içerdiği bildirişim, bir bilgibiçimi olarak şiirin toplumdan yalıtık olmadığının altını çizer. Şair, önce verili dünyanın önüne yığdığı her şeyi – elbette Simmel’in belirttiği mesafeden -  tüm ikiliklerin sıfır noktasından  “ gözler “ . Bu gözlemin metafor olduğu açık: Rimbaud’nun  duyuların karmaşası, rasyonel yürek ve duygusal akıl örüntüsüyle örtülen gerçeklik, kendine içerilen tüm yapıntıları ele verir. Duyusal süreç ve deneyim elbette akla dayalı bir yöntemle iç içe, verili bilgiyi tanır, paranteze alır, söker ve Dil’de farkına varır. Böylece “ karşı “ olduğunu, olmak zorunda olduğunu “ bilir “ , onu kendi arzusuyla örtmek üzere Dil’e soğurur.

 

Bütün bunların felsefeden siyasete, gündelik hayat bilgisinden uzay bilimine, jeolojiden mitolojiye sınırsız bir  bilgi yığınağını muhatap aldığı yeterince açık. Buradan dilsel sürece ilişkin bütün bir gelenek,antoloji, yazıla gelen ve süren şiir, şairin kerteriz desenini belirler. Bunlardan habersiz şair neye, niçin ve nasıl muhalefet edecektir? ( Örneğin, kuru sıkı bir anarşi kavramı, gerisinde yukardaki yığınak yoksa, çocukça bir  imaj arayışının ötesine geçer mi? Kaldı ki, anarşizmin kendisi bile başlı başına bir kuramsal dolayımı içerir…)

 

Verili bilgiye ve bilgi/ bilme biçimine karşı olmak, önce onun bilgisini gerektirir, sonra da onu aşabilmenin.. ( Görme/ duyma biçimindeki her dönüşümün gerisinde, türlü bilimsel bilgiler, bunlardaki gelişim ve sanatçı öznenin bu bilgilerle teması yatar. Ben yalnızca İzlenimciliğin doğuşunun gerisindeki   “ Optik “  gelişmeleri,  ya da Dışavurumculuğun gerisindeki çok odaklı gündelik yaşam deneyimlerini ve dünya savaşlarının neden olduğu gerçeklik algısındaki epistemik kaymaları anımsatmakla yetiniyorum. Marksist estetik kuramındaki aşamaların Freud sonrası psikanalizle ya da dilbilimsel gelişimle bağıntısını , çağdaş şiirbilimin  Lacan sonrası bilinçdışı süreçlerle nasıl zenginleştiğini çeşitli yazılarımda  paylaşmaya çalıştım.  Şuraya gelmek istiyorum: Her biçimsel kopuşun gerisini, toplumsal/ psişik/ bilimsel/ siyasal düzeylerde açıklamak, buradaki BİLGİ’yle ilintisine ışık tutmak mümkündür ve gereklidir. Böylece yapıtın dinamikleri de – postyapısalcılığın katkılarını düşünelim – daha derinden  anlaşılır.)

 

Gerideyse, estetik sürecin berisinde, bir entelektüel kimliğiyle şair , her türlü iktidar sunumuna, felsefeden spora, cinsel dizgelerden etnisiteye, modadan genetik bilime ve bütün bir siyasete ilişkin “ söz “ ü biriktirmiş olmalıdır. Biriken bu sözü duyusal bireşimle ve vahşi aklın unutturduğu bütün bilgi süreçlerini ( düşler, sezgiler, mitler, bilinçdişi yapılar, söylenler, tarihsel/dinsel yığınak vd. ) harekete geçirerek şiirsel söyleme dönüştürmek bu birikime yaslanır.

 

5.

 

Sıkça belirtmekte- ne yazık ki – hâlâ yarar var: Şiir elbette salt bilgiyle yazılmaz; ama çağdaş şiir elbette verili bilgiye karşı varolan bütün bilgi/bilme biçimleriyle teması gerektirir, ki bunlar aşılabilsin. Öyleyse şiirin bilgisi nasıl özel, özgün bir Biçim’e  içeriliyorsa ( şiirsel coşum, doğrudan düşünsel imgeye ve onun alımlanmasına çökelmiştir), şairin Bilgi’si de elbette Biçim’de somutlaşan yapısıyla: Sorunlaştıran, muhalif, yıkıcı, duyusal örüntüde yol alan ama dünyanın maddi bilgisini örtmeye arzulu bir  Bilgi’dir.     

 

Şair Picasso’yu bilecek, Bacon’u, Schönberg’i, Beckett’i bilecektir; Bilge Karasu’yu, Selim İleri’yi, Tanpınar’ı, İlhan Usmanbaş’ı, Devrim Erbil’i bilecek, Monet sonrası resimle ilgilenecek, kavramsal tartışmalarının içinde olacaktır. Gadamer’le beslenecek, klasik Türk müziğinden  en az on makamı kulaktan tanıyabilecektir. Avangarda açık olacaktır ve gerektiğinde aynasına taş atacaktır. Çağdaş felsefe, siyaset bilim, dilbilim, çevrebilim, coğrafya, yorumbilgisi, dinbilim, cinsellik, insan hakları, para ekonomisi, borsa düzeni,  bilişim teknolojisi… her şey şairi bekliyor, bekler. Şiir bütün bunların bilgisiyle yüzleşerek kendi biçimselliğinde aşacaktır, ki yeryüzüne tutunmak üzere kendi gerçekliğini kursun, kurabilsin.

 

Baudelaire ne diyordu ?    Dünyadan saklı kalarak dünyayı gözlemek…” Sanırım hepsi bu…

 

 

 

 

0
0
0
Yorum Yaz