mehmet solak

mehmet solak

aşka yüzüm var / arada bir yerde, bu yerde / yabancı olsam da / mosmor sürgün / hayal içre

ŞAİR, FARKINDA OLANDIR.

11/5/2008
Kategori: siir cikmazi

 

Neyin mi?

Tabiî ki şiirin.

Sadece şiirin değil elbet.

İlkin, kendinin farkında olmalı şair; bittabi hayatın.

‘Farkında olmak’  süreci diri karşılamak ve aynı dirilikle sonlandırmaktır. Bu diriliği başından sonuna değin korumanın zorluğunu söylemeye bilmem gerek var mı? Yine de söylemiş olalım.

Kendinin farkında olmak, şimdilerde ağızlara sakız olmuş ‘kendiyle barışık olmak’ falan değil. Kendiyle barışık olmak; olanı olduğu gibi kabullenmek demektir, yani edilgen bir tavırdır. Oysa peşin bir kabulleniş değildir sözünü ettiğimiz edim. Olayları ve olguları, olumlu ya da olumsuz her nasıl olurlarsa olsunlar hep sorgulamak, kendi yapıp etmelerini bilgi ve bilinç düzeyinde gerçekleştirmek, böylelikle hayatın bütüncüllüğünü kavramaya yönelmek, buna azmetmektir farkında olmak. İlk bakışta dikkat çekmeyen ayrıntıları en başta görebilmek ve hep görmek nasıl mümkündür? ‘Kendi olmak’ değil midir yegâne anahtar. Sonradan görmek, yani ‘farkına varmak’ da değil bu; her ne kadar sözlükler ikisine de aynı anlamı verseler bile.

Kendinin farkında olmayan hayatın da farkında olmaz. Bu aşamalardan habersiz birinin, şiirin farkında olması ne mümkün.  Bunu söylerken, şiire bir kutsallık atfediyor değilim; şiirin böyle bir niteliğinin olduğunu da düşünmüyorum ayrıca. Vurgulamak istediğim husus; şiirin, ‘yaşamsal bir edim olarak farkında olma’yı gerekli kıldığıdır, yani etken bir tavrı. Peki her şiir yazanda bu ‘etken farkındalık’ var mıdır? Evet, demeyi çok isterdim doğrusu; ama safdillik olur bu, hatta körlük.

Etken farkındalık, muhalif olmak mıdır peki? Tam olarak değil. Çünkü muhalif olmak da iğdiş edildi. Geleneksel olana veya kutsala karşı çıkmaya indirgendi. Bu sası muhaliflik, şiirlerini metalaştırdı. Hatta şiir bırakmadı ellerinde. Ellerinde diyorum, çünkü kirli zihinsellikleriyle karşılaşacakları sonuç başka bir şey olamazdı zaten.

O halde,  şiir formatında bir şeyler yazmak, illâki şair yapmıyor insanı. Görünürde öyle olabilir. Genel geçer yaklaşım da bunu teyit edebilir. Ancak ölçütün görüntü olmadığı  gayet açık. Öyleyse; bir kişi, şiirle meşgul olsa dahi şiirin farkında olmayabilir mi demek  bu? Tek kelimeyle: Evet. Şiir, bir meşgale değildir zira; bir ‘hal’dir. Kişinin hal’iyle hemhal olmasını gerekli kılar. Hemhal olmak, yazgıya dahil olmaktır; edilgen bir kabullenişle hiçbir alâkası yoktur. Halbuki dahil olmak, sorgulayıcı tavra ilişkindir; en başta dahil olunacak durumun sorgusu zorunludur. Sorgulayıcı olmak, insanî bir haslettir. Sorgulamak, kimilerinin sandığı gibi, inkâr etmenin ne yandaşıdır ne gerekçesi.

İşte şair, hayatı bütün boyutlarıyla sorgulayan kişidir. Alemdeki bütüncüllüğü sorgu penceresinden gören ve öylece algılayan. Algılarını, iç dünyasının güdülerine ve dış dünyanın itkilerine teslim etmeden bilgiye ve  bilince dönüştüren kişi. Bu dönüşüm idrakini sözle terennüm edendir şair; hatta kimileyin sözsüz sedasız, derin bir suskunlukla.

İster sözlü ister sözsüz olsun, terennümüyle bütüncül döngüye katılandır şair. Şiir ise, bütün ihtişamıyla ve en derin boyutlarıyla varlığı kuşatan bütüncül döngüye açılan kapılardan birisi. O kapıyı iyi bellemek lâzım ve eşiğinde neyi beklediğini bilerek beklemek. Acaba kaç kişi, kendisi için ardına kadar açılmış kapıların farkındadır? Ya  aralanmış olanların! Kapının aralanmış yahut açık olması yetmiyor demek ki! Onu görmek gerekiyor, bir ‘gören’in olması.

Şair, görendir; ama en baştan gören. Görülmesi gerekenin farkında  olan yani ve bu ‘oluş’u yakînen  bilen.

Değil mi ki aynelyakîn bilinendir şiir; onu bir bilen gerekir. O şairdir.

 

 

www.40ikindi.com

 

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KAÇALIM MI GİDELİM Mİ?

3/5/2008

 

Kaçmayalım.

Sonu yok çünkü kaçmanın.

Öyleyse gidelim.

Ama nereye, ne zaman?

En önemlisi de, nasıl?

Kaçmayalım, diyorsak olumsuz bir anlam yüklüyoruz demektir bu edime. Öyledir de. Aslına bakılırsa,  kaçmak da bir nevi gitmektir. Ama geride bir şeyler bırakmak vardır kaçmakta; bir şeyler bırakmaya razı olmak en azından;  yani edilgenliğe teslimiyet.

Kaçmak, sanal  bir icraattır. Kaçan kişi, mensup olduğu yere değil; ait olmadığı zamana odaklıdır,  hem de sanal zamana. Çünkü zaman; unutmak demektir, zaman unutturur. Sanır ki, zamanın akışkanlığı ve değişkenliği kendisini sağaltacak; unutarak her şeyi geride bırakacak, yeniden başlayacak yaşamaya, kaldığı yerden  ya da yeni baştan. Oysa gitmek, ne geçmişe sünger çeken ne de yaşanılan anı  görmezden gelen bir edimdir. Giden için; bulunulan yer, gidilecek yer kadar önemlidir. Çünkü,  ne kaldığı yerden, ne de yeni baştan  başlamak  söz konusudur giden için. Hayata dahil olandır giden, yani nasibine sahip çıkan. Hep nasibini arar, gideceği yere de nasibiyle gider o. Ne zaman ki nasibine sırtını döner, o vakit gidecek bir yeri kalmaz.

Kaçarak salt geleceğe odaklanan kişi, ‘zamanı doldurmak’ peşindedir. Zamanı doldurmaya kalkışmak, aşkınlıktan ve içkinlikten uzak   bir mekan algısına hapsolmak  demektir. Bilmez ki, bir çeşit yetişkin oyalanmasıdır bu, belki zamansız bir evcilik oyunu. Zira ne öncekiler doldurabilmiştir zamanı ne de sonrakiler doldurabilecek.

Gidecek bir yerimiz yoksa nasibimiz kesilmiş demektir. Yazık ki, nasibimizin peşinden koşabileceğimiz ne bir zaman dilimi  ne de bir mekancık vardır artık . Yola koyulmak için de bir sebebimiz yok demektir. Çıkılacak bir yol yoksa  nasıl yola koyulabiliriz ki…

Gidenler, yola koyulanlardır. Ne geride kalmak ne de yolda kalmaktır yola koyulanın kaderi. Zira kaderin bütüncüllüğü çeker onu her nerede olursa olsun.

Gitmek, bütüne ulaşmak azmiyse; kaçmak, parçalanmaya rıza göstermektir.

Zamanı kesintisiz algılamaksa gitmek; zamanın bölümlenmesini onaylamaktır kaçmak.

Mekanı anlamlı kılmak değil midir gitmek; kaçmaksa anlamsızlaştırmak.

O halde yineleyelim: kaçmayalım, gidelim. Hep gidelim.

Gidelim ki, gidecek bir yerimiz olsun.

Bilelim ki; gidenler, gidecek yeri olanlardır. Onların ardında hiçbir kovalayıcı yoktur; ne başkaları, ne hatıralar, ne umutlar…

Kaçanlarınsa gidebilecekleri bir yer yoktur. Her ne kadar var gibi görünse de. Peşleri kalabalıktır her daim. Hiç yoksa, kendisi vardır kaçanın ardında; peşini bir an olsun bırakmayacak kendisi.

Gidelim.

Nereye?

Zamana gidelim.

Ne zaman?

Hep.

Nasıl?

Kendimizle baş başa.

Seyreyleyerek  kaderimizi.

 

 

www.edebistan.com

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ŞİİR HEVESTİR

14/4/2008
Kategori: siir cikmazi

 

 

Şiir nedir, sorusu şimdiye değin defalarca sorulmuş; hiç üşenilmeden de defalarca cevaplanmıştır. En öznel tanımlamalar şiir üzerine yapılmıştır, dense yeridir. O halde, bir tanımlama da ben mi yapacağım. Hayır. Niyetim tanımlama yapmak değil; sadece şiir – insan ilişkisine heves penceresinden  bir göz atmak.

Heves; bir şeye karşı duyulan istektir. Fakat  aşk, şevk derecesinde bir istektir bu. Herkesin içinde bir şeylere karşı istek vardır mutlaka; heves etmekten alıkoyamazsınız kimseyi. Ama herkes hevesdâr değildir yine de ve olamaz. Her arzuladığına ulaşıp ondan hevesini almak herkese nasip olur mu sanıyorsunuz. Ne mümkün! Kimlerin hevesi kursağında kalmamıştır ki!..Kimler etrafına bakıp, olur olmaz her şeye heveskârlık göstermemiş sonra da hevesini alıp kendi köşesine çekilmemiştir.

