mehmet solak

mehmet solak

aşka yüzüm var / arada bir yerde, bu yerde / yabancı olsam da / mosmor sürgün / hayal içre

MEHMET SOLAK’LA SÖYLEŞİ / HATİCE SAKA

1/7/2009
Kategori: soylesi

-“Onu kendim kıldığım bir koku/sun derince bir kâse: NUN”  “ Bir MİM koyalım sonra olduğumuz yere  iki manâ bir sûret”. Hayal İçre, Mim ve Nun adını taşıyan iki bölümden oluşuyor. Kitaptaki şiirlerinizin bu harfler üzerine kurulmasının özel bir nedeni var mı?

- Kitaptaki şiirlerin tamamı  bu harfler üzerine mi kuruluyor? İki-üç şiirden bahsedebiliriz yoğunluk açısından. Ama şunu da söyleyebiliriz; evet, pek çok şiirin arka plânında Nun ve Mim’in simgesel anlamı vardır. Bu iki harfe elif’i de eklemek gerek aslında; zira asıl esrar elif’te. Elif, nun ve mim tek başlarına olduğu msolak31kadar, birlikte oluşturdukları yapılarla da oldukça s/imgeseldir. Bir düşünün, değişik hallerde yan yana gelişlerini. ‘Muhteşem üçlü’den bahsediyoruz yani, fakat uzun uzadıya bu harflerin anlamını açıklamam mümkün değil. Ancak kimi ip uçları vermekle yetinmek istiyorum. Her şeyden önce, İbn Arabî’nin deşifre ettiği Harflerin İlmi’nden haberdar olmak gerek.Şeyhül Ekber; “Elif’in makamı cem makamıdır, onun ismi Allah’tır.” der. Ayrıca mertebelerden bahseder; “Nun, Hak tealâ’nın mertebesidir.” ona göre. İkinci mertebe ise, mükelleflerin en mükemmeli, en evrenseli, yaratılış açısından  en tam ve en dengeli olan insana aittir; o da mim’dir. İnsan, Allah’ı ancak kendinden yola çıkarak bilebilir. Seyrin güzergâhı budur. Bu aleme (Nun, alemin zahirî yanıdır aynı zamanda), yani olduğumuz yere, bir mim koymak lâzım. Mim koymak, diye bir deyimimiz vardır, biliyorsunuz. Nereye mi mim konur,  önemli bulduğumuz, unutulmasını istemediğimiz yere. Bir işaretlemedir yani mim koymak. Nun’da bir nokta bile değiliz ama yine de  o nun’un bir yerlerine ufacık da olsa bir mim – bir koku, bir sûret -  koyma  cehdimiz olmalı. Üstelik yükümlüyüz bununla. Kısacası, varoluş derdimle hemhal olmak çabasındayım; yoksa kuru bir hurûfîlik ya da letrizm peşinde değilim.

-Diğer şiir kitaplarınızda olduğu gibi bu kitabınızda da aşk var. Ancak aşkın boyutunu, kime veya neye yönelik olduğunu keskin sınırlarla çizmiyorsunuz. Aşkı bu kuşatıcılığıyla görmeye çalışırken zorlandığınız oluyor mu?

-Kesinlikle hayır, hiç zorlanmıyorum. Olması gereken bu aslında. Aşkı en kuşatkan haliyle görmek ve yaşamak gerek. Aşkın indirgenmesinden ve ayrıştırılmasından müthiş rahatsızlık duyuyorum. Daha önce sorulmuş bir soruya verdiğim cevaba gönderme yapmak zorundayım: “Bir’leme ve bir’leşme iştiyakıdır aşk.” demiştim. Yaratılış’ın özünden bahsediyoruz burada. Özü ayrıştıramazsınız, çünkü özdür. Herhangi bir şey’e de indirgeyemezsiniz. İndirgenebilecek bir şey yoktur gerçekte. Ayrıştırma ve tasnif etme kolaycılığı çoğu zaman yanıltıyor insanı. Peki yapılan ayrıştırma ve indirgeme neyin nesidir o  halde?  Tamamen sanal. Zihinsel bir yanılsama. Sadece aşk için mi yaşanıyor bu zihinsel yanılsama? Hayır ? O kadar çok yanılsama var ki gerçekmiş gibi algılanan. Biz, konuyu fazla dallandırıp budaklandırmadan aşka dönelim: Aşk boyutsuzdur. Boyutsuz olan bir şeyin sınırlarından bahsetmek abestir. Aşk, tecellîdir. Birleme ve birleşme iştiyakı oluşu bundandır. Gerisi lâf kalabalığı sadece.

