![]()
![]()
-“Onu kendim kıldığım bir koku/sun derince bir kâse: NUN” “ Bir MİM koyalım sonra olduğumuz yere iki manâ bir sûret”. Hayal İçre, Mim ve Nun adını taşıyan iki bölümden oluşuyor. Kitaptaki şiirlerinizin bu harfler üzerine kurulmasının özel bir nedeni var mı?
- Kitaptaki şiirlerin tamamı bu harfler üzerine mi kuruluyor? İki-üç şiirden bahsedebiliriz yoğunluk açısından. Ama şunu da söyleyebiliriz; evet, pek çok şiirin arka plânında Nun ve Mim’in simgesel anlamı vardır. Bu iki harfe elif’i de eklemek gerek aslında; zira asıl esrar elif’te. Elif, nun ve mim tek başlarına olduğu
kadar, birlikte oluşturdukları yapılarla da oldukça s/imgeseldir. Bir düşünün, değişik hallerde yan yana gelişlerini. ‘Muhteşem üçlü’den bahsediyoruz yani, fakat uzun uzadıya bu harflerin anlamını açıklamam mümkün değil. Ancak kimi ip uçları vermekle yetinmek istiyorum. Her şeyden önce, İbn Arabî’nin deşifre ettiği Harflerin İlmi’nden haberdar olmak gerek.Şeyhül Ekber; “Elif’in makamı cem makamıdır, onun ismi Allah’tır.” der. Ayrıca mertebelerden bahseder; “Nun, Hak tealâ’nın mertebesidir.” ona göre. İkinci mertebe ise, mükelleflerin en mükemmeli, en evrenseli, yaratılış açısından en tam ve en dengeli olan insana aittir; o da mim’dir. İnsan, Allah’ı ancak kendinden yola çıkarak bilebilir. Seyrin güzergâhı budur. Bu aleme (Nun, alemin zahirî yanıdır aynı zamanda), yani olduğumuz yere, bir mim koymak lâzım. Mim koymak, diye bir deyimimiz vardır, biliyorsunuz. Nereye mi mim konur, önemli bulduğumuz, unutulmasını istemediğimiz yere. Bir işaretlemedir yani mim koymak. Nun’da bir nokta bile değiliz ama yine de o nun’un bir yerlerine ufacık da olsa bir mim – bir koku, bir sûret - koyma cehdimiz olmalı. Üstelik yükümlüyüz bununla. Kısacası, varoluş derdimle hemhal olmak çabasındayım; yoksa kuru bir hurûfîlik ya da letrizm peşinde değilim.
-Diğer şiir kitaplarınızda olduğu gibi bu kitabınızda da aşk var. Ancak aşkın boyutunu, kime veya neye yönelik olduğunu keskin sınırlarla çizmiyorsunuz. Aşkı bu kuşatıcılığıyla görmeye çalışırken zorlandığınız oluyor mu?
-Kesinlikle hayır, hiç zorlanmıyorum. Olması gereken bu aslında. Aşkı en kuşatkan haliyle görmek ve yaşamak gerek. Aşkın indirgenmesinden ve ayrıştırılmasından müthiş rahatsızlık duyuyorum. Daha önce sorulmuş bir soruya verdiğim cevaba gönderme yapmak zorundayım: “Bir’leme ve bir’leşme iştiyakıdır aşk.” demiştim. Yaratılış’ın özünden bahsediyoruz burada. Özü ayrıştıramazsınız, çünkü özdür. Herhangi bir şey’e de indirgeyemezsiniz. İndirgenebilecek bir şey yoktur gerçekte. Ayrıştırma ve tasnif etme kolaycılığı çoğu zaman yanıltıyor insanı. Peki yapılan ayrıştırma ve indirgeme neyin nesidir o halde? Tamamen sanal. Zihinsel bir yanılsama. Sadece aşk için mi yaşanıyor bu zihinsel yanılsama? Hayır ? O kadar çok yanılsama var ki gerçekmiş gibi algılanan. Biz, konuyu fazla dallandırıp budaklandırmadan aşka dönelim: Aşk boyutsuzdur. Boyutsuz olan bir şeyin sınırlarından bahsetmek abestir. Aşk, tecellîdir. Birleme ve birleşme iştiyakı oluşu bundandır. Gerisi lâf kalabalığı sadece.