Kuşkusuz pek çok heveskârın yolu düşmüştür şiire. Heveskârı çok olunca, şiirin de yol geçen hanına dönmesi kaçınılmaz olmuştur. Aslına bakarsanız hanın bir şikayeti yok bu durumdan. Sıkıntı, konukların tavrıyla alakalı. Her konuk kendi tarzında şekillendirmek, kendi rengiyle boyamak istiyor hanı. Kimisi en mutena köşelere özene bezene yazarken kimisi kapı arkalarına hoyratça bir şeyler karalamakla meşgul. Neler yok ki? Salya sümük duygusallıklar mı ararsınız, hamasî tatminler mi, sakızsı yayvanlıklar mı, yoksa tek solistli çok enstrumanlı seslendirmeler mi? Hal böyle olunca da kargaşa yaşanıyor. İşin kötüsü herkes ayan beyan  hancılığa soyununca kim hancı kim yolcu o da karışıyor.

Heves, bir başlangıçtır; şiirse sonuç. İnsanoğlu için başlangıç ne kadar normalse sonuç da o kadar normaldir. Yani pek çok insanın şiire heveslenmesinde bir anormallik yok mudur? Evet yoktur. Hele bir gençlik hevesi olmasında hiç mi hiç…

Burada düşünmek gerek. Başka ülkelerde de böyle midir, bilmiyorum, ama farklı olmadığını sanıyorum, özellikle gençlik yıllarında pek rağbetkârdır insanlar şiire. Bunda duyguların o dönemde daha coşkun oluşunun etkisi vardır mutlaka, ancak meseleyi salt duyguların coşkunluğuyla açıklamak yeterli olmasa gerek. Gençlik yıllarında, hele bir de aşıksa, şiir niyetine bir şeyler yazmamış çok az kişi vardır herhalde. Peki ne oluyor da, bir dönem yolunu illâki şiire çıkarmış insanlar, birden bire şiirden kopuveriyorlar. Gençlik yoldaşlarını neden terk ediyorlar? Yoksa yoldaş belledikleri şiir mi yarı yolda bırakıveriyor onları. İkisi de değil bence. Ne şiir, genç yoldaşını ne de genç, şiiri terk ediyor. Kimse kimseyi yarı yolda bırakmıyor yani. Peki nedir olup biten o halde? Söyleyelim: Bir an kesişen yolların tekrar ayrılmasından başka bir şey değil. Bu kadar basit mi? Evet, bu kadar basit.

Şiir, bir sanat olmaktan önce; bir söz söyleme aracı olmuştur hep. Şiirin tarihine baktığımızda bunu açıkça görürüz. Yüzyıllar boyunca insanlar hemen her şeyi şiirsel formatla ifade etmişlerdir. Sözlü kültürün olmazsa olmazı şiirden başka nedir? Gündelik hayatın içinde böylesine etkin ve canlı bir başka tür daha var mıdır? Hatta şunu bile söyleyebiliriz: Şiire atfedilen misyon, onu tür olmaktan öte bir algıya muhatap kılmıştır. Çeşitli nedenlerle gündelik dille ifade edilemeyen saklı duygular, çekinceler, gizler ve hatta güdüsel itkiler hep şiir olup dökülmemiş mi dudaklardan? Günlük dille söylendiğinde garipsenme veya ayıpsanma ihtimali yüksek ifadeler bile, şiir kalıbına  girdiğinde görmezlikten gelinmemiş mi? Hala da öyle değil mi? Demek ki şiir, söz söyleme aracı ilkin. Her ne ve  her nasıl olursa olsun. Bu araç olma halinde bir sıradanlık yok ama. Bir nevi elçilik onunki. Hem herkesin elçisi olabilir şiir. Nasıl ki elçi hükümdarının aynasıdır, şiir de şairinin aynasıdır. Hiç bir elçi bir diğerinin aynısı tavra sahip değildir. Değil mi ki; elçiye z******* olmaz, şiire de z******* olmaz. Öyle kesip biçmek hiç hakkaniyetli değil.

Şiir bir hevestir. Bir gençlik dumanı. Her gencin içinde çokça heves vardır. O heves şiire de kapı aralar boyuna. Kapı aralığından başını uzatıp şöyle bir etrafı kolaçan eden, bir anda şiirle göz göze gelip onu baştan aşağı süzen az değildir. Kimisi vurulur kimisi iç çeker. Vurulanda da iç çekende de heves kabarır. Biri habire çoğaltır hevesini, o hevesle hemhal olmayı sever, derdnâk olur; öteki farkında değildir önüne çıkan kısmetin, bir gün bir yerde tekrar rastlaşmayı umar sadece. İlki farkında olandır diğeri farkına varmayan yani.

Şiir hevestir; hem tesadüflere hem de tevafuklara açılan bir heves. Her hevesin bir kapısı vardır hafiften aralık. Kimisi rüzgarla girer ardına kadar açılan kapıdan, ancak nasipsiz çıkar; kimisi yavaştan kendi sızar içeri, bir güzel donanır.

Şiir hevestir, heves bırakır insanda. Kim ki farkındadır bunun; şairdir.

 

www.40ikindi.com

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

CAN BAHADIR YÜCE: DÜNYANIN SESİ BENİ YORUYOR.

13/4/2008

 




Günümüz Türk şiirinin en önemli isimlerinden biri hiç şüphesiz Can Bahadır Yüce. Kendi şiirsel söylemini daha ilk kitabında kurmuş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz onun. Bu söylem hem geleneği hem de moderni birlikte edinmek gibi 'sahih' bir nitelik taşıyor. Üçüncü kitabı Unuttum Dünya'da (Sel Yayıncılık) bu özellik iyice belirginleşiyor. Yüce'nin şiirine önem kazandıran yönlerden biri de geniş bir şiir atlasında dolaşıyor oluşu. Yüce ile unutuş ırmağının sularında seyrettiği dünyayı lirik bir hüzün ve öz ile sunduğu kitabı 'Unuttum Dünya'yı konuştuk.



Unuttum Dünya'nın, önceki iki kitabına göre daha tasavvufî bir kuşatıcılık içerdiğini söyleyebilir miyiz sevgili Bahadır?

Kitabın adının bir tasavvuf terimi olan "terk-i dünya"yı, sufiler için varılması gereken bir aşama olan "dünyayı unutma"yı çağrıştırdığını ilk söyleyen sen değilsin. Doğrusu, bu adı böyle bir çağrışımı olsun diye seçmedim. Unuttum Dünya, hikmetli, bilgece ve derin bir söylem değil, çocuksu bir ses taşıyor. Şiirlere bakıldığında bu görülecektir. Bu anlamda, kitabın Yaslı Mızıka ve Uzakta Beyaz'ın bir süreği olduğu söylenebilir. Şiirde doğal bir çocuksuluğu, saflığı, hikmetten daha çok önemsiyorum.

Rilke'nin o güzelim Panter şiirindeki 'dünya yok az ötede' dizesinin farklı bir şekilde yeniden üretimi söz konusu kitapta; elbette yeni bir duyarlıkla...

Ben Rilke'nin dizesini şöyle dönüştürürdüm: "Dünya olmasın az ötede". Dünya, "deni" (alçak) sözcüğünden geliyor, biliyorsun. Yalnız kendisine bakan yönleriyle bazen o kadar bunaltıcı oluyor ki dünya, Rilke'nin dizesini bir dileğe dönüştürüyorum.

Neden çocuk, ev, yalnızlık, veda ve kalb dörder defa? Hem dünyayı oluşturan dört unsura hem de musiki terimlerine atıf mı var yoksa?

Evet, kitaptaki "dört"lerin sırlarından biri, dört unsura da atıf yapılıyor olması. Ama bu bölümleri musikiyle doğrudan ilişkili olarak tasarlamadım. Gerçi "F Majör"le başlayan kitabın "Minörler"le bitmesi dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır. Yine de Unuttum Dünya'nın müzikle ilişkisi sezgisel düzeyde. Kitabın bütününe yayılan sesi soruyorsan, o, dünyanın beni hep yoran sesi!

Kitabın sonuna bir metin listesi eklemişsin. Şiirlerdeki metinlerarası yolculuk tinlerarası yolculuğa dönmüş...

Son sayfada yer alan bütün o metinler ve şarkılar, kitapta atıf yaptığım, ya da -bilinçli ya da bilinçdışı olarak- sesleri kitaba sinen vazgeçilmezlerim. Bunlar, özellikle kitabın oluşum sürecinde tekrar tekrar dinlediğim, okuduğum eserler. Dediğin gibi, bunu tinlerarası olarak adlandırmak sanırım daha doğru olacak; çünkü hepsi için yeterince ipucu vermiyorum. Örneğin, kitaba göstergebilimsel eleştiri uygulayan biri Leaving of Liverpool'a, On Dördüncü Şua'ya nerede atıf yapıldığını hemen fark edemeyecek. Belki de fark etmesin istiyorum.

Debussy'nin ifadesiyle "tevazu göstererek haz vermeye çalışmak"; kitabın yapmaya çalıştığı şeyin buna benzer bir şey olduğunu söylememiz mümkün mü?

Kitabın tam da yapmaya çalıştığı şey ama henüz yaptığı değil. Şiirin ancak tevazuyla, zarafetle haz verebileceğini düşünüyorum. Kaba saba, gürültülü bir söyleyiş haz değil ancak -bazen- heyecan uyandırabilir.

Kitapta 'unutmak' bir bakıma bir kitap olmak üzere var olan dünyayı yıkmak ve sonra da yeniden inşa etmenin bir yolu gibi... Marc Augé da o kışkırtıcı kitabı Unutma Biçimleri'nde unutmanın üç biçiminden birinin 'yeniden başlama' olduğunu söylüyordu.