-Kuran-ı Kerim’de, Allah’ın Hz. Adem’e isimleri öğrettiği tebliğ edilir. Hayal İçre’deki şiirlerin çoğunda adlandırmalara ve kelimelere atıf var. Şairler için Hz. Adem ile başlayan ve her şeye mana veren adlandırmanın en güzelinin peşinde diyebilir miyiz?

-Her şey adlandırmakla başlamıştır. Adlandırma, anlamlandırmanın eşiğidir. Adlandırarak o eşikten öteye geçmiş oluruz.msolak1Anlama vakıf olma hali yani. Her halükârda vardır anlam. Anlama vakıf olmak, hayata dahil olmaktır. Aksi halde, zaman doldurmuş oluruz bir ömür. İnsan olarak, önce kendi adımızı ve anlamımızı idrâk etmemiz gerek. Böylelikle ‘kendimiz’ olabiliriz. Kendi olmak, nasibine sahip çıkmayı zorunlu kılar. Nasibine sahip çıkan da hayata dahil olur, sıradan bir dolgu malzemesi olamaz o. Şairlik, her bakımdan daha duyarlı olmayı gerektirir. Sıradanlığı kaldırmaz. O halde, en farklının  peşinde olmalıdır şair. Lütfen dikkât: Sıradanlık karşıtı bir farklılıktan bahsediyorum, marjinallik hevesinden değil. Evet, en güzel adlandırmanın peşinde olmalı şair. Her türlü çirkinlikten kaçınmalı. Adlandırma güzel olursa gerisi de güzel gelir; çirkin başlarsa çirkin sürer. Bir de yaşanılan halin kanıksanması meselesi var. O vakit, yanlışlar da doğruymuş gibi algılanmaya başlar. Tehlike büyüdükçe büyür.  Denilebilir ki; bu iş, kısmet meselesi. Kimileri Adem’in peşindedir, kimileri başkalarının…Herkesin bir ‘önden giden’i vardır vesselam.

-“Zahir ve batın, ne tekil ne çoğul, ne ezel ne ebed,  hem aşikar hem gizli…” Şiiriniz zıtlıkların çekim alanına giriyor. Şiiriniz zıtlıklardan besleniyor diyebilir miyiz?

-Her şey zıtlıklar alanında değil mi? Öyle  ki,  her şey zıddıyla kaim. Ama bir ‘bütün’ olarak aynı zamanda. Zahir-batın, tekil-çoğul, erkek-dişi, ezel-ebed, güzel-çirkin… Çirkin yoksa güzel de yoktur. Neye göre güzel? Bir çirkin tasavvuru ve tanımlaması olmalı ki, güzel tasavvuru ve tanımlaması da olabilsin. Aynı durum bütün karşıtlıklar için geçerlidir; ancak, görüntünün ötesine geçemeyen yalınkat bir karşıtlık aldatmacasına sap(lan)madan. O halde; hayat, karşıtlıklar bütünü  ise,  biz de arada kalmışsak, karşıtlıklar arasında, oradan beslenmemek mümkün mü? Yine de, beslenmek ifadesine  bir şerh koymak isterim.  Bu kelimeler, yaşanılan hal’in  ifşasıdır bir bakıma. Özümsenmiş bütüncüllüğün söze bürünmesi yani. Ara yerde kalmanın yangısıdır şairin kaderi. Bu kader, anlam katmanları  hediye eder şaire. Daha ne istenir ki…

kit-Bir şiirinizde,  ‘yandı kelimeler prensim maçinde / içim yandı eksik kaldı sözüm’ diyorsunuz. Burada kastettiğiniz ilham ise, onun çıktığı yolculuklardan dönmesini beklediğiniz oluyor mu, ya da siz mi gidip buluyorsunuz ilham prensini?

-Sözün başkalığına ve eksikliğine bir gönderme var orada. Söz, emsalsiz bir başkalaştırma gücüdür. Bir o kadar da eksik ama. Hem de her zaman ve her daim eksik. Öte yandan, standardı ve sonu yoktur sözün. Herkese, her zamana, her mekana göre bir söz, mutlaka vardır. Alıntıladığınız dizeler öncesinde;

“Kaç kelime kurtardım / kaç şiir bu mücellâ hayattan / diline düştümse yıllarca yine dilimden / sözledikçe sürer ya mesel içinde mesel / ödünç heveslerle bir ömür.” derim. Söyledikçe sürüp giden bir meseldir söz. Yanmışsa kelimeler prensim, üstelik maçinde, kimi bekleyebilirim ki! Ne prens, ne peri…Değil mi ki; “gece başka ben / ben başka gece  (ise) söyleyince” şairin halleriyle ilgilidir bütün olup biten. Ve sözün gücüyle. O başkalaştıran güç, kimileyin kaf dağından, kimileyin gündelik hayatın içinden seslenir. Ne beklenen vardır ne gelen yani. En azından benim için böyle.

