01 07 2007

BİLEN ÖZNE – BİLİNEN NESNE İLİŞKİSİNDE BİLGİ – ŞİİR

 

Sözlüklerde bilgi

 

Bilgi; “bir iş veya konu hakkında bilinen şey; malumat, vukuf, ilim, anlayış, idrak”[1] olarak tanımlanmış bir sözlükte. Bir diğerinde ise; 1.“insan aklının erebileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütününe verilen ad, malumat.  2. Öğrenme, araştırma veya gözlem yolu ile elde edilen gerçek, malumat, vukuf. 3. insan zekâsının çalışması sonucu ortaya çıkan düşünce ürünü, malumat, vukuf. 4.fel. Genel olarak ve ilk sezi durumunda zihnin kavradığı temel düşünceler, malumat. 5. Bilim: doğa bilgisi. 6. (bilişimde) Kurallardan yararlanarak kişinin veriye yönelttiği anlam.” [2] olarak.

Görüyüyor ki; birinci tanımlamada bilginin kaynağına ilişkin herhangi bir belirlemeye yer verilmezken; ikinci tanımlamada ilkin akla, sonra da sırasıyla araştırma ve gözleme, zekâya ve zihne gönderme yapılmakta.

 

Bilginin Oluşum Süreci

 

Bilgiyi en genel ve kapsamlı biçimiyle; ‘zihinsel birikim’ olarak tanımlayabiliriz sanırım. Bu birikim de doğal olarak, bir süreç sonucudur.  ‘Bilgi edinme süreci’ diyebileceğimiz bu süreç, bilme konumundaki öznenin bilgi yetilerini ve bunların işleyiş biçimlerini kapsar.

İnsan bilgisine kaynaklık eden iki yeti vardır: ilki algı yetisi; diğeri zihin. Algı yetimiz, dış dünyaya açılan yetilerimizle kendi iç dünyamızı duyumlamamıza yarayan yetiler bütünüdür. Bu demektir ki, algı yetisi hem dışa hem de içe dönüktür. Dışa dönüklük,  duyu organlarımızın bedensel sistematiği ile (görme, işitme, koklama, tatma, dokunma)  sağlanırken; içe dönüklük, bilinç ile sağlanmaktadır. Yani insan, dış dünyasını duyu organlarıyla iç dünyasını ise bilinç ile algılar.

Algı yetisi sadece duyusal algılardan ibaret değildir.  Zira bedensel (duyusal) algıların etkisiyle bedenimizde oluşan tepki hali duygu değildir. Bu tepkinin duygu olabilmesi için zihinsel tasavvur ve tezahür aşamasına ulaşması gerekir. Örneğin hüzün, kimi duyusal algılara gösterilen tepki sonucunda ortaya çıkan zihinsel bir durumdur. İşte bu oluşumu sağlayan duygusal algıdır. Yani duygunun oluşabilmesi için duyusal algıların, duygusal algıları etkilemesi gerekmektedir. Duygusal algı da duyusal algı gibi doğuştan vardır insanda. Ancak duygusal algının, duyusal algıda olduğu gibi bir organı yoktur.

Bir duygunun duygusal algı kapsamında zihinsel olarak tezahür etmesi için düşünsel akıl da devrededir. Böylelikle zihinsel bilinç oluşur. Zihinsel bilinç; bütün algı yetilerimizin ve düşünce yetilerimizin merkezi olan zihne ulaştığı yetidir. Duygu, zihinsel düzeyde tezahür edince ortaya çıkan durum tecrübe halidir. Demek ki duygunun zihinsel tezahürü insanın (öznenin) duygu moduna girmesi demektir. Bu duygu modu kişinin o anki durumuna göre duygusal duruş veya düşünsel duruş biçimlerinde karşımıza çıkar.

Algıdaki bilinç; duygusal benliğimizin ve dolayısıyla varoluşumuzun ayırdına varmamızı sağlayan duygusal bir alandır. Zihinsel bilinç ise; aynı sonuca dönük düşünsel bir alan.