Unutmak iyidir bir yerde. Ama Unuttum Dünya için yeniden başlama değil de yeniden başlamaya niyet denilebilir. Aslında her kitapta yaptığımız budur.

Kitaba Şemî ve Wordsworth'ten yaptığın alıntılarla başlaman ve şiirlerin hemen hepsinde hem Batı hem de Doğu metinlerine atıflar yapman 'sahih' bir konumda bulunduğunun açık göstergesi olsa gerek...

O iki dizeyi, bütün edebiyat tarihinde, "dünya" sözcüğünü içeren en iyi iki dize olduklarını düşündüğüm için seçtim. Biri Doğulu, biri Batılı olsun diye değil. Ama bu hem Doğu'ya hem Batı'ya bakmaya çalışmanın bir sonucu da olabilir. Senin de çok iyi bildiğin gibi, biz ustalarımızdan böyle gördük!

Meursault, Aylak Adam, Bozkırkurdu ve Bartleby; büyük yalnızlıklarını deyiş yerindeyse şiire dönüştüren roman kahramanları... Romanlardan şiirini beslemen ilginç... Nedir bu kahramanlarda Unuttum Dünya şairini çeken şey?

Bir şiirin ilişki kurduğu metnin bir şiir olup olmaması öncelikli sorun değildir. Önemli olan, metinlerarası ilişkiler bağlamında neye atıf yapılırsa yapılsın, ortaya iyi bir "şiir" çıkartmaktır. Kaldı ki, bu anlatı kahramanları bana hep birer şiirin anlatıcı öznesi gibi görünmüştür. Aylak Adam'ın, Bozkırkurdu'nun ya da Yabancı'nın iyi bir şiir kadar sarsıcı olmadığını kim söyleyebilir? Bütün bu anlatı kişilerinin ortak yönü, dünya karşısındaki çocuksu duruşları. Bunlara Salinger'ın Holden Caulfield'ını, Kundera'nın Ludvik'ini ve başkalarını da ekleyebilirsin.

Trakl'ın 'ruh bir yabansıdır dünyada' dizesinin birçok şiirinin matrisi olduğunu (en azından benim öyle okuduğumu) söyleyebilirim, ne dersin?

Kitaptaki birçok şiirin matrisi dünyadaki yabancılığımız, buradaki konukluğumuz, asıl yurdunu özleyen halimiz. Şairlerin kendini dünyada gurbette gibi hissettiği çok olur. Yine de Unuttum Dünya, o kadar karamsar bir kitap değil. Kitabın matrisi son şiirin son dizesinde saklı.

Mevlânâ'nın "Söz az ve öz gerektir vesselâm" tavsiyesine uymuş gibisin...

Bu iltifatında gerçeklik payı varsa kendimi bir şey yapmış sayabilirim.

(Ercan Yılmaz)

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KARAGÖZ'ÜN 2. SAYISI ÇIKTI

13/4/2008

 

Karagöz İsmet Özel'le Başlıyor

Karagöz'ün 2. sayısı, İsmet Özel'in "Yaşamak Geçti Başımdan" isimli şiiriyle açılıyor. İsmet Özel'in yeni şiirinin yanı sıra, Karagöz dergisinde bir de İsmet Özel söyleşisi var. Türk şiirinin kökleri ve millet bağı üzerinden günümüz şiirinin ele alındığı söyleşi, ufuk açıcı cevaplarıyla bir İsmet Özel söyleşisi.

Türk Şiirinin Tabuları

Bu sayının ağırlıklı konusu Türk şiirinin tabuları. Hakan Şarkdemir, Osman Özbahçe, Serkan Işın, Abdurrahman Çelebi ve Hasan Akay tabu meselesini değişik yönleriyle ortaya koyarken Enis Akın, Ali Ayçil, Tarık Günersel, Ahmet Güntan, Osman Konuk ve İbrahim Tenekeci kendilerine yöneltilen sorulara verdikleri cevaplarla tabu konusuna açılım kazandırıyorlar.

Karagöz'ün Hakikati

Hüseyin Şen, "Karagöz Oyunlarında Perde Gazellerinin Tasavvufi Arka Planı" başlıklı yazısıyla Karagöz'ün hakikatini ortaya koyuyor. Uzun bir emeğin eseri olan bu yazı Karagöz'ü eğlence zannedenlere özellikle önerilir.

Boydan Boya Eleştiri

Edebiyat eleştirisine ayrı bir değer veren Karagöz, bu sayısında da birbirinden kıymetli yazılar sunuyor okuyucularına. Ali Görkem Userin'in Tanpınar'ın günlükleri, Vural Kaya'nın Şaban Abak, Evren Kuçlu'nun Ayhan Kurt, Yavuz Altınışık'ın Ömer Şişman, Serkan Işın'ın Murat Üstübal üzerine yazdıkları yazılar Karagöz'ün günümüz şiirini ve edebiyatını merkeze alan yapısının bir göstergesi.

Halide Aral'ın edebiyat ve ahlâk bağıntısına dikkat çeken yazısıyla Emine Erdoğan'ın usta yönetmen Tim Burton'ın şiirlerine dikkat çeken yazısı Karagöz'ün gücüne güç katıyor. Karagöz'ün Kıraathane bölümünde Samed Karagöz'le başlattığı televizyon eleştirisi derginin temaşa yönüne ayrı bir boyut kazandırıyor.

Asıl Mevzu

Karagöz'ün 2. sayısının asıl zeminini ise İsmet Özel, Evren Kuçlu, Sadık Koç, İbrahim Tenekeci, Serkan Işın, Hakan Şarkdemir, Oğuz Karakaş ve Osman Özbahçe'nin şiirleri ile Murat Zelan'ın "Büyük Yazar" başlıklı hikâyesi oluşturuyor.

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

MEHMET SOLAK’LA ŞİİR ÜZERİNE:

6/4/2008
Kategori: soylesi

“Bütüncül bir yapıdır şiir, parçalara ayrıştırılamaz."

Konuşan: Abdullah Harmancı

*Mehmet Solak’ın edebiyata, yazıya, okuma yazma heyecanına dahil oluşu, ilk okudukları, yazdıkları, ilk yayınladıkları, ilk kitaba gelinceye kadar geçen sürede yaşadıklarınız, biraz bunlardan bahseder misiniz?

“Nasıl başladınız?” türünden klâsik başlangıçları hiç sevmem. Ama kaçınılmaz ilk sorudur çoğunlukla. Yine de klâsik başlangıç havasının aşılmak istendiğini görmemek insafsızlık olur. Başlayalım o halde: Ortaokul-lise yıllarında sular seller gibi kitap okuduğumu hatırlıyorum; öncelikle babamın kitaplarını ve üye olduğum üç ayrı kütüphaneden her hafta mutlaka okuyup değiştirdiğim kitapları. Her türden kitap okudum. Ama edebiyatçı olmak gibi bir niyetim yoktu o zamanlar. O dönemde ciddi bir yazma çalışmam olmadı. Üniversiteye başladığımda; şiir ve düşünce-felsefe yoğunlukluydu ilgim. Bu yoğunluklu ilgi yazmaya yöneltti beni; yazarak hasbıhal kurduğum ilk tür şiirdir. Şiire odaklandım uzun süre. Ancak yaklaşık on yıl, yazdığım halde hiç yayımlamadım, yayımlamak gibi bir düşüncem ve niyetim de olmadı. Tamamen ‘kendime dönük, kendim için yazma’ idi öncelediğim. Göz önünde olmayı, öne çıkmayı seven biri değilim. Bu sebeple, beni yakından tanıyan arkadaşlarımın çoğu bilmedi benim yazdığımı, hatta ailem bile. Sonra, gönderdiğim ilk şiirim Kardelen dergisinde yayımlandı. Yani ilk göz ağrım Kardelen’dir benim.  Şiirlerimi yayımlama işine beni ikna eden sevgili dostum Kâmil Yeşil oldu. O gün bu gün sürüyor bu serüven. Çok yazan biri olmadım, olmak da istemedim ayrıca, kendimi hiç zorlamadım yani.  Şiirler kitaplaşana kadar da bir o kadar zaman geçti. İlk kitap 1999 yılında Hece Yayınlarından çıktı. Burada bir anekdot aktarayım: İlk kitabım, çıktığında bir ulusal televizyon programında tanıtılmış. Ben görmedim. Tesadüfen programı izleyen kardeşim, Mehmet Solak ismi geçince şaşırmış, beni aradı; ‘O sen misin, senin şiir kitabın mı çıktı?’ dedi. Tabiî cevabım onu şaşırttı. İnsanları şaşırtmak gibi bir kurnazlığım olmadı; fakat beni tanıyanların şaşkınlık sahnelerine şahit olmuşumdur genellikle.

*İlk kitabınız Aşka Yüzüm Var…  1999 tarihinde yayınlanmış. Ardından  2006’da iki kitap daha. Edebiyata daha çok HECE dergisinden dahil olduğunuzu söylersek yanlış olmaz sanıyorum. “Bir derginin şairi” olarak görüyor musunuz kendinizi ve bu duruma nasıl bakıyorsunuz?  

Evet, 2006’da iki kitap birden çıktı. Biri şiir, Arada Bir Yerde; öteki düzyazı-şiir de diyebileceğimiz Hüzünârâ.