- Şiir eleştirisi, şiir teorisi üzerine yazan ve şiirin felsefesine kafa yoran bir şair olarak şiirinizi nereye koyarsınız, hangi akıma yakın bulursunuz?

msolak21-Bir kategorize zorunluluğu daha mı? Bir şeyleri illâki bir yerlere yerleştirmek güdüsünden mümkün olduğunca kaçınırım. Şiiri, hem içeriden hem dışarıdan yakînen takip eden biri olarak; kendi şiirimi herhangi bir akıma bağlı görmüyorum. Ayrıca akım modasının geçtiğine inanıyorum. Gerçi şimdilerde manifesto modası var; ama o da, hoş bir macera olarak kalacak hafızalarda. Çoğu şair macerayı sever. Ben macera sevenlerden değilim. Akımcılardan ise hiç olmadım. Şiirimin yapısı (modern anlamda yapıdan bahsediyorum, bütünlüklü yapıdan) açısından bakarsak, imge yoğunluklu bir şiirdir benimkisi, tabiri caizse, imgeyle var olur; fakat sesi de hiç mi hiç göz ardı etmem. Anlam ve ses bütünleşmesidir aradığım. Sesle bezenmiş anlam katmanları sunarım okuyucuya. Bu ses-anlam bütünleşmenin tacı, imgedir. Depreşen bir imge vardır benim şiirimde. Hayata ilişkin hallerden neşet etmesinden, yani yapıştırma olmamasındandır depreşmesi. Bu yüzden iğreti değildir, şiirde var olan hiçbir şey. Bazen mûnis bazen isyankâr – hatta çokça isyankâr – da olsa, sahici ve sahihdir. Yeri gelmişken bir not düşelim: İmge denince hemen II. Yeni gelir akla. Oysa ne II. Yeniyle sınırlıdır imge ne de onunla girmiştir şiire. Böyle bir sınırlama, şiiri bilmemek demektir.

-“Aşka Yüzün Var” 1999,  “Hüzünara ve Arada Bir Yerde” 2006 yılında yayımlandı. Üçüncü kitabınızı  da epey bekledi okuyucular. Ufukta yeni bir kitap çalışması var mı?

-Bir şiir kitabı daha var aklımda. Şiir kitaplarımın sonunda yer verdiğim ve kitaplarıma oradan ad aldığım dizelerim vardır, hayat felsefemi de  ele veren.  Şöyle derim: “Aşka yüzüm var / arada bir yerde, bu yerde / yabancı olsam da / mosmor sürgün / hayal içre / adına hazırım.” Sıradaki şiir kitabımın adı, ‘adına hazırım’ olacak. Niyetim bu. Lâkin ne zaman vücut bulur, okuyucuyla buluşur bilemiyorum. En azından yakında değil. Yayımlanmış şiir inceleme-eleştiri yazılarım var. Denemelerim var hayat ve edebiyat bağlamında. Poetik kıyılarda soluklanan şiir yazılarım bir de… Önce bunlar kitaplaşır sanırım. Kısmet, diyorum. Acelem yok, hiç olmadı. Allahtan, beni sık boğaz edecek yayıncı dostlarım yahut ağabeylerim yok. Gerisi can sağlığı.

İlginize yürekten teşekkür ederim.

(01 TEMMUZ 2009 TARİHLİ YENİ ŞAFAK KİTAP EKİ’NDEKİ SÖYLEŞİNİN TAM METNİDİR)

 

 

Kalıcı Bağlantı

Şiir hafızamıza hoş gelmiş bir konuk: Hayal İçre / Vural Kaya

29/6/2009
Kategori: kitaplar

Hayal İçre (Digraf Yayıncılık, Şubat 2009, İstanbul), Mehmet Solak’ın dördüncü şiir kitabı. İlk kitabından bu yana pek değiştirmediği bir şiirle ilerliyor Mehmet Solak. Bundan sonra da değiştireceğe benzemiyor.

Mehmet Solakİlk intiba olarak hüzün şiirleri söylüyor gibidir Mehmet Solak. Ve fakat işin aslı öyle değil. Salt hüzün şiirleri diyemeyiz. Hüzün görünümlü olsa bile yaşadığı dünyayla barışık ve temkinli şiir diyebiliriz. Bunu ilk etapta okurun şiirsel aklına hemencecik teslim etmiyorsa da giderek şiirle kurulan sıkı ahbaplık sonucunda elde edebiliyoruz. Yavaş yavaş kanıksıyorsunuz şiiri. Aslında kolay görünümlü bir zorla muhatap kılıyor bizi şair. Böylesi hem daha sağlam daha sahih… 

Bir başka cepheden bakıldığında aklı başında bir zarafet şiiri. Çekgin, savurgan olmayan özge bir tavır… “haydi in kendine bir kelime seç / kimsesiz harflerin sığınağı olsun / aramızda gezen meleklerin sesi / sırlardan bile asessiz nâzenin / bir kelime : adın olsun”.