-Kuran-ı Kerim’de, Allah’ın Hz. Adem’e isimleri öğrettiği tebliğ edilir. Hayal İçre’deki şiirlerin çoğunda adlandırmalara ve kelimelere atıf var. Şairler için Hz. Adem ile başlayan ve her şeye mana veren adlandırmanın en güzelinin peşinde diyebilir miyiz?
-Her şey adlandırmakla başlamıştır. Adlandırma, anlamlandırmanın eşiğidir. Adlandırarak o eşikten öteye geçmiş oluruz.
Anlama vakıf olma hali yani. Her halükârda vardır anlam. Anlama vakıf olmak, hayata dahil olmaktır. Aksi halde, zaman doldurmuş oluruz bir ömür. İnsan olarak, önce kendi adımızı ve anlamımızı idrâk etmemiz gerek. Böylelikle ‘kendimiz’ olabiliriz. Kendi olmak, nasibine sahip çıkmayı zorunlu kılar. Nasibine sahip çıkan da hayata dahil olur, sıradan bir dolgu malzemesi olamaz o. Şairlik, her bakımdan daha duyarlı olmayı gerektirir. Sıradanlığı kaldırmaz. O halde, en farklının peşinde olmalıdır şair. Lütfen dikkât: Sıradanlık karşıtı bir farklılıktan bahsediyorum, marjinallik hevesinden değil. Evet, en güzel adlandırmanın peşinde olmalı şair. Her türlü çirkinlikten kaçınmalı. Adlandırma güzel olursa gerisi de güzel gelir; çirkin başlarsa çirkin sürer. Bir de yaşanılan halin kanıksanması meselesi var. O vakit, yanlışlar da doğruymuş gibi algılanmaya başlar. Tehlike büyüdükçe büyür. Denilebilir ki; bu iş, kısmet meselesi. Kimileri Adem’in peşindedir, kimileri başkalarının…Herkesin bir ‘önden giden’i vardır vesselam.
-“Zahir ve batın, ne tekil ne çoğul, ne ezel ne ebed, hem aşikar hem gizli…” Şiiriniz zıtlıkların çekim alanına giriyor. Şiiriniz zıtlıklardan besleniyor diyebilir miyiz?
-Her şey zıtlıklar alanında değil mi? Öyle ki, her şey zıddıyla kaim. Ama bir ‘bütün’ olarak aynı zamanda. Zahir-batın, tekil-çoğul, erkek-dişi, ezel-ebed, güzel-çirkin… Çirkin yoksa güzel de yoktur. Neye göre güzel? Bir çirkin tasavvuru ve tanımlaması olmalı ki, güzel tasavvuru ve tanımlaması da olabilsin. Aynı durum bütün karşıtlıklar için geçerlidir; ancak, görüntünün ötesine geçemeyen yalınkat bir karşıtlık aldatmacasına sap(lan)madan. O halde; hayat, karşıtlıklar bütünü ise, biz de arada kalmışsak, karşıtlıklar arasında, oradan beslenmemek mümkün mü? Yine de, beslenmek ifadesine bir şerh koymak isterim. Bu kelimeler, yaşanılan hal’in ifşasıdır bir bakıma. Özümsenmiş bütüncüllüğün söze bürünmesi yani. Ara yerde kalmanın yangısıdır şairin kaderi. Bu kader, anlam katmanları hediye eder şaire. Daha ne istenir ki…
-Bir şiirinizde, ‘yandı kelimeler prensim maçinde / içim yandı eksik kaldı sözüm’ diyorsunuz. Burada kastettiğiniz ilham ise, onun çıktığı yolculuklardan dönmesini beklediğiniz oluyor mu, ya da siz mi gidip buluyorsunuz ilham prensini?
-Sözün başkalığına ve eksikliğine bir gönderme var orada. Söz, emsalsiz bir başkalaştırma gücüdür. Bir o kadar da eksik ama. Hem de her zaman ve her daim eksik. Öte yandan, standardı ve sonu yoktur sözün. Herkese, her zamana, her mekana göre bir söz, mutlaka vardır. Alıntıladığınız dizeler öncesinde;
“Kaç kelime kurtardım / kaç şiir bu mücellâ hayattan / diline düştümse yıllarca yine dilimden / sözledikçe sürer ya mesel içinde mesel / ödünç heveslerle bir ömür.” derim. Söyledikçe sürüp giden bir meseldir söz. Yanmışsa kelimeler prensim, üstelik maçinde, kimi bekleyebilirim ki! Ne prens, ne peri…Değil mi ki; “gece başka ben / ben başka gece (ise) söyleyince” şairin halleriyle ilgilidir bütün olup biten. Ve sözün gücüyle. O başkalaştıran güç, kimileyin kaf dağından, kimileyin gündelik hayatın içinden seslenir. Ne beklenen vardır ne gelen yani. En azından benim için böyle.