‘Edebiyata dahil olmak’ ifadesine bir şerh koymamız gerekecek sanırım. Şöyle ki: Edebiyat dergilerinin (burada edebiyat kavramına dikkat edilmesini isterim.) herhangi birinde ya da birilerinde şiir, deneme, hikâye… yayımlamış biri, kim ne derse desin, edebiyatın içindedir. Bir dergiye kadar edebiyatın dışında olup da ondan sonra edebiyata dahil olmak gibi bir durumun hiç kimse için geçerli olmadığı kanısındayım. Şunu diyebiliriz ama; şairin-yazarın tanınması noktasında dergilerin katkıları aynı boyutta değildir. Bu bağlamda baktığımızda yaklaşımınız doğrudur. Bu da normaldir, çünkü en çok Hece’de yazdım, halen de yazıyorum.  Hatta ilk çıktığı yıllarda iki-üç yıl, belki daha fazla, sadece Hece’de yazdım. Örneğin Hüzünârâ’daki metinlerin tamamı, Arada Bir Yerde’deki şiirlerin çoğu  Hece’de yayımlandı. İlk kitabım da Hece’den. Daha ne olsun.

En çok Hece’de yazmış ve yazıyor olmam sebebiyle; daha çok Hece şairi olarak tanındığım ve tanıştırıldığım doğrudur. Ayrıca; çıktığı günden bu yana çok önemsediğim bir dergi Hece. Hece şairi olarak anılmaktan rahatsız olmam. Ama sadece Hece’de yazmış biri değilim. Diğer dergilere de haksızlık etmek istemem. Her birinin hakkını her birine teslim etmekten yanayım. Aklıma gelenleri hemen sayayım; Dergâh, Kaşgar, Kökler, Sonsuzluk ve Bir Gün, Mortaka, Yedi İklim, Düş Çınarı, Kırağı, Kardelen, Mühür…

*“Benim şiirim ‘şehirli’ dir. Çünkü; ben, şehirliyim. İstanbul’da olsaydım da ancak bu kadar şehirli olabilirdim. Şehirli insanın algısı, yaşadığı sorunlar, dışında ve içinde olup bitenlerin zihnindeki ve ruhundaki yankısı vardır benim şiirimde. Yani, taşralı havası yoktur.” diyorsunuz. Bu bağlamda “şehirlilik”ten ne anlamalıyız? Şehirli olmak, bir şairin şehirli olması ne demektir?  

Şehirli olmak ya da olmamak her şeyden önce bir zihniyet meselesidir, mekânsal bir algıdan ibaret değildir. Bir insanın İstanbul’da veya başka bir şehirde yaşıyor olması onu şehirli kılmaz. Öyle olsaydı şehirlerimizin hızla köyleşmesinden şikâyet etmezdik. Şehirli insan günübirlik yaşamaz. Hesabı- kitabı kısa vadeli değildir. Yaşadığı zamanla ve mekanla sınırlı bir zaman ve mekan algısı değildir onunki. İçinde bulunduğu ortamdan ve ilişki kurduğu insanlardan medet umma, bütün şartları kendi lehine çevirme çabasından kendini alamama gibi trajikomik çabaları yoktur şehirli insanın. En çok şehirli olması gereken taife şairlerdir bence. Çünkü şehirlilik, yaşamın gündelik kısmını aşan bir duyarlılığı gerekli kılar. Duyarlılık yoksa kendine özgü bir duruş da yoktur. Duyarlılığın ve duruşun olmadığı yerde şairlik var mıdır? Olsa olsa söz ustasıdır öyleleri. Ustalıkta zaman unsuru çok önemlidir, bir de tevarüs. Bütün işi gücü zamanla kayıtlandırmak şehirlilikle bağdaşmaz. Zamana bağımlılık insanı durağanlaştırır. Durağanlık, duyarlılık yitimi demektir. Hele tevarüs edilenden nemalanmak, onunla kendine bir yer açmaya çalışmak; bunu yaparken de kendi meziyetleriyle var olmak değil, başkalarına yakıştırdığı kusurlarla kendini işaret etmek alışılmış yavanlıklardır.

*Buna bağlı olarak, merkez-taşra ayrımının edebiyata yansıması konusunda neler diyeceksiniz? Taşrada olmak bir şairin edebiyatın her anlamdaki meyvelerinden yararlanmasını engelliyor mu?

Merkez-taşra ayrımı sanal bir ayrımdır. Dergah dergisinin 209.sayısında (Temmuz 2007)  yayımlanan söyleşide de belirtmiştim: Şair için merkez, kendi ortamıdır; yani zihinsel varlığıyla yaşadığı ortam. Bu ortam; zamansal ve mekânsal sınırları aşan bir ortamdır. Zamana ve mekana bağımlı kalanların, bağımlılıklarını meşrulaştırmak için ortaya attıkları, şekeri tükense de inatla  çiğnemeye devam ettikleri bir sakızdır bu konu. Bu zihniyet terk edilmeli artık. Çoktan modası geçti bu ayrıştırmanın. Köylülerin  ukdesidir bir gün şehre göç etmek. Köyden çıkınca köylü olmaktan da kurtulacaklarını sanırlar. Heyhat!

Edebiyatın bir meyvesi varsa, önemli olan; o meyveyi koklamasını, tatmasını bilmektir. Ağacın altında gölgelendiği halde meyvesinden yiyememek de var. Meyvesinden yiyemeyenlerin, yani bu beceri ve takati gösteremeyenlerin, ‘Ağacın altında ben oturuyor(d)um diye basbas bağırmalarının ne anlamı var? Ama birilerinin işi de; bağırıp çağırmak, çığırtkanlıkla kotarmak işlerini. Onların  yaşam biçimleri bu.  Benim, mekânsal bir sıkıntım yok doğrusu; zihnim bu anlamda duru.

* Mevlana; yaşadığı şehir Konya ile şiiri arasında, şiirini var eden sebeplerle Konya arasında bağlantılar kuruyordu.  Mersin ya da başka bir şehir, yaşadığınız, içinde bulunduğunuz bir mekân şiirinizi nasıl etkiliyor? Başka bir şehirde yaşasaydım başka şeyler yazardım diyebilir misiniz?

İnsanın yaşadığı mekânla, eylemleri ve uğraşları arasında elbette bir bağıntı vardır. Bu kaçınılmaz. Ancak bağıntının boyutu ve içeriği kişiden kişiye değişir. Doğrudan belli bir şehrin yansıması görülebilir şiirde. Bu olmayabilir de. Şairin tercihi ile alakalı bir şey. İnsanlar nasıl birbirine benzerse şehirler de birbirine benzer. Bütün şehirlerin ya da o şehirlerde yaşayan insanların sorunları, travmaları, çelişkileri, çatışmaları…üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bütün bunlar ortaklıklardır. Elbette kendilerine özgü olan farklılıkları da vardır. Onlar da çeker insanı. Hele şairi. Şehrin görünür yanından ziyade görünmez yanı daha çok ilgilendirir beni. Aradığım zihinselliği, varoluşu, isyanı, aşkı… orada bulur ve orada yaşarım çünkü. Bu bağlamda, yaşadığım şehirler yazma tavrımı değiştirmedi, diyebilirim. Neden değiştirsin ki; merkeze şehri değil, kendi varlığımı koyarım.  Hep böyledir kendimi bildim bileli. Şiirimin fışkırdığı yer; kendi varlığımdır, yaşama sancım. Kendimi hiç bu dünyaya ait hissetmedim zaten.

* Sizinle yapılan bir söyleşide cumhuriyet dönemi şiirimizden pek çok şairimizin ismini anıyorsunuz… Fakat bu şairleri “ünsiyet kurduklarım” ve “bildiğim ama ünsiyet kurmadıklarım” şeklinde iki gruba ayırıyorsunuz. Bu poetik bir durum alış mı? Yoksa işin içine ideolojik bir bakış da giriyor mu? Yani ünsiyet kurmamak ya da kuramamak… Bunun sebepleri üzerine düşündünüz mü?

Bir düzeltme ile başlayalım izninle. Pek çok şair saymadım hatırladığım kadarıyla, hemen bakalım: bir, iki, üç… topu topu dokuz şair saymışım. Altısını ünsiyet kurduklarıma üçünü de ünsiyet kuramadıklarıma örnek olarak sıralamışım. Kesinlikle ideolojik bir ayrıştırma değil bu. Hilmi Yavuz ile İsmet Özel’in ya da İhsan Deniz ile Haydar Ergülen’in ideolojik olarak aynı yerde durmadıkları herkesçe malum. Öte yandan tam olarak poetik bir yakınlık da değil. O söyleşide de belirtmiştim; şiirleriyle bana gülümseyen şairler bunlar. Elbette başkaları da var. Hani bir insanla yeni tanıştığınızda bile birden içiniz ısınıverir, onu çok da tanımadığınız halde. Kimileriyle de uzun süredir tanışmanıza rağmen bir şeyler boyuna iter sizi. Bırakın ısınmayı, karşılaşmak bile istemezsiniz. Böyle bir şey işte; ruhsal bir yakınlık. Akılcıl bir izlek olmaktan uzak. Yaşam algısı ve tarzı bakımından yakın olduğumuz her insanla ünsiyetimiz var mıdır; veya poetik duruşumuz benzer olan her şairle? Hiç sanmıyorum. Şu tavrı reddediyorum: Benden veya benim gibi olanları severim, her halleriyle baş tacı ederim; benden yahut benim gibi olmayanları ise görülmesi ve takdir edilmesi gereken yanlarına rağmen görmem, görmezlikten gelirim, hatta gündem olabilmek için fırsat buldukça saldırırım. Çok iğrenç bir anlayış bu. Bir insanın bir başka insanla ünsiyetinin olmaması, onu toptan olumsuzlamasını gerektirmez. Tersi durumda da, her şeyiyle baş tacı edilmesini gerektirecek gerekçeler sunmak mümkün değildir.