Gerçekte seksenli yıllarda sık kullanılıp eskitilmiş sözcükleri sevmem. Sevemiyorum daha doğrusu. Aşındırılmış, çürütülmüş sözcüklerdir onlar. Bu tür sözcüklere de zaman zaman yanaşıyor Mehmet Solak. Fakat yukarda belirttiğim gerekçeler bağlamında Mehmet Solak şiirinde bu yadsınamaz bir nitelik kazanıyor. Hatta yer yer “iyi ki burada bu sözcük şiir eriyiğine dahil edilmiş” dediğimiz de oldu, oluyor. Modern şiirin gerekleri bünyesinde eski dil ve şiir kurgu mantığını nasıl iyi eritiyorsa yakın zamanda modern şiir düzlemindeki eskitilmişlikleri de iyi işçilikle, iyi şiir aklıyla sahihleştiriyor. “şair kime benzer / kendinden başka zeferşan / yüzleşmiyorsa içinden konuşanla / nurusiyahta, çılgın ruhuyla”. Bu dizelerde ve şiirin başlığı olan “aynalarda nihan” söyleyişinde de görüldüğü gibi eski de var yakın eski/eskitilmişlikler de var. Fakat bütün bu halleri hem teknik hem anlamla başkalaştırıyor şair. Bir de içinden konuşanla, iki dillilikle hesaplaşmayı öneriyor ki anlamın hayatiyetle bağını ciddiyetle tavırlaştırıyor.

Mehmet Solak Hayal İçre’siyle şiirini sevdirmeye geliyor; şiir hafızamıza konuk oluyor adeta. Kasıntısız, zorlamasız, vakur bir yürüyüşü var. Şiir adımları önümüzdeki zamanlar içerisinde daha da sıklaşacağa benziyor. En azından benim temennim bu.

Mehmet Solak, Hayal İçre

“şehri kim” şiirindeki ses ve ahenk ve içlilik bende daha başka bir etki bıraktı sanırım. 

Bu şiiri sizinle paylaşmalıyım. 
 
 
Mehmet Solak"şehri kim 

kar düşünce şehre

karanlık bir yabancısın

sokaklar gibi, kendine gölgeli

yaşıyorsan bil ki

öleceğin içindir

canhıraş iki kelime arasında

öpülünce çatlayan nar

unutulmuş küskünlükler

hiç dönmeyecek vakitler için

tortusuz yazlardan yadigâr 

            “karlı bir gece vakti”

             kim uyandırır şehri 

yağmur yağınca şehre

ıslanır saçaksız adasında, sırılsıklam

mırıltılarla çoğalan şair

ne ilk yapraktır ne son yaprak

ödünç sözler gibi saçılan sokaklara

yağmalanmış bakışlardan

Mehmet Solakbulutlu bir kadın yüzünden gölgesiz 

            yağmurlu bir ikindi

            kim uyandırır şehri 

güneş batınca şehre

bir heves bırakır uzak camlarda

uçurum aydınlığı gözlerinde kuşların

ne çok aynalara benzeyen

fiyakalı bir bozgun cümlesi şairde

dar zamanda depreşen şiirin

kurtulmak için şehvetinden 

            kızıl bir akşam vakti

            kim uyandırır şehri 

güneş doğunca şehre

kim kurtarabilir kendini kalbinden

aşka yetecek kokusu yoksa

korkuyorsa gölgesinden uzağa düşmekten

yüzüne sinmiş kederle

kalakalmaktan iki ten arasında

her şeyden daha eski daha mahçup

evlerden bile birbirine açılan

merhamet kuyusu çocuklardan

ve kağıtlardan 

            efsunkâr bir saba vakti

            kim uyandırır şehri 
 

 www. dunyabizim.com

Kalıcı Bağlantı

HAYATIN ÖZÜ / ŞİİRİN EŞİĞİ

13/6/2009

Herkesin farklı bir hayat algısı vardır. Algı farklı olsa da hayatın özü aynıdır aslında. Önemli olan, bu özü erken zamanda fark edebilmek ve algıyı yaşantı biçimine dönüştürebilmektir. Ancak o vakit, hayatın anlamı ıskalanmamış olur.

Peki nedir hayatın özü?