Duyusal ve duygusal algı, bütün bilgilerimizin başlangıç alanlarıdır. Fakat akıl, bu iki kaynaktan aldığı verilerden yeni bilgiler üretebilir. Üstelik bu aşamada algı verilerine de gereksinim duymayabilir. Yani zihnin kavramsal düşünme etkinliğini başlatabilmesi için ilk verilere ihtiyacı vardır. Ama bu ihtiyaç kimi bilgi türlerinde her aşamada gereklidir kimilerinde ise sadece başlangıç için gereklidir.

Algısal verilerden hareketle zihinde oluşan ilk bilgi alanı tecrübedir. Çünkü tecrübe; zihnin, nesnelere ve olgulara ilişkin olarak doğrudan ürettiği bilgidir.

Algısal veriler, zihin tarafından hemencik işleme sokulmazlar. Belli aşamalardan geçirilip iyice süzüldükten sonra soyutlamaya tabi tutulur. Bu soyutlamanın ortaya çıkardığı bilgi türü, düşüncedir. Düşünce de bir çeşit tecrübedir.

Gündelik hayatta kullandığımız bilgi, öncelikle genel tecrübeye dayanan bilgidir ve daha çok uygulamaya yöneliktir. Bu da özel yeteneklerin geliştirilmesi ile doğrudan ilişkilidir. Genel tecrübenin özel yeteneklerle uygulama alanına aktarılması demek özel tecrübeye geçiş demektir. Bu da bilginin giderek soyutlaşmasını beraberinde getirir.

Zihnin, zihinsel bilinç dışında doğrudan ilişki kurduğu bir başka yetisi de tasavvur yetisi (hayal)dir. Zihin, tasavvur yetisi ile, duyusal ve duygusal algıları yeniden canlandırır ve biçimlendirir. Nihayetinde düşünce yetisi olan akla ulaştırır.

Bilginin varoluşunda iki önemli unsur vardır. Birincisi, bilgiye konu olan nesne; ikincisi, nesne hakkında bilgi sağlayabilen duyular ve buna bağlı olarak yeteneklerdir. İlişki öncelikle nesnenin varlığını kabul etmekle başlar. Bu kabul ediş de bilen (özne) ile bilinen (nesne) arasındaki ilişkinin nasıllığını ortaya çıkarır.

Bu ilişkide bilen özne, ilişki kurma ve hüküm verme konumunda olandır. Bu konum, öznenin (kişinin) duyusal ve kavramsal boyutta ‘bilme’sinin ve girdiği ‘duygusal ilişki’nin sonucudur.

Nesne, kişinin (öznenin) bilmesine konu olandır. Ancak nesnelerin bilmeye konu olmaları farklı şekillerde tezahür eder. Fakat her halükârda özneyi etkiledikleri kesindir. Bu etkileme sonucunda oluşan bir birikim (tecrübe) vardır. Bu birikim de duyular ve duygular yoluyla kazanılmaktadır. O halde özne ile nesne arasındaki bilme – bilinme ilişkisi üç alanda gerçekleşir: Bunlar;

1. Somut alan (olgular alanı)

2. Soyut alan (aşkın alan)

3. Davranışlar alanı (uygulama alanı)

Bu alanlar özneye, hem öznel hem de nesnel bilgi sağlar. Bu bilginin etkinlik düzeyi, öznellik ile nesnellik arasında karşılıklı ve geçişkendir. Öznelliğin etkisi arttıkça nesnelliğin; nesnelliğin etkisi arttıkça da öznelliğin etkinliği azalır. Fakat hiçbir zaman biri diğerini tamamen dışlayamaz.