 * Genel olarak baktığımız zaman günümüz edebiyat dünyasında bir cansızlık, bir sessizlik, belki de tersine, bir kuru gürültü hakim… Dağınık bir ortam var. Kim kime, dum duma… Bütün bu manzarayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günümüz edebiyat ortamında bir cansızlık olduğu kanısında değilim. Canlılık var. Ancak edebiyat gettoları oluştu. Herkes kendi gettosunda gayet mutlu. Günün her saatinde kıpır kıpır, capcanlı bu gettolar. İşte buralardan yükselen canlı(!) şiir okuma seansları, bilumum türleriyle icra edilen selamlaşma seremonileri, rengarenk reklam etkinlikleri epeyce canlılık ve ses katıyor edebiyat dünyasına. Haliyle biraz da gürültü olmuyor değil. Kolektif çalışmaların engellenemeyen niteliği bu. Bir de diğer gettolara yönelen salvoları düşünürsek, ses epeyce artıyor. Bu gürültüye rağmen  bir sarı sessizlik de yok değil. Müthiş bir paradoks. Kendilerinden olmadığı halde, belki tek başına olduğu halde, görünür işler yapanlara karşı sürdürülen sessizlik. Kimseden tık yok. Yani gettolarda ebelemece, gettolar arasında sobelemece oynanıyor; dışarıda kalanlar da kendi başlarının derdinde sessizliğe mahkûm yaşayıp gidiyorlar. Hal böyle olunca, bakılan yere ve görüş alanına göre görüntü değişiyor. Kimi canlılık kimi cansızlık, kimi çokseslilik kimi sessizlik, kimi geri çekiliş kimi kuşak atılımı görebiliyor. Hatta sanal görüntüler bile oluşturulabiliyor. Mesela; on yıllar önce konuşulmuş, tartışılmış konuları, ilk kez kendi(leri) dile getiriyormuşçasına tercüme hipotezlerle bir aura oluşturmak çabasında olanlar, doğrusu  çok ataklar bu konuda. Sözün kısası; edebiyat dünyasında işler, köylü kurnazlığı ve çeteci mantıkla yürüyor. Şehir yerinde  köylülüğe devam yani.

* Şiir eleştirisi, şiir teorisi yazıları yazdınız. Şiir yazan birinin aynı zamanda şiirin teorisi ile uğraşması nasıl bir şeydir? Genelde bir batıl inanç vardır. Teoriye fazla gömülmenin şiir yazmaya ket vurduğu yönünde… Ne dersiniz?

Şiir yazan birinin aynı zamanda şiir teorisi ile uğraşması gayet normal bir şeydir. Hatta olması elzemdir bence. Uğraştığımız işlerin kılgısal yanı kadar düşünsel yanıyla da ilgilenmeliyiz. O vakit yaptığımız işi doğru anlamlandırabilir, ilintilerini doğru kurabiliriz. Düşünsel boyutun illâki yazılıp çizilmesi de gerekmiyor ayrıca. Önemli olan teori - pratik bütüncüllüğünü sağlayabilmek. Tabiî sanıldığı kadar kolay değil bunu sağlamak. Teori bir tarafa pratik bir tarafa çekebilir. Bunun örneklerini de gördük, görüyoruz. Yoksa normal şartlarda, teoriye gömülmek şiir yazmaya ket vurmaz. Teoriyi ortaya koyup ona uygun yazmak, herkesin harcı olamaz. Herkesin özgün bir teori ortaya koyması da söz konusu değildir. Ancak sağlıklı olanı; pratikten hareketle teoriyi oluşturmaya çalışmak, belli bir noktadan sonra ikisini atbaşı götürebilmektir. Tencere kapak misali bir bakıma.  Kimilerinde tencere büyük,  kapak küçük; kimilerinde kapak büyük tencere küçük. Kimilerinde de tencere-kazan çatışması var. Bazıları da tam anlamıyla sergilik, maksat çeşit olsun. Kuru kuruya poetika yapmanın kimseye bir faydası olmaz. Ortaya koyduğunuz düşüncenin ya da yaklaşımın pratikteki karşılığını mutlaka göstermelisiniz. Bunu yapmadan, ne kadar tumturaklı söz düzerseniz düzün bir anlamı yoktur. Günümüzde, gürültülü bir şekilde takdim edilen poetikalara, ilgi gösterilmeyişinin sebeplerini burada aramak gerekir.

Kendi adıma; şiir çözümlemesi yapmamın ve şiir teorisi ile ilgilenmemin şiirimi  olumlu yönde etkilediğini düşünüyorum. Ancak fiyakalı poetikalar peşinde değilim; hiç olmadım. Şairliğime katkı sağlayacak edimler içinde olmayı önemsiyorum. Bu bağlamda, özellikle şiir çözümlemelerinin çok açılım sağladığını söyleyebilirim.. Keşke vakit bulabilsem de daha çok yapabilsem o tür çalışmaları.

* Hüzünara biraz farklı bir kitap. Şiirle düzyazı arasında. Hüzünara için düzyazı-şiir diyebilir miyiz?

Hüzünârâ, farklı bir çalışma gerçekten. İddialı konuşmayı sevmem ama, bir benzerine rastlamadım. Rastlayan, bilen gösterebilir elbette. Bir şairin bir şiirinin tamamından veya bir parçasından hareketle; o metinle bağımlı olduğu kadar, benim iç dünyamın da yansıması olan metinler. Ünsiyeti görünür kılma çabası. Farklı zamanlarda farklı kişilerce yaşanılanları ortaklaştırma, bağıntılama girişimi. Bağlamları tek bir bağlamda örtüştürme bir bakıma. Şiirim kadar önemsiyorum o metinleri de. Düzyazı-şiir diyebilir miyiz? Neden olmasın. Diyenler de oldu nitekim. Sorulduğunda ben de kestirmeden öyle diyorum doğrusu. Yalnız, ‘düzyazı-şiir’ ifadesi pek sevimli gelmiyor bana; hem düzyazı hem şiir. İfadeyi çevirip ‘şiirsel düzyazı’ dediğimizde de düzyazıya vurgu yapılmış oluyor. Yine de genel kabule uyarak düzyazı-şiir demek daha uygun sanırım. Ancak şunu belirtmeliyim; biraz da düzyazı-şiir yazayım, düşüncesiyle yazmadım o metinleri. Şiir fantezisi değildi yani niyetim. Hele  “şiir ile düzyazı arasında gelgitler yaşayan” şairin bir çıkış araması hiç değil. Her biri mektup formatında yazıldı ve adresine ulaştı. Nihayetinde kitaplaştı, o kadar. Şiirim kadar değerli  benim için.

* İkinci Yeni ile yoğun ilişkiler içinde olan bir şiir yazılıyor bugün. Siz, İkinci Yeni’ye nasıl bakıyorsunuz? Sizin şiirinizi de etkilediğini söyleyebilir miyiz?

 İkinci Yeni ile yoğun ilişkiler içinde olan, hatta onun süreği bir şiir yazıldığı doğrudur. Herkes bilir ki; İkinci Yeni, hesaplı kitaplı, bildirili bir hareket değildir. Modern batı şiirinin bizdeki spontane yansıması bir bakıma. Tabiî o zamanlar dolaşımda olan şiirden farklı bir şiirdir. Farklı oluşu sebebiyle sonradan ve dışarıdan bir adlandırma yapılmıştır. Başlangıçta burun kıvrılsa da bu adlandırmaya, sonradan kabul görmüştür. Hatta sen başlattın ben başlattım, çekişmeleri bile yaşanmıştır. Giriş-çıkışlar da epey hızlı ve yoğun olmuştur.

İkinci Yeni şiirine, genel anlamda ‘imgeci şiir’ diyebiliriz. Kendine özgü niteliği budur. Ayrışma noktası ‘imge’ dir yani. Bu bağlamda; ‘bireycil imgeci şiir’ bile diyebiliriz İkinci Yeni için. Ancak tek kanaldan akan bir şiir değildir İkinci Yeni. Ana kanala katışan ve yer yer ondan ayrışan tali kanal vardır pek çok; tıpkı Millî edebiyat hareketinde olduğu gibi. Toplumcu şiir, tek kanallıdır meselâ. Günümüzde şiir, tek kanallı olamaz. Bunun için İkinci Yeni süreği şiiri önemsiyorum. Modern Türk şiirine rengini veren şiir, bu şiir. Çünkü modern algı ile geleneksel algıyı bütünleştiren  bir imkân var onda. Bu imkânın farkına varmak gerek. Keşfe açık bir alan,  İkinci Yeni ile açılan. Bir zihniyet  yenilenmesi.

Benim şiirim de imgeden beslenir, imgeyle vücut bulur. Ama imge kuyusu değildir. Bazıları, imgecilik (ve İkinci Yeni)  adına, imge kuyusuna çevirdiler şiiri. Şiire saygımdan, daha uç ve keskin bir niteleme yapmak istemiyorum. Yalnızca imge, olamaz şiir. Yalnızca başka bir şey de: örneğin; somutluk, görsellik, epik söylem, tekseslilik ya da çokseslilik… Bütüncül bir yapıdır şiir; parçalara ayrıştırılamaz bir bütüncül yapı. Ayrıştırdığınız an, hızla uzaklaşırsınız şiirden. Şimdilerde, çokça örneğini görebiliyoruz  şiirden uzaklaşmanın. Cılkı çıktı meselâ, görsel-somut-deneysel şiirin. Ne denebileceği bile belli değil. Epik söylem için de aynı şey söz konusu. Konuşma dilinin sayıp dökmelerinden, kaba ifadelerinden, hatta küfürlerinden şiir kotarmaya çalışmak şiire zarar veriyor. Şiiri imge tasallutundan kurtaralım derken bayağılık çukuruna gömüyorlar. Yineleyelim: Şiir; ne anlamsızlıktır, yani imge boğuntusu ne de konuşma düzeneği, yani sıradanlık ve hatta deneysel pespayelik. Şiire yüce bir misyon yüklüyor değilim kesinlikle. Bunu da çok anlamlı ve gerçekçi bulmuyorum. İtirazım, şiirin alçaltılmasına. Bunu hak etmiyor çünkü.