Hemen söyleyelim: Özgüven, özgürlük ve özgünlük.

Birileri, özgürlük her şeyin başı ve sonudur, diyebilir. Desin. Hatta, hayatın özünün salt özgürlük olduğunu da iddia edebilir. Mümkündür. Lâkin özgüven olmaksızın özgürlüğün olamayacağını söylüyorum ben. Kendi varlığının farkında olmayan, üstelik bunu  ontolojik bilinç düzeyinde hissetmeyen ve yaşamayan bir insan, nasıl özgür olabilir ki? Dıştan bakıldığında yahut kişinin kendi tanımlamasıyla öyle olduğu sanılabilir. Oysa hayat, sanılarla doldurulabilecek bir süreç değildir.

Demek ki  özgürlük, ancak varlığını özgüveniyle hisseden bir insanın fark ediş ve yaşayış biçimi olabilir. Bu fark ediş ve yaşayış, özgürlüğü gerekli kıldığı gibi özgünlüğü de zorunlu kılar. Yani özgüven yoksa, ne  özgürlük vardır ne de özgünlük.

O halde, özgüven, varoluş farkındalığı ise; özgürlük,  hayatın anlamlandırılma biçimidir. Özgünlükse, kişinin kendi farkındalığı ve farklılığıdır.

Tam buradan, genelde sanata/edebiyata özelde şiire sıçrayabiliriz. Özelden, şiir üzerinden gidelim; özellikle şiir, kişinin özgüveninin oluşmasında ve biçimlenmesinde önemli bir imkândır. Özgürlük hissinin de eşiği. Şiirle hemhal oldukça hem özgüven duygusu hem de özgürlük tavrı pekişir ve giderek davranış biçimi halini alır. Bu davranış biçiminin kendileşmesiyle de kişilik oluşumu gerçekleşmiş olur.

Yanlış anlaşılmasın; bütün bu söylediklerimin öznesi şiirdir, gibi bir iddianın peşinde değilim kesinlikle. Sadece ve sadece, şiirin bu süreçte bir imkân olduğunu söylüyorum; bir eşik. O  eşikte, soluklanmak bahanesiyle bile olsa oturup oturmamak, eşikten içeri girip girmemek veya eşiğin farkında olup olmamak kişinin kendine kalmış. Kim ki, şiir eşiğinin farkındadır ve eşiğin hakkını verir, kendine bir kapı açar. O kapının ardındaki gökyüzü ve yeryüzü arasında  bir yol inşa eder kendine, kendi yolunu.

Zoru göze alamayıp hazır yollardan birine koyuluveren için özgünlük yoktur. Çünkü özgür değildir, tüm sanıların aksine. Dahası, özgüveni yoktur kendi yolunu inşa etmeye ve kendi yoluna koyulmaya.

Nasıl ki, hayatın özü varsa sözün de özü vardır. Sözün özü; lâf ü güzafa takılmadan ve bu konuda mahir erbaba katılmadan, kendi yolunda yol almak gerek. Ve seslenmek; benim yolum bu, ben yolumdayım, kendi yolumda. Öyle bağıra çağıra değil. Kendi halinde işine gücüne bakarak;   hayatı şiire katarak, şiire hayat vererek.

İşte özgüven, işte özgürlük ve işte özgünlük.

Gerisi kıyl ü kal.

www.edebistan.com

Kalıcı Bağlantı

MEHMET SOLAK HARFLERE YEMİN EDİYOR!/ KÂMİL YEŞİL

27/5/2009
Kategori: kitaplar

 “Mehmet Solak şiir dünyasının içindeki laf ü güzafa katılmadan kendince sesleniyor. Şiir dediğin böyle olur.

 HAYAL İÇRE VE MEVSİMLERİN ŞAİRE ETTİĞİ FENALIKLAR 

Dergi sayfalarında okuyucusunu arayan şairler vardır. Bir de okurun bulduğu şairler… Mehmet Solak bu kategorilerden ikincisine girer. Hiç ummadığınız kişilerden duyarsınız adını. Üniversitede yazılı sorusu olarak ondan metinler seçilmesi de dahil. Sadece ilgilisinin bildiği ve takip ettiği bir şairdir O. Mehmet Solak şiiri kendisi için yazar öncelikle. Üstat Sezai Karakoç'un dediği gibi aynı zamanda kendi şiirinin okurudur o. Böyle düşündüğü için yazmasına rağmen yayımlamayı öncelemeyen bir duruşu vardı ben onu tanıdığımda. Daha sonra kendi kuşağı içinde şiir yazıp yayımlayanlar arasına katıldı. İlk şiir kitabı Aşka Yüzüm Var, Hece yayınları arasından çıktı. Bu kitaptaki şiirlerin belki de yarısı zaten Hece'de yayımlanmıştı.