Öznel bilgi, kaynağı duyular ve duygular olması dolayısıyla zaman ve mekân ile sınırlandırılamaz. Duyguların zaman ve mekân içerisinde oluşmalarına rağmen bu böyledir. Bu yüzden duygusal yetenekler, kişiye (özneye) zaman ve mekân üstü bilgiler sunar. Demek ki; kişinin (öznenin) edineceği tecrübe (bilgi) için sınır, zaman(sallık) ya da mekân(sallık) değil, duyulara ve duygulara konu olup olamama durumuyla bağıntılıdır. Çünkü duyulara ve duygulara konu olamayan bir şey insan tasavvuruna, dolayısıyla bilgisine,  konu olamaz.[3]

Peki ya şiire!

 

Bilgi – Şiir İlişkisinde Birkaç Bağlantı Sorusu

 

İnsanın yaşadığı bilgisel sürecin şiire etkisi ya da katkısı nedir?

Şair, bilen özne olarak şiirin neresindedir?

Bilme – bilinme ilişkisinin tezahür ettiği alanların şiirin oluşumuna katkısı nedir?

Şiir öznel midir, nesnel mi?

Şiir zaman ve mekân ile sınırlı mıdır?

Şiir bilgisel bir üretim midir?

 

Bilginin Şiirleşmesi / Şiirin Bilgileşmesi

 

Şimdi yukarıda verdiğimiz bilgiler doğrultusunda bu sorulara cevap arayalım:

 

Şiirin oluşum sürecinde duyusal ve duygusal algıların etkisi yüksektir. Çünkü şair-özne, gündelik yaşam içerisinde gören, duyan, tadan, koklayan, dokunan bir varlıktır. Bütün bu algılar onun, dış dünyada olup bitenler hakkında bir bilgi (tecrübe) edinmesi yansıra; dış dünyayı iç dünyasında dönüştürmesine, böylelikle bilinç ile ilişki kurarak; gördüğünü, duyduğunu, tattığını, kokladığını ve dokunduğunu bilinç düzeyine taşımasına imkân verir. Bu imkândan hareketle şair, duyusal algılarını zihinsel tasavvurla duyguya dönüştürür. Peki, bu duygulanım yeterli midir? Kimi durumda yeterli olabilir. Bu durumda şair-özne, heyecan değeri yüksek bazı söyleyişlere yol bulsa da, derinlikli ve kalıcı bir yeterlilik hali değildir bu. Söz konusu derinlik ve kalıcılık haline ulaşılabilmesi için duygusal algının, zihinsel tezahür (imgelem) için düşünsel akılla irtibata geçirilmesi gerekmektedir. Zira bu sayede zihinsel bilince (şiirsel imgeye) ulaşılabilir. İşte duygunun zihinsel bilinç düzeyinde tezahürü ile tecrübe (şiir tekniğine ilişkin bilimsel bilgi) devreye girer ki, tüm sanat dallarında olduğu gibi şiirde de tecrübî bilginin etkisi ve katkısı yadsınamaz. Bu bağlamda şunu söyleyebiliriz; kimi şairlerin salt duygulanım düzeyinde kalarak, şiirlerine düşünsel bir çeşni katamayışları, bahsedilen oluşum süreciyle ne kadar ilintili ise; kimilerinin de şiiri, tamamen zihinsel etkinlik haline dönüştürmeleri aynı süreçle bir o kadar ilintilidir. İlkinde eksiklik, aşamalardan birinin atlanması ise; diğerinde fazlalık, doz aşımıdır. Zira şiir, bir ayarlama işidir. Ayar, olması gerektiği düzeyde değilse; o vakit şiir, önüne getirilecek takılarla (zihinsel şiir, düşünsel şiir, duygusal şiir, bilgi şiiri… gibi) anılır ve sınıflandırılır ki, bu tür yakıştırmalar şiirin doğasına aykırıdır. Çünkü şiir de bizatihi insan gibi, boyutları dolayısıyla indirgenerek ayrıştırılmaya müsait değildir.