İkinci Yeni ile başlayan süreç, modern Türk şiiri için önemli bir açılım. Bu açılımın sunduğu imkânları artistik hezeyanlarla heba etmemek gerektiğini düşünüyorum. Bu vebalin hesabını kimse veremez.

( Hece 136, Nisan 2008)

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HECE'NİN NİSAN SAYISI

4/4/2008

Dosya:
ÇAĞDAŞ FİLİSTİN ŞİİRİ
Mehmet Harmancı/Sinemaskop Yazılar-6
Mustafa Muharrem/Nüans
Selma Hadra Cayyusi/Çağdaş Filistin Şiiri  
Semih El Kasım/Aşk Şiirleri   
Leyla Alluş/Yeniden Doğuş    130
 
 
 
 
 
 
 
   
KUM SAATİ
Mehmet Harmancı/Sinemaskop Yazılar-6    3
 
Hasan Aycın/Çizgi    7
Hayriye Ünal/Afazi    8
Mustafa Muharrem/Nüans    11
Ömer Aksay/Bahçe’nin Epik Sürgünü    12
Hasan Yurtoğlu/Laissez Aller/Laissez Passier...    15
Gönül Utku/Yüz’deki iz    19
Hilmi Uçan/Günlüklerindeki Tanpınar-Tanpınar’ın İnsan Yanı    23
Deniz Gündoğan/Kurmaca Yazın ve Kadın    27
İhsan Solmaz/Sınırsız Atlas-Umman    35
İbrahim Halil Üçer/Kaçış    39
Selahattin İpek/Portreler-Cemal Süreya: Kırlangıç Şair    43
Mustafa Şerif Onaran/Gelenekten Güncele Şiir Notları: Yitik Zaman    46
 
Dosya: ÇAĞDAŞ FİLİSTİN ŞİİRİ
Selma Hadra Cayyusi/Çağdaş Filistin Şiiri    54
İbrahim Demirci/Türkçede Filistin Şiiri    79
Burhaneddin El-Abbuşi/Uçan Sevgi    85
Fedva Tukan/İntifada Şehitleri/Karlı Gün    86
Jabra İbrahim Jabra/Huruç Vakti    89
Kemal Nâsır/Öykü    93
Semih El Kasım/Aşk Şiirleri    94
Abdülkerim El Karmi (Ebu Selma)/Döneceğiz    96
Mahmud Derviş/Çığlık/Kız/Taş Olaydım/Muhammed/Anneme/Rubailer’den...    98
Mürid El-Bargusi/Yorum/Sıkıntım Yok/Sakıncası Yok/ Gözcü...    109
İbrahim Nasrullah/Arzular/Kervanlar/Rüzgâr/ Varlık...    115
Zekeriya Muhammed/İtizar    117
Yusuf Abd Al Aziz/Yuva    120
Temim El-Bargusi/Kudüs’te    121
Gassan Zaktan/Rehber/Yastık /Zekeriya’dan Dört Bacı    126
Muhammed El Zahir/Üç Kısa Mektup    128
Leyla Alluş/Yeniden Doğuş    130
Harun Haşim Raşit/Eller Yukarı    132
Selman Mesalaha/Yolculuk    133
Ziyad Meşhur Mubsalıt/Hezeyan Kokusu    134
Mahmut Derviş’le Söyleşi: Şair Bazen Kahramandır Ama Her Zaman İnsandır    136
 
Ethem Baran/Harfler ve Notalar’ın İzinde    142
MEHMET SOLAK'LA ŞİİR ÜZERİNE  146
Fatih Yerdemir/Rehâyî’nin Üç Mektubu ve Bir Gazeli    152
 
KİTAPLIK
Nuri Altun/Moğol Tarihi ve Seyahatname    156
Yusuf Turan Günaydın/Ebu Said El-Hâdimî/Süleyman Çelebi ve Mevlid    157
  

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HAYATA DAHİL OLMAK

1/4/2008

 

Hayat akıyor, tıpkı bir nehir gibi.

Kimileyin sakin ve duru kimileyin de coşkulu ve bulanık… Lâkin ne sakinlik ve duruluk dingin bir hayatın ne de coşkunluk  ve bulanıklık müzmin bir başkaldırının göstergesidir. Zira nice dingin görüntü içsel patlamalarla; nice sükseli başkaldırı da yapışık uzlaşma ile yoldaş olmuştur bugüne değin.

Her nasıl akarsa aksın; hayat, insan içindir. Zira ‘zaman’ algısı; salt insana özgü bir algıdır. İnsan bir zamana doğar ve o zamanla kayıtlı bir mekana ve dile tutunur.

Bu zaman  algısı ve mekan-dil bağıntısı bir başka insanî edime kapı açar. O ne mi? Elbette ki anlamlandırma. Ancak, doğru bir anlamlandırma yapabilmek için,  kişinin önce kendini  anlamlı kılması gerekir. Kendini anlamlı kılmak da ancak kişilik sahibi olmakla mümkündür.

Kişilik sahibi olmak; ilkeli ve tutarlı olmaktır. Ancak ilkeli ve tutarlı olanlar, bir değer sahibidirler ve değerin vazgeçilmezliğini, bilinç düzeyinde kavrar ve yaşarlar. Bu kavrayış ve yaşayış da, kendiliğinden sahip çıkış halidir.

Söz konusu sahip çıkış hali, tüm insanî değerlere dönüktür. Yani varlığın görmezden gelinişine hatta unutuluşuna bir başkaldırıdır. Hayatın içinde, kendiliğinden, diri bir başkaldırıdır bu. Varlığı, gafletten ya da bile isteye, unutma taraftarı olanlar, ne kendilerine ne de bir başkasına sahip çıkabilir. Kendine sahip çıkma donanımından uzak düşmüş bir kişinin öteki ile mesaîsi olamaz. Yani, sanrıdan öte bir şey değildir peşine takınılan?

Evet, kişinin kendine sahip çıkabilmesi, yalnızca kendi olmakla mümkündür. Kendi olan, varlığın bütüncüllüğünün  farkında olandır çünkü. Bu farkında oluşla bütüncüllüğe katılmak, ilkesizliği ve tutarsızlığı dışta bırakır. Hatta ve hatta yadsır. Üstelik bu yadsıma varlığın unutuluşunu da kapsar.

İlkesizliğin ve tutarsızlığın diz boyunu çoktan aştığı bir zamanda, kendini ve hayatı anlamlandırmak epeyce güç bir edim elbette. Ama önemli olan; güç olanı başarmak değil midir?

Kolaya talip olanların sayısı, bunca göz ve davranış kirliliğine yol açıyorken; ne demeli?

Şunu demeli: İnsan, hayata dahil olmalı; ama ilkin kendi olmalı tez elden.

Bir soru :Her yaşamakta olan, hayata dahil olan mıdır?

Ne mümkün! Kimileri yaşar kimileri hayata dahil olur. Yaşamak, zamanı bir şekilde doldurmaktır; onu, mekanla ve dille sınırlandırmak, kayıtlandırmak yani. Oysa zamanı idrak etmek gerekir. Bu,  mekanın ve dilin sınırları ötesinde bir zaman kavrayışı demektir; içkin ve aşkın bir duruş…

Peki niye dahil olunmalı hayata?

Nasibine sahip çıkmak için tabiî. Kim nasibine sahip çıkarsa  hayata dahil olur.  

Bir durak daha işte: Ancak gidecek bir yeri olanlar ve oraya gitmek için yola koyulanlar sahip çıkabilirler nasiplerine. Bir yerlerden yahut bir şeylerden kaçanlar değil kesinlikle.

O halde ne yapalım: Gidelim mi kaçalım mı?

Ya da şöyle soralım: Biz kimiz; giden miyiz kaçan mı?

 

 

www.edebistan.com

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

TÜRK DAVRANIŞLARININ SEBEBİ GÖÇEBELİK Mİ? - EROL GÖKA İLE RÖPORTAJ...

20/3/2008

23:19

Psikiyatr Yazar Erol Göka'ya göre Türkler'in birçok davranış kalıbının nedeni göçebelik. Türkler piknik yapmayı neden çok sever? Neden Türklerin muhabbet açarken ilk sorusu "Nerelisin"dir? Türklerden felsefeci çıkmadığı doğru mudur? Şehirlerimizin sürekli bir şantiye görüntüsünde olmasının nedeni yüzyıllar geçmesine rağmen üzerimizden atamadığımız göçebelik duygusu mu? Türklerin tarihteki rolü uygarlık yaratan değil uygarlık taşıyan bir millet olmak mıdır? Bizi tanımlayan sıfatların başında neden savaşçı ve itaatkar geliyor? Türkler başkaları "öyle desin" diye mi vicdanlıdır? Neden maçlarda en popüler slogan "Avrupa Avrupa duy sesimizi"dir?... Bu kafa karıştırıcı ve provoke edici soruların yanıtları bir psikiyatrdan geliyor... Psikiyatr yazar Erol Göka Türklerin Psikolojisi kitabında Türklerin hikâyesini yüzyıllara yayılmış bir tarihsel psikotahlilde ortaya koyuyor. Göka Türkleri "divana" yatırırken "Hamasetten çok sıkıldım. Artık takke düşsün istiyorum" diyor.

Türklerin Psikolojisi Tarihsel psikolojik bir çalışma. Ama sonuçta ortaya çıkan tabloya bakınca Türklerin savaşçı, göçebe, uygarlık yaratmaktan çok uygarlık taşıyan, itaatkar, gösterişe ve şatafata düşkün bir millet olduğu anlaşılıyor. Biraz olumsuz özellikler değil mi bunlar?