- Şiir eleştirisi, şiir teorisi üzerine yazan ve şiirin felsefesine kafa yoran bir şair olarak şiirinizi nereye koyarsınız, hangi akıma yakın bulursunuz?
-Bir kategorize zorunluluğu daha mı? Bir şeyleri illâki bir yerlere yerleştirmek güdüsünden mümkün olduğunca kaçınırım. Şiiri, hem içeriden hem dışarıdan yakînen takip eden biri olarak; kendi şiirimi herhangi bir akıma bağlı görmüyorum. Ayrıca akım modasının geçtiğine inanıyorum. Gerçi şimdilerde manifesto modası var; ama o da, hoş bir macera olarak kalacak hafızalarda. Çoğu şair macerayı sever. Ben macera sevenlerden değilim. Akımcılardan ise hiç olmadım. Şiirimin yapısı (modern anlamda yapıdan bahsediyorum, bütünlüklü yapıdan) açısından bakarsak, imge yoğunluklu bir şiirdir benimkisi, tabiri caizse, imgeyle var olur; fakat sesi de hiç mi hiç göz ardı etmem. Anlam ve ses bütünleşmesidir aradığım. Sesle bezenmiş anlam katmanları sunarım okuyucuya. Bu ses-anlam bütünleşmenin tacı, imgedir. Depreşen bir imge vardır benim şiirimde. Hayata ilişkin hallerden neşet etmesinden, yani yapıştırma olmamasındandır depreşmesi. Bu yüzden iğreti değildir, şiirde var olan hiçbir şey. Bazen mûnis bazen isyankâr – hatta çokça isyankâr – da olsa, sahici ve sahihdir. Yeri gelmişken bir not düşelim: İmge denince hemen II. Yeni gelir akla. Oysa ne II. Yeniyle sınırlıdır imge ne de onunla girmiştir şiire. Böyle bir sınırlama, şiiri bilmemek demektir.
-“Aşka Yüzün Var” 1999, “Hüzünara ve Arada Bir Yerde” 2006 yılında yayımlandı. Üçüncü kitabınızı da epey bekledi okuyucular. Ufukta yeni bir kitap çalışması var mı?
-Bir şiir kitabı daha var aklımda. Şiir kitaplarımın sonunda yer verdiğim ve kitaplarıma oradan ad aldığım dizelerim vardır, hayat felsefemi de ele veren. Şöyle derim: “Aşka yüzüm var / arada bir yerde, bu yerde / yabancı olsam da / mosmor sürgün / hayal içre / adına hazırım.” Sıradaki şiir kitabımın adı, ‘adına hazırım’ olacak. Niyetim bu. Lâkin ne zaman vücut bulur, okuyucuyla buluşur bilemiyorum. En azından yakında değil. Yayımlanmış şiir inceleme-eleştiri yazılarım var. Denemelerim var hayat ve edebiyat bağlamında. Poetik kıyılarda soluklanan şiir yazılarım bir de… Önce bunlar kitaplaşır sanırım. Kısmet, diyorum. Acelem yok, hiç olmadı. Allahtan, beni sık boğaz edecek yayıncı dostlarım yahut ağabeylerim yok. Gerisi can sağlığı.
İlginize yürekten teşekkür ederim.
(01 TEMMUZ 2009 TARİHLİ YENİ ŞAFAK KİTAP EKİ’NDEKİ SÖYLEŞİNİN TAM METNİDİR)
Kalıcı Bağlantı
Hayal İçre (Digraf Yayıncılık, Şubat 2009, İstanbul), Mehmet Solak’ın dördüncü şiir kitabı. İlk kitabından bu yana pek değiştirmediği bir şiirle ilerliyor Mehmet Solak. Bundan sonra da değiştireceğe benzemiyor.