Şiir, algısal bilincin sonucu olan duygusal alan (duygusal yetenekler) kadar, zihinsel bilincin sonucu olan düşünsel alanı (bilimsel yetenekler) da kapsar. Şair, algısal verileri imbikleyip soyutlamalarla onlardan kendine özgü bir bilgi üretir. Bu, genel bilginin özel bilgiye dönüşmesi demektir ki; dönüşümün temel niteliği soyutlamadır. Bu soyutlama da tasavvur yetisi (hayal) ile mümkündür. Tasavvur yetisi ile soyutlanarak ulaşılan bilgi, öznel bilgidir. Şiirin öznel oluşunun sebebi de budur. Şiir, öznel oluşu sebebiyle tikeldir aynı zamanda. Tikel bilgi, insanın varoluşuna ilişkindir. Yani bilgi ile onu bilen (insan) arasındaki bağ, varoluş düzeyindedir. Şiirin (şairlerin)  farklı düzeylerde varoluş sorunsalını ele alması bu yüzdendir. Elbette bütün şiirler için geçerli değildir söz konusu durum. Varoluş bağını göz ardı ederek salt nesnel bilgiye yaslanan şiir, bilgi ile bilen arasındaki duygusal ilişkiden neşet etmediği için tümeldir. Tümel olan, saf düşünce bilgisine veya gündelik bilgiye dayanır. Doğaldır ki; şiir, düşünce olmadığı gibi düşüncenin aktarım yolu da değildir. Hele gündelik bilgi (haber) hiç mi hiç değil. Bu bağlamda dil,  ayrışma noktasıdır. Bir metnin dili tümelleştikçe o metin şiir olmaktan uzaklaşır. Çünkü şiirin dili, dış gerçekliği olduğu gibi aktaran anlam buyurganı bir dil değil; iç dünyanın imgelemini, dış dünyanın uygun gerçeklikleriyle örtüştürerek sunan, çağrışımlı ve katmanlı bir dildir. Denilebilir ki; bu yönüyle artık söz’dür. Öznel (aynı zamanda tikel) olan, ‘alımlanan’; nesnel (ve tümel)  olan ise ‘anlanan’ dır. Şiir dili ile düzyazı dili arasındaki fark da buradadır. Tümelleşen şiir, giderek dile dönüşür.

Peki, söze dayalı bir algı alanı olan şiir, nasıl bir etkinlik sunumudur? Söylenir mi, yazılır mı, yapılır mı? Ya da başka bir  ‘şey’ midir? Şiirin geçmişine baktığımızda kimi şiirlerin söylediklerini görebiliriz. Şiirin söylendiğini ifade eden şair de az değildir. Söyleme ediminde, baskın olan duygusal yetenekler; yani sezgi ve ilhamdır. Sezginin ve ilhamın tezahürü; anlık ve coşumsaldır. Bu yüzden daha yüzeysel, daha yalındır. Söylenmiş şiirlerde ağırlıklı olan duygudur, bilgi geri plandadır. Yapma edimi ise; duygusal yetenekleri, düşünsel yeteneklerle orantılı bir şekilde buluşturmayı ve bütünleştirmeyi gerekli kılar. Bunu, birini diğerine tercih etmeden veya birinin varlığına karşılık öbürünü yadsımadan yapar. Yani duygu da vardır düşünce de. Öyle ki; duygunun ya da düşüncenin tek yanlı yalıtımı, ötekini anlamsız ve geçersiz kılar. Şiir, bu bağlamda yapılan bir ‘şey’dir kanımca. Yapıldığı için de yeniden üretime açıktır. Tabii teknik (bilimsel) bir üretim değildir bu. Bununla beraber; ‘üretilir’ olması ‘tüketilir’ olması anlamına gelmez. Çünkü nesne değil bir çeşit bilgidir şiir. Zihinsel bilinç,  bilgileştirmiştir onu. Kısacası bilinç, tüketilemediğine göre şiir de tüketilemez. Olsa olsa eskir tıpkı bilgi gibi. Ne ki; eski, yeniden üretime kapalı değildir hiçbir zaman. Bu bağlamda şunu da söyleyelim hemen; bilgi, nasıl yeni bilgi üretimine açıksa şiir de, hem kendi içinde hem de kendi dışında yeniden üretime ve çoğaltıma açıktır. Yeniden üretimde her hangi bir sorun yoktur; çünkü bir gelenek oluşumuna veya var olan geleneğin devamına yol açar ama çoğaltmada biteviye tekrar vardır. Tekrar, şiirin ölüm belgesidir.