Ne var Mehmet Solak'ın şiirlerinde. Olabildiğine naiflik, hassasiyet, kırgın bir kalp, hasret, aşk ve zaman.

“Zaman”ın şiirini yazan ve yazdığı şiirde zamana ad veren bir şair olarak görüyorum Mehmet Solak'ı. Aşka Yüzüm Var'ın birinci ara başlığı Mevsim Aşk adını taşıyor mesela. İlk şiirin ilk iki dizesi: “Üzerin yazdı sesin güz / Efsun buğusu gözlerin bahar”

  Hüzün Şiirleri!

Dünya renkleriyle geliyor şaire. Zamanın rengine bürünerek tecelli ediyor aşk. “hani baharla gelecektin/ hani gül kokuları getirecektin” derken siz de giriyorsunuz bir beklenti sonrası üzgünlüğüne. Mevsim bir başka şiirde Eylül adıyla geliyor ve şair soruyor: Nasıl Ağlamasın Eylül? Yaz güze belenir ve eylül köpüğe boyar denizi. Mevsimlerden şaire arta kalan şiirdir. Hüzün şiirleri. Zamana mührünü vurmuş olsa da geçen zamanın ardından –ömür mü desek- hasretle bakar şair. Bahar, yaz, güz ve kış. Şiirleri okuyunca demek ki diye düşünüyorsunuz; şair her mevsim aşkla. Demek her mevsimin aşkı var. Oysa şairler için aşk baharın; ayrılık güzün adıdır. Mehmet Solak bu klişeyi kırıyor. Sadece kırmakla kalmıyor; bütün şiir kitaplarında aynı izleğin izini sürüyor. İkinci kitabı Arada Bir Yerde* ve daha bir aylık olan üçüncü kitabı Hayal İçre'de hep bu “zaman-şair-aşk” üçgenini görüyorsunuz. * Zaman ikinci kitapta “haziran” olarak geliyor şaire. Ve bu geliş “O yaz getirdi”ye dönüşüyor. Üçüncü kitap “nisan” şiiriyle başlıyor.

Nisan / ortanca kızı ilkyazın /

Daha önceki şiirlerinde kendini gizleyen gizemciliğin, hurûfiliğe bürünerek ıyan olduğu gözden kaçmıyor. Göndergesi geleneğe yaslanan bu metinlerde şair, kültürel bir boyut ekliyor şiirlerine. Doğrusu bu şiirleri okuyunca iki şairi hatırlamadan edemedim. Hurufi Melal yazarı İhsan Deniz ve zaman şiirleri yazarı Hilmi Yavuz. Harflerin ve suretlerin içindeki mânâyı açığa çıkarmasa da dikkati çekiyor şair. Yanlış anlaşılmasın ebcedle, cifrle uğraşmıyor, Kitab'ın harflerine eğiliyor. Elif'e, Lam'a Mim'e. Şair ilk kitabında bunun ip uçlarını vermişti zaten. Ayn, şın ve kaf'la.

Kendi kuşağı içinde farklı!

Mehmet Solak üçüncü kitapta bir şey daha yapmış. Metinler arası ilişki ile şiire modern bir yapı kazandırmış. Neşati'den, Fuzuli'ye, türkülerden halk efsanelerine kadar sadece ehlinin bileceği ve anlamlandırabileceği metinler üretmiş. Diyebiliriz ki Mehmet Solak'ı kendi kuşağı içinde farklı kılacak bir özelliktir bu.
Şiir şerh edilmez, hissedilir, der İsmet Özel. Her bir şiirin anlam dünyası, çağrışımı farklıdır çünkü. Bütünüyle zaten anlaşıldığı söylenemez şiirin. Ancak imgelere boğulmuş şiirlerde anlamsızlık özellikle gözetilmiştir. Mehmet Solak okuyucuyu yormuyor bu bağlamda. Ben onun şiirini okuyunca şu fıkrayı hatırladım / hatırlarım.

Nasreddin Hoca bir gün deniz kenarına gitmiş. Şılaf şılaf sahile vuran denizin kibrine aldırmadan kendi halinde, incecik akan bir pınar da denizin yanında. Hoca, çıkardığı sese, mücessem varlığına güvenerek bir avuç su almış denizden. O da ne? Tuzlu ve ağzın içini yakıyor. Hemen kendi halinde mütevazı akan pınarın yanına varmış. Bir avuç ondan almış. Ne tatlı, soğucak, berrak bir su! Denize dönmüş, “bir marifetin varmış gibi hiç şılaflama boşuna, demiş. Su dediğin böyle olur.”