Sizin baktığınız yerden öyle görünüyor demek ki? Bir de son dönemde Türkler aleyhine o kadar çok yayın yapıldı ki, benim çalışmamda da Türkleri yüceltmeyen saptamalarla karşılaştığında "Acaba bu da mı?" diyebilir okuyucu. Türkler üzerine kitaplarım, tam Türklerin vur abalı haline getirilmeye çalışıldığı, 301. madde tartışmalarının yapıldığı bir dönemde çıktı. Birtakım kendini komik sanan adamlar, yazdıkları mevkutelerde, sözüm ona Türklerle, Türklükle dalga geçmeye çalıştılar. Dalga geçtikleri, insanımızın tamamen sosyo-ekonomik veya tarihsel koşullarla açıklayabileceğimiz davranışları. İnsanımız dökülmüş. Sen yirmi yıl gibi çok kısa bir sürede, büyük şehirlere göçürmüşsün Anadolu'da geleneğinin kalıpları içinde yaşayan insanları. Şehirli, yeni davranış kalıpları kazanamadan eski geleneksel davranış kalıplarını da yitirmişler. Hayata tutunmaya çalışan insanlarla dalga geçen kitapların çıktığı dönemde yıllar süren emeğin ürünü olan çalışmalarımın çıkması bir şanssızlıktı doğrusu. Ama artık okuyucu bizi tanıyor, çalışmamızın bilimsel yönelimini, niyetimizin halisliğini biliyor.

Ayrıca artık siz de sıkılmadınız mı bu hamasetten? Ben çok sıkıldım, artık takke düşsün istiyorum. Bilim insanı olarak benim görevim, takke düşürmek. Kaldı ki ben bir Türk aydınıyım. Tarafgirim, Türklerin modernleşmesinden yanayım, üstelik de modernliğin "bizi biz olmaktan çıkaracağını" da düşünmüyorum. Nasıl kendimize göre İslamlaşmışsak, kendimize göre modernleşeceğiz. Bu biz istesek de istemesek de bu böyle olacak. Türklerin modernleşmesinden yanayım çünkü modernlik, insanlığın temel yönelimini belirliyor artık. Toplumlar modernleşecekler. Ben Türkler, kendine özgü modernleşmelerini hızla yapsınlar istiyorum. Bu Türklerden yana bir tutum. Biz Türklerin modernleşme çabalarımızı engelleyen ayak bağlarını göstermek, bunlardan bir an önce kurtulalım demek, olumsuz yanlarımızın ne olduğunu görme ve onların nasıl değişip dönüşebileceklerine ilişkin yoğun bir tefekküre çağrı... Benim yapmaya çalıştığım bunlar.

Uçlar arasında savrulmamızın nedeni

Türklerin dillerine gösterdiği özensizlik, "hoşgörülerinin kendilerini yaralayan bir dışavurumudur" diyorsunuz. Bir psikiyatr olarak yorumlamanız gerekirse bizde bir "özsaygı" eksikliği mi var? Bir tür aşağılık kompleksi? Eğer varsa bunu tarihsel altyapısı nedir? Neden kendini aşırı büyük görme ile küçük görme uçları arasında gidip geliyoruz?

Yok öyle denemez, dilimize özensizliğimiz hakkında söylediklerimden çıkarılması gereken sonuç bu değil: Ben tüm Türk tarihine yayılan gözlemler yapmaya, buradan sonuçlar çıkarmaya çalışıyorum. Türkler, enteresan biçimde her tarihsel dönemde "cihan hakimiyeti" için çabalamışlar, adeta tüm dünyayı ele geçirdiklerinde rahata ereceklerini düşünmüşler. Bakmayın halimizin perişanlığına, bilinçdışımız şimdi de bunu istiyor. Bu kadar büyük arzusu olan bir topluluk, mevcut durumun gerçekliğini biraz algılamaya başlayınca da tuhaf ruh hallerine kapılabiliyor. Galiba sizin uçlar arasında gidip gelme dediğiniz bu türden ruh hallerimiz.

Türk kimliğini nasıl tarif ediyorsunuz? Burada ortak payda coğrafya mı? Din mi? Dil mi? Kimdir Türk?

Bir kere "Türk kimliği" diye genel geçer bir kimlikten bahsedemeyiz. Hangi Türk kimliği olduğunu açmalıyız öncelikle. Hali hazırda iki Türk kimliği var. Birisi, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkesi kapsıyor, hukuk sistemimiz, hür ve eşit olduklarını söylediği tüm yurttaşlara "Türk" adını veriyor. Bir de "etnik Türk kimliği" var. Kendilerini etnik ve tarihsel olarak Türk hisseden insanların kimliği. İşte benim kitaplarımda incelediğim insanlar, bunlar yani etnik Türkler. Eğer etnik Türk kimliğini ne belirliyor diye soruyorsanız, çok açık bir biçimde cevabım anadildir, Türkçedir. Eski Türk inançları da etnik kimlik de çok önemlidir ama onu da belirleyen, nesillere aktaran anadildir. Bu durumda etnik olarak Türk dediğimiz insanlar da, en kısa tanımla "anadili Türkçe olan"lardır. Bu arada sağ olun sayenizde Türk olmanın bir ırktan olmak demek anlamına gelmediğini de söylemiş olduk. Çok önemli burası. Türkiye'de akademisyenler bile etnisiteden söz edince bir ırktan bahsediyorlar. Oysa etnisite, ırk demek değildir, ana dilin ve ucu görünmeyecek kadar uzun bir tarih boyunca, ortak yaşam kültüründen kaynaklanan temel inançların oluşturduğu bir kimlik durumudur.

Türk için iki türlü 'öteki'var

Bir Türk için "öteki" kimdir? Kürt mü? Ermeni mi? Arap mı? Amerikalı mı? Yoksa Avrupalı mı?

"Türk"ün iki türlü "öteki"si var. Bir tanesi, komşu Türk kavimleri, yani kendi boyundan olmayan Türkler; diğeri ise Türklerin cihana egemen olma, dünyayı yönetme arzuları nedeniyle, o sırada dünyadaki en büyük güç kimse o. Bu ikinciye Türk'ün "mutlak öteki"si diyebiliriz. "Türk"ün "mutlak öteki"si, onun cihan egemenliğine engel olan yani o an dünyada egemen olandır. Muhtemelen Türklerin kendilerini dünyanın merkezine, Gök-Tanrı'nın temsilcisi kağanlarını dünyanın yönetimine yerleştiren eski inançlarının, yaşadıkları zor tabiat şartları ve kalabalık Çinlilerle sarılı olmanın yarattığı bir ruh halinden kaynaklanıyor bu "mutlak öteki" seçimi. Atalarımız, büyük ihtimalle dünyanın geri kalanını Çinlilerin oluşturduğunu sanıyorlardı, bu zorlu dünyada var kalabilmek ve onların uygarlık ürünlerine sahip olabilmek için tüm dünyaya egemen olmaktan başka çareleri olmadıklarını düşünüyorlardı. Yönetme arzularını da, savaşçı ruhlarını da maddi koşullar belirliyordu. Bu ruh hali, nesillere aktarıldı, Türk grup davranışı haline dönüşerek günümüze kadar geldi. Hep dünyaya egemen olmak istedik ama nedense işe hep yanı başımızdaki kardeşimizden başladık.

"Öteki"mizin diğer Türk oluşu, tarihimizi kardeş kavgalarının tarihi haline getiriyor. "Mutlak öteki"mizin, o sırada dünyada egemen olan olması ise, dış politikamızda sorunlara yol açıyor. Şimdi anlıyor musunuz niye maçlarda "Avrupa Avrupa duy sesimiz. Bu gelen Türklerin ayak sesleri" diye bağırıyoruz? Türklerin büyük çoğunluğu niye ABD'yi hiç sevmiyor? Niye Türkler ve Amerikaların savaşını konu alan bilim-kurgular insanımızın dikkatini çekiyor, çok satıyor?

Türklerin psikolojisinin en önemli özelliklerinden biri Türklerin asla kimliklerine, dillerine düşkün olmamaları diyorsunuz? Günümüzde kendi coğrafyamızda yaşadığımız pek çok çelişkinin altında "Türk kimliği"ne fazla önem verme yatmıyor mu?

Türkler uygarlık tarihindeki rollerinin gereği olarak diğer uygarlıklara, dinlere ve dillere karşı alabildiğine hoşgörülüler. Hoşgörü, bazen lakaytlık, aldırış etmemek boyutlarına varabilir. Benim kimliğimize ve dilimize başka etnik topluluklar kadar düşkün olmamamızı dayandırdığım temel, bu uygarlık tarihindeki rolümüzden kaynaklanıyor. Evet, sanılanın aksine Türkler, etnik ve dinsel fanatik değillerdir. Ama onlar da eninde sonunda insandır, son tahlilde korumaları gereken bir etnik kimlikleri vardır. Gerçekte tam tersi olsa da, bugünkü panoramada Türklerin etnik ve dinsel fanatik olarak görünmelerinin nedeni, onların bir başka özelliğidir. Segmentlere bölünmüş toplumsal yapıları nedeniyle, başlarını sosyopatiden bir türlü kurtaramamalarıdır. Toplumumuz sürekli mafiyöz oluşumlar, sosyopatik çeteler üretiyor. Bu çetelerin yaptıkları eylemler, Türklere mal edilmeye kalkılıyor. Dünyanın etnik kargaşa yaşayan ve kan gölüne dönen diğer bölgeleriyle, ülkemizde yaşananlar karşılaştırıldığında ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilir.

Göçebeliğin Türk psikolojisindeki önemi nedir? Daha 200 yüzyıl öncesine kadar göçebeydik diyorsunuz. Bu yüzden şehirlerimiz şantiye gibidir diyorsunuz. Kurtulamadık mı göçebelik hissinden?