Bilen özne olarak şair, şiirin neresindedir? Tabiî ki tam içinde. Şiirin tek konuşanı şairin bizzat kendisidir. Birinci kişi dışındaki kişiler (ötekiler) konuşuyor olsa bile, yine de şairdir özne. Çünkü sözünü ettiğimiz özne – nesne arasındaki bilme – bilinme ilişkisini yaşayan, böylelikle somut alanın olgularını aşkın (soyut) alana taşıyarak orada kendisine bir uygulama (yaşantı) alanı açan şairin kendisidir. Yani bir İçkonuşmadır şiir; diğer bir deyişle tekilkonuşma (monoloji). O halde başkaları biçiminde karşımıza çıkan görüntü, rol üstlenmeden öte bir şey değildir.

Şiirde, anlatı metinlerinde görüldüğü biçimiyle bir zamansallık ve mekânsallık var mıdır? Tek kelimeyle; hayır. Elbette bu hayır, şiirde hiç mi hiç zaman ve mekân algısı olmadığı anlamına gelmiyor. Çünkü şiir, insanî bir edimdir; insan da zaman ve mekân ile kaimdir. Buna rağmen şair-özne için bilginin zamansal ya da mekânsal bir kesinliği yoktur. Şair,  içinde bulunduğu zamanı ve mekânı aşan bir bilgisel düzeyde kurar şiirini. Bunu zihinsel bilinciyle başarır. Şiirde zaman, bütün zamanları içine alan ama onlardan biri de olmayan bir zamandır.  Bir başka deyişle; hem içindedir zamanın hem dışında. Mekân da öyle. Zaten şairin bilinçaltı, bilinçüstü ve bilinçdışına gidiş gelişleri ancak, zaman ve mekân ile kayıtlı olmayışıyla mümkün değil midir? Ya bilinçakışı!

 

Son Söz Babında

 

İnsan, yaratılışı gereği bilgiye mahkûmdur. Diğer bir deyişle, hep bilgi peşinde koşmak için yaratılmıştır. Bilgi, onun yitiğidir. Şiir ise, içkinleşmiş bu yitiğin bilen-bilinen bağlamında sözel aktarımı. Bu aktarımda önemli olan; algısal düzey ile zihinsel düzeyin orantılı bütünleşmesidir. Bu bütünleşme; bir tamamlama ve tamamlanmadır. Şiir, diğer sanat dallarından farklı olarak bütünleşmeye katılma imkânını sunar insana. Bütünleşme, ‘yarım oluş’ un zorunlu sonucudur; yarım oluş da ‘arada oluş’ un. Değil mi ki insan, ara’dadır, yaratılışı gereği tamamlayan ve tamamlanandır. Bunun için ‘bilmek’ zorundadır. Bilmek,  ‘bilinmek isteği’nin varoluşsal öncülü ve sonucudur.

Şunu da göz ardı etmemeli: Şiirin sunduğu imkânın kapıları herkes için ardına kadar açık değildir. Kimileri için azıcık bir hüzme sızar aradan kimileri için gözleri kamaştıran bir ışıktır sökün eden. Kimileri için de sıkı sıkıya kapalıdır şiirin kapısı. Kapısı kapalı ve üstelik kilitliyse, acep kimdedir anahtarı şiirin?

 



[1] Örnekleriyle Türkçe Sözlük – Millî Eğitim bakanlığı, 1. Cilt, S. 329, Ankara 1995

[2] Türkçe Sözlük – Türk Dil Kurumu, 1. Cilt. S. 294 ,  Ankara 1998

[3] Ayrıntılı ilgi için bkz. Bilgi Felsefesi – Alparslan Açıkgenç, İnsan yay. İstanbul 1998

1523
0
0
Yorum Yaz