 Mehmet Solak şiir dünyasının içindeki laf ü güzafa katılmadan kendince sesleniyor. Şiir dediğin böyle olur.  

 

 

Kalıcı Bağlantı

alışamadım kendime

11/5/2009
Kategori: siir

kaç kelime kurtardım

kaç şiir bu mücellâ hayattan

diline düştümse yıllarca yine dilimden

sözledikçe sürer ya mesel içinde mesel

ödünç heveslerle bir ömür

 

 

el aldım denizden söz aldım

kendime kilitli gecede

yandı kelimeler prensim maçinde

içim yandı eksik kaldı sözüm

baktım gece başka ben

ben başka gece söyleyince

benleyin tenha gölgemden

daha kesif kaderimce

 

 

ah nerede o fiyakalı itiraflar

kimde kaldı

bir nebze efsun dünyaya kör

ne yapsam alışamadım işte kendime

unutacak kadar olsun

armağan olsun yokluğuma

benden hatıra varlığım

Kalıcı Bağlantı

MÜHÜR’DEN…

23/4/2009

Yapmamız Gerekenlerin Neresindeyiz?

Aklımızı durmadan kurcalayan soru bu olmalı: Yapmamız gerekenlerin neresindeyiz? Soru kökünde, bize yardımcı mı yoksa çelmeci mi olduğunu tayin imkânını gene bize bırakan aklımızın kurcalamalarından birini öncelikle aşmalıyız. Acaba bu soru kökünde ‘yapmamız gereken’ derken, bize dıştan bir zorlama mı var? Bizim yerimize biri ya da birileri mi yapmamız gerekenleri belirliyor? Etik mi bu yoksa? Hani şu sanatın patetik yanını toplumun şifasına götüreyim derken, sanatçıyı eritip tüketen etik olmasın bu?

Aklımızın çelmeleri de vardır, muhteşem izahları da; hatta çoğu kere bu ikisi bir arada işler. Yağmur sonrasında, hâlâ bir çok şairin resmettiği gibi olan şehir sokaklarında atlaya zıplaya ilerlerken akıl, mesafe ayarını yapar ve bizi paçalarımız ıslanmadan varacağımız yere vardırır. Varacağımız yeri de zaten ondan yardımla seçmişizdir. Orası yapmamız gerekenlerden biri ile ilgilidir mutlaka. Belki çok can alıcı bir yakınlıktır bu, belki de uzak bir hazırlık için başka bir hazırlık. Yapmamız gerekenlerin ne olduğu, bizim aklımızın işleyişi ile apaçık ki yakından ilgili.

Biz bir şey yapacaktık; ama o neydi? Sık sık bir unutkanlığa maruz kalıyoruz değil mi? Yapacaklarımızın küçük sahnelerinde bu unutkanlık bir şey değil; ama asıl güzergâh söz konusu olduğunda unutkanlık, bizi binlerce yönsüzle eş kılabiliyor. Oysa bizim yapmamız gerekenler vardı. Biz onları, ‘ben tam dünyaya göre, ben tam kendime göre, ama sizin adınız ne?’ sorulu cevabı ile karşılayıp ilk hamlemizi yapmıştık. Peki ya şimdi neresindeyiz, yapmamız gerekenlerin?

Şairler!.. Bu çoğul anma, seslenme, sanıldığının aksine Dünya Şiir Tarihi’nde sadece has şairler içindir. Geçmiştekiler de gelecektekiler de bu seslenmeden haber alırlar. Seslenene kulak kabartırlar. Demek oluyor ki aslında böyle demekle: Ey Şair!.. demiş oluyoruz. Evet, bir tek ama o tekliğin içinde kendisi olan bir tek Şair. Onu, büyük harfle yazabiliriz demek ki….

Şair!.. Dünyada zaman, insanlar için insanlık ideallerine ne derece imkân vermektedir? Okurun ne âlemdedir? Kendi aymazlıklarınla zamanın dışına atılmış, diyorlar senin için… Gazetecilerin sorularını bekler olmuşsun!... Siyasetçiler, elini sıkınca pek seviniyormuşsun… Şair!.. Yapmak gerekeni kaybetmiş olmayasın. Yoksa bunu biliyor da yaptıklarınla kendini mi kandırıyorsun?

Mühür’e kalmaz ama ola ki bir tek kişi için kalır umuduyla bu soruları, seslenişleri dikkate almamız gerek, diye düşünüyoruz. Şair, yapması gerekene dünyada eşine nadir rastlanır bir emekten, düşten, düşünceden sonra kendisi karar verir. Ve kendisi kararının neresindedir, gene kendisine sorup durur.