İlk intiba olarak hüzün şiirleri söylüyor gibidir Mehmet Solak. Ve fakat işin aslı öyle değil. Salt hüzün şiirleri diyemeyiz. Hüzün görünümlü olsa bile yaşadığı dünyayla barışık ve temkinli şiir diyebiliriz. Bunu ilk etapta okurun şiirsel aklına hemencecik teslim etmiyorsa da giderek şiirle kurulan sıkı ahbaplık sonucunda elde edebiliyoruz. Yavaş yavaş kanıksıyorsunuz şiiri. Aslında kolay görünümlü bir zorla muhatap kılıyor bizi şair. Böylesi hem daha sağlam daha sahih…
Bir başka cepheden bakıldığında aklı başında bir zarafet şiiri. Çekgin, savurgan olmayan özge bir tavır… “haydi in kendine bir kelime seç / kimsesiz harflerin sığınağı olsun / aramızda gezen meleklerin sesi / sırlardan bile asessiz nâzenin / bir kelime : adın olsun”.
Gerçekte seksenli yıllarda sık kullanılıp eskitilmiş sözcükleri sevmem. Sevemiyorum daha doğrusu. Aşındırılmış, çürütülmüş sözcüklerdir onlar. Bu tür sözcüklere de zaman zaman yanaşıyor Mehmet Solak. Fakat yukarda belirttiğim gerekçeler bağlamında Mehmet Solak şiirinde bu yadsınamaz bir nitelik kazanıyor. Hatta yer yer “iyi ki burada bu sözcük şiir eriyiğine dahil edilmiş” dediğimiz de oldu, oluyor. Modern şiirin gerekleri bünyesinde eski dil ve şiir kurgu mantığını nasıl iyi eritiyorsa yakın zamanda modern şiir düzlemindeki eskitilmişlikleri de iyi işçilikle, iyi şiir aklıyla sahihleştiriyor. “şair kime benzer / kendinden başka zeferşan / yüzleşmiyorsa içinden konuşanla / nurusiyahta, çılgın ruhuyla”. Bu dizelerde ve şiirin başlığı olan “aynalarda nihan” söyleyişinde de görüldüğü gibi eski de var yakın eski/eskitilmişlikler de var. Fakat bütün bu halleri hem teknik hem anlamla başkalaştırıyor şair. Bir de içinden konuşanla, iki dillilikle hesaplaşmayı öneriyor ki anlamın hayatiyetle bağını ciddiyetle tavırlaştırıyor.
Mehmet Solak Hayal İçre’siyle şiirini sevdirmeye geliyor; şiir hafızamıza konuk oluyor adeta. Kasıntısız, zorlamasız, vakur bir yürüyüşü var. Şiir adımları önümüzdeki zamanlar içerisinde daha da sıklaşacağa benziyor. En azından benim temennim bu.

“şehri kim” şiirindeki ses ve ahenk ve içlilik bende daha başka bir etki bıraktı sanırım.
Bu şiiri sizinle paylaşmalıyım.
"şehri kim
kar düşünce şehre
karanlık bir yabancısın
sokaklar gibi, kendine gölgeli
yaşıyorsan bil ki
öleceğin içindir
canhıraş iki kelime arasında
öpülünce çatlayan nar
unutulmuş küskünlükler
hiç dönmeyecek vakitler için
tortusuz yazlardan yadigâr
“karlı bir gece vakti”
kim uyandırır şehri
yağmur yağınca şehre
ıslanır saçaksız adasında, sırılsıklam
mırıltılarla çoğalan şair
ne ilk yapraktır ne son yaprak
ödünç sözler gibi saçılan sokaklara
yağmalanmış bakışlardan
bulutlu bir kadın yüzünden gölgesiz
yağmurlu bir ikindi
kim uyandırır şehri
güneş batınca şehre
bir heves bırakır uzak camlarda
uçurum aydınlığı gözlerinde kuşların
ne çok aynalara benzeyen
fiyakalı bir bozgun cümlesi şairde
dar zamanda depreşen şiirin
kurtulmak için şehvetinden
kızıl bir akşam vakti
kim uyandırır şehri
güneş doğunca şehre
kim kurtarabilir kendini kalbinden
aşka yetecek kokusu yoksa
korkuyorsa gölgesinden uzağa düşmekten
yüzüne sinmiş kederle
kalakalmaktan iki ten arasında
her şeyden daha eski daha mahçup
evlerden bile birbirine açılan
merhamet kuyusu çocuklardan
ve kağıtlardan
efsunkâr bir saba vakti
kim uyandırır şehri
www. dunyabizim.com
Kalıcı Bağlantı
Herkesin farklı bir hayat algısı vardır. Algı farklı olsa da hayatın özü aynıdır aslında. Önemli olan, bu özü erken zamanda fark edebilmek ve algıyı yaşantı biçimine dönüştürebilmektir. Ancak o vakit, hayatın anlamı ıskalanmamış olur.