Mühür, beşinci yaşını doldurdu. Olsa olsa bir arpa boyudur aldığı yol. Zaten ona öykünmüştü. Önümüzdeki günler için bugünden duyduğu tek umut, sorunun çoğaltılmasına ilişkin olacak. Bunun için yapması gerekenlerin endişesi ile yol alanları arkadaşlığa davet ediyoruz. Bizden sonrakilere bırakabileceğimiz hiçbir şey yoksa bile bu soruyu bırakmalıyız.

Onu, kimlerden aldığımızı düşündüğümüzde, azalan gücümüz katlanarak artacaktır…

 Mühür, Yarına Dair Bir Hasrettir!

 Mühür Kitaplığı

Abdi İpekçi Cad. No: 31 / 2 (Akıncılar Tramvay Durağı Karşısı) Güngören İstanbul

Tel: 0212 504 87 00 Fax: 0212 506 94 26

Kalıcı Bağlantı

HAYAL İÇRE ÇIKTI

13/4/2009
Kategori: kitaplar


Kalıcı Bağlantı

SON İSTASYON'UN SON SAYISI

10/4/2009

Editörden…

Geçen sayıdan akılda kalanlar…

Ozan Şenci - İniltili kundak

Sürgün bir heccav ‘Nef’i’

Nevim Karahan- Şiirin Kızı

Bilinçaltımızdaki komplo teorisi ‘Alice harikalar diyarında’

Eksik sonbahar - Önder Abay

Kapak Konusu: Yeryüzünün son hümanist bilgeleri ‘Kızılderililer’

Özel Röportaj-  Kanada’lı Kızılderili büyüklerinden ‘Kartal ay kadın’

Edip Cansever-Bitiş

Kenan Namkoç-Personelin Dikkatine

Tüm masallardaki yalnızlık ‘Cahit Külebi’

MÜZİK- (DERİN DUYUŞLAR)

Ankara yeraltı-rock dosyası

                   —Raven Woods

                   —Kül

                   —Nükleer başlıklı kız

                   —Dem,

Albüm inceleme;

                   —Björk

                   —Jewel

                   —Oceansize

Yeryüzüne anlatılan en güzel masal ‘Barış Manço’

Röportaj – Kurtalan ekspres

Pınar Derin Gençer- Küvette saklanan kız

Yolun yarısı, Cahit Sıtkı ve Diyarbakır üzerine…

Bir korku imparatoru ‘Stephen King’

Kaan İnce ‘Son Sevda’

Yasin Kara - Bir kaçağın günlüğü

Gezi-yorum: Medeniyetin güneşi Pers: İran notları.

İsmail Avan - Azizler gölgesi

KİTAPLIK

Derin Röportaj- Altay Öktem

Kitap inceleme:

                — Deliliğe Övgü

                — Kalecinin penaltı anındaki endişesi

                — İle

7. SANAT

Film inceleme:

               Trainspotting

                 The Wall

Ağır Röportaj – Erkan Can

Kasım Bingöl - Kronik mülteci

İçinden tren geçen şiirler

Bab-ı Ali notları…

Güven Adıgüzel - Düş Provaları

Orhan Veli köşesi.

Bir delinin not defterinden…

Umay Umay – Orospu Kırmızı

Epitaph- Mukaddime

Derin parodiler.

 

Kalıcı Bağlantı

gölge üçlemesi: gölge-m / hüseyin kır

2/4/2009

 

sen susunca

rüyaların gölgesi olurdu

aldırmazdın

çalım atardın hayata

kızlara üstten bakardın

 

ben konuşunca

gölgelenirdi  rüyalar

aldırırdım, hayata

derin inerdim

indikçe uzayan kuyulara

 

ey hayat

sanma ki yenildik

Kalıcı Bağlantı

gölge üçlemesi: gölge- n / mehmet solak

2/4/2009
Kategori: siir

 

 

gölgesi  yoksa aşkın

kime yeter kendi kokusu kime

göz  kendinde kalmışsa

ıslak kirpikler kendinde

hevesi dilinde şairin

 

varsa elde avuçta bir keder

çıksın romanlardan haylaz ve şaşkın

mahrem odalara sırdaş yüzler

eksik kalmasın sözde sükûnet

bu beyaz kâğıt bu kapalı kapı

çıplak bayırlar bomboz toprak

ey aşk

kalacaksan burada

aynası ol hayatın

gölgesiz kalma

 

 

kim

sır almamışsa suyun esrarından

dest-bûsî arzusuyla

dipsiz uykulara dalamadan

boğulmuşsa çocukluğunda

ve yoksa gölgesi aşka

 

yetiş ey

gölgesizler gölgesi

gölgesiz kaldım

Kalıcı Bağlantı