Peki nedir hayatın özü?
Hemen söyleyelim: Özgüven, özgürlük ve özgünlük.
Birileri, özgürlük her şeyin başı ve sonudur, diyebilir. Desin. Hatta, hayatın özünün salt özgürlük olduğunu da iddia edebilir. Mümkündür. Lâkin özgüven olmaksızın özgürlüğün olamayacağını söylüyorum ben. Kendi varlığının farkında olmayan, üstelik bunu ontolojik bilinç düzeyinde hissetmeyen ve yaşamayan bir insan, nasıl özgür olabilir ki? Dıştan bakıldığında yahut kişinin kendi tanımlamasıyla öyle olduğu sanılabilir. Oysa hayat, sanılarla doldurulabilecek bir süreç değildir.
Demek ki özgürlük, ancak varlığını özgüveniyle hisseden bir insanın fark ediş ve yaşayış biçimi olabilir. Bu fark ediş ve yaşayış, özgürlüğü gerekli kıldığı gibi özgünlüğü de zorunlu kılar. Yani özgüven yoksa, ne özgürlük vardır ne de özgünlük.
O halde, özgüven, varoluş farkındalığı ise; özgürlük, hayatın anlamlandırılma biçimidir. Özgünlükse, kişinin kendi farkındalığı ve farklılığıdır.
Tam buradan, genelde sanata/edebiyata özelde şiire sıçrayabiliriz. Özelden, şiir üzerinden gidelim; özellikle şiir, kişinin özgüveninin oluşmasında ve biçimlenmesinde önemli bir imkândır. Özgürlük hissinin de eşiği. Şiirle hemhal oldukça hem özgüven duygusu hem de özgürlük tavrı pekişir ve giderek davranış biçimi halini alır. Bu davranış biçiminin kendileşmesiyle de kişilik oluşumu gerçekleşmiş olur.
Yanlış anlaşılmasın; bütün bu söylediklerimin öznesi şiirdir, gibi bir iddianın peşinde değilim kesinlikle. Sadece ve sadece, şiirin bu süreçte bir imkân olduğunu söylüyorum; bir eşik. O eşikte, soluklanmak bahanesiyle bile olsa oturup oturmamak, eşikten içeri girip girmemek veya eşiğin farkında olup olmamak kişinin kendine kalmış. Kim ki, şiir eşiğinin farkındadır ve eşiğin hakkını verir, kendine bir kapı açar. O kapının ardındaki gökyüzü ve yeryüzü arasında bir yol inşa eder kendine, kendi yolunu.
Zoru göze alamayıp hazır yollardan birine koyuluveren için özgünlük yoktur. Çünkü özgür değildir, tüm sanıların aksine. Dahası, özgüveni yoktur kendi yolunu inşa etmeye ve kendi yoluna koyulmaya.
Nasıl ki, hayatın özü varsa sözün de özü vardır. Sözün özü; lâf ü güzafa takılmadan ve bu konuda mahir erbaba katılmadan, kendi yolunda yol almak gerek. Ve seslenmek; benim yolum bu, ben yolumdayım, kendi yolumda. Öyle bağıra çağıra değil. Kendi halinde işine gücüne bakarak; hayatı şiire katarak, şiire hayat vererek.
İşte özgüven, işte özgürlük ve işte özgünlük.
Gerisi kıyl ü kal.
www.edebistan.com
Kalıcı Bağlantı
Dergi sayfalarında okuyucusunu arayan şairler vardır. Bir de okurun bulduğu şairler… Mehmet Solak bu kategorilerden ikincisine girer. Hiç ummadığınız kişilerden duyarsınız adını. Üniversitede yazılı sorusu olarak ondan metinler seçilmesi de dahil. Sadece ilgilisinin bildiği ve takip ettiği bir şairdir O. Mehmet Solak şiiri kendisi için yazar öncelikle. Üstat Sezai Karakoç'un dediği gibi aynı zamanda kendi şiirinin okurudur o. Böyle düşündüğü için yazmasına rağmen yayımlamayı öncelemeyen bir duruşu vardı ben onu tanıdığımda. Daha sonra kendi kuşağı içinde şiir yazıp yayımlayanlar arasına katıldı. İlk şiir kitabı Aşka Yüzüm Var, Hece yayınları arasından çıktı. Bu kitaptaki şiirlerin belki de yarısı zaten Hece'de yayımlanmıştı.