Yok kurtulamadık. Daha da üzücüsü olanı yakında da kurtulacağımıza dair hiçbir umut ışığı yok. Göçebenin ruh hali ve zihniyet yapısıyla yerleşik insanınki tamamen farklı. Bizim yerleşik, kentli yaşamı öğrenebilmemiz sanki yüzyıllar alacak gibi. Zaten yerleşik kültürler de yüzyıllar geçtikten sonra öğrenebilmişler yerleşik yaşamın gereklerini.

Felsefi düşünce için durmak gerekir!

Birbirimize sorduğumuz ilk sorunun "Nerelisin" olmasının nedeni de göçebelik mi?

Evet, hiç şüpheniz olmasın, "sormak ayıp olmasın" diye önümüze gelene sorup durmamız da göçebelikten.

Türklerin felsefe üretememesinin nedeni olarak da göçebeliği gösteriyorsunuz? Yerleşik düzen gerekli midir felsefe üretmek için? Ya da yerleşik düzene geçtiğimiz zaman dilimi yeterli değil mi felsefe üretmeye başlamak için?

Göçebe düşünür ama felsefi düşünce üretmez, zira ihtiyacı yoktur. Tefekkür için, felsefi düşünce için durmak, düşüncelerini belli bir noktaya yoğunlaştırmak kaydetmek gerekli. Sürekli bedeni yer değiştiren göçebenin, kendisi gibi uçucu olan sözlü zihninde ayrıca bir zihinsel göçe ihtiyaç hissedilmez, bulunduğu yeri ve zamanı anlamaya çalışmak yeterli görülür, bir öncekini kaydetme gereği duymadan, yalnızca yaşanır gidilir. Ayrıca göçebenin yazıyla arası iyi değildir; o sözlü kültürün, muhabbetin insanıdır. Sözlü kültürün insanının beyni yazılı kültürde yaşayandan çok farklıdır. Düşünce tarihinde ve felsefede bize özgü olanı yansıtabilen veya Türk olarak adından söz ettirebilen bir düşünürümüzün olmaması tüm bunlar yüzünden. İslam tarihi içinde Farabi, İbni Sina gibi Türk kökenli düşünürler elbette olmuş ama onlar, haklı olarak etnik kökenleriyle anılmıyor, İslam düşüncesi içinde değerlendiriliyorlar.

Göçebelik duygusu aynı zamanda daimi bir kaygı hissi de getirmez mi? Hiçbir yere sahip olamama. Hiçbir yerde aidiyet hissetmeme?

Elbette göçebelik sürekli kaygı halinde yaşamak demektir. Bazı romantik yazarlar, göçebeliği tabiatın bağrında yaşamaktan dolayı kutsarlar ama cahilliklerinden. Onlar göçebelerle yaşamaya kalksalardı bir gün bile dayanamazlardı.

Türkler için "Benim için şöyle desinler" duygusu önem taşıyor sizin yorumunuza göre. Bir tür değersizlik hissi mi neden oluyor buna yoksa değer duygumuz içsel değil görüntüye dönük bir şey mi?

Buna değersizlik duygusu diyemeyiz. Kültürel bir kod nedeniyle bu böyledir. Biz Türkler, kapitalizm öncesi potlaç kültürünün insanlarıyız. Bizim en burjuva olanımızda bile piyasanın rasyonalitesi yoktur. Zenginimiz de yoksulumuz da yaptığımız işleri, başkalarına göstermek, hava atmak, böbürlenmek için yaparız.

İtaat, şan ve gösteriş her şeyden önemli

Nedir potlaç kültürü? Türk psikolojisinde nasıl bir önemi var?

Potlaç kültürü, kapitalizm öncesi dünyadaki ilişki sistemlerini tanımlamak için kullanılmış bir kavram. Tam Türkçesine "han-ı yağma" denilebilir. Piyasa rasyonalitesi değil de itaat, şan, şeref, gösteriş ve şatafat her şeyden önemli bu kültürde. Görünüşte kardeşlik, dayanışma gibi olumlu yanları da var. Batılılar potlaç kültüründen kapitalizme geçebilmek için yüzlerce yıldır uğraşıyorlar. Biz ise boğazlarımıza kadar potlaç kültürüne batmış olduğumuzu henüz idrak bile etmiş değiliz.

130 yılda Türkler sadece 2000 patent almış bunların hiçbiri de dünya bilimine ve teknolojisine katkıda bulunmamıştır diyorsunuz? Bunun nedeni nedir size göre?

Sözlü kültürümüz ve göçebeliğimiz... Bilim dünyasına önemli bilimciler yetiştirmemize rağmen hala yaratıcı olamıyoruz. Uygarlığı "en iyiyi, en güçlüyü, en yeniyi izle!" formülüyle yakalamaya çalışıyoruz. Ortada gerçek bir bilimsel girişim yok, aktarmacı zihniyet devam edip gidiyor. Tüm uygarlık ürünlerini sindirip sindiremeyeceğimize bakmadan adeta kapış kapış alıyoruz ama kendimiz geliştirmiyoruz. Batılı ülkelerin ülkemizde açtığı teknoloji fuarlarına akın etmemiz, en son teknolojiyle çıkan aygıtlar için bir ucuzluk kampanyası yapıldığında birbirimizi ezip geçmemiz bu yüzden. Teknolojinin kendisine bayılıyoruz ama o teknolojiye bir katkıda bulunmuyoruz. Uzun ve şüphesiz şanlı tarihimize rağmen, Talat Halman'ın dediği gibi, tek bir bilimsel icadı olmayan, tek bir coğrafi keşif yapmamış olan tek büyük ulus biziz belki de.

"Sözlü kültür modernleşmenin önündeki en büyük engeldir ve kişisel vicdanı değil toplumsal ve harici vicdanı geliştirir" diyorsunuz. Yani vicdanımız da başkaları için mi bizim?

Yazı ile vicdanın içselleşmesi arasında bir bağlantı var. Yazı kendimize de başkasına da ayrı bir varlık olarak bakabilmemizi, nispeten objektif değerlendirmeler yapabilmemizi sağlayan bir beyin gelişimine neden oluyor. Sözlü kültürde ise, içsel vicdanın yaptığını töre ya da emir sağlayabiliyor. Harici vicdan dediğimiz bu. Dolayısıyla dünyanın en düzenli ordularını kurabilen Türkler, trafikte birbirlerine saygı göstererek ilerlemesini beceremiyor.

Bir diğer ilginç tespitiniz ise Türklerin diğer milletlerden daha kolay sınıf atladığı, gösterişe ve şatafata düşkün olduğu...

Kolay sınıf atlama da bir potlaç kültürü özelliği. Türkiye'de köklü bir burjuva sınıfının olmaması, en yüksek vergi verenlerimizin sürekli değişmesi, hep türedi zenginlerimizin oluşması, kolay sınıf atlamanın bariz örnekleri. Gösteriş ve şatafat tutkusu ise, doğumdan düğüne, ev alma ve berbat biçimde döşeme merakımızdan, çocuklarımızı lüks okullara göndermek için yarışmamıza hatta ölümün ardından okutulan mevlid törenlerine kadar her yerde paçamızdan akıyor.

Önemli tespitlerden biri de İslamiyet ile tanışmanın etkisi üzerine. "İslamiyet'le tanışmak dağılıp gitmeye mahkûm olan Türklerin yapısına can suyu kattı" diyorsunuz. Nasıl sağladı bunu İslam?

Dilimize ve kimliğimize sahip çıkmama özelliğimiz nedeniyle, hep diğer uygarlıklar içinde kaybolup gitmişiz. İslamiyet dairesine girene kadar. Örneğin Atalarımızdan bazılarının Çin kültürünün içinde eriyip yok olduklarını en eski yazıtlarımızda görüyoruz. Hazar'ın kuzeyinden batıya gidenlerimizin Hıristiyanlaşarak buharlaştıklarını ise hepimiz biliyoruz. Bizim de sonumuz onlar gibi olacaktı ama hem önceki inançlarımızla hem de savaşçı zihniyetimizle kolayca uzlaşması sayesinde neredeyse tüm Türk dünyasının Müslüman olması, yok olma sürecimizin önüne geçti. Müslümanlığı kabul ettikten çok kısa bir süre sonra İslamiyet'in başına geçmemiz, İslam uygarlığı için çaba göstermeye başlamamız birçok temel sorunumuzun çözümü için fırsatlar sağladı.

Ama siz de söylüyorsunuz: din çatısı altına girmekle azalacağı sanılan kardeş kavgası İslami bir kılığa bürünüp Alevi-Sünni kavgası adını alarak günümüze kadar geldi. Burada bir çelişki yok mu?

Hayır çelişki yok. Türkler, İslamiyet'e girdiklerinde tarihlerinde yepyeni bir durum ortaya çıktı. Ak-budun ve kara-budun ilk kez aynı inanç sisteminde birleştiler. Ancak Türkler Müslüman oldu diye segmenter toplum yapıları bir anda değişmedi. Karahanlı, Gazneli, Harezmli, Selçuklu ve Osmanlı gibi Müslüman Türk devletlerinde egemen boylar, Sünni İslam'ı tercih ederken, İslam dünyasındaki çatışmaların da etkisiyle diğer boylar hem eski inançlarına sarılırken hem de Hz. Ali yanlısı muhalif kanada geçtiler. Egemen boyların göçebe Türkleri yerleştirmeye, iskan etmeye çalışmaları da bu çatışmayı artırdı. Hala aynı sürecin sıkıntılarını, sancılarını yaşıyoruz.

 

Röportaj: Handan Akdemir

Yeni Aktüel Dergisi 24-30 Ocak 2008, Sayı: 133

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

MEHMET HARMANCI İLE METAFOR ÜZERİNE

20/3/2008

6. sayısı çıkmak üzere olan metafor dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Harmancı ile "Kültür-Sanat-Hayat" bağlamında bir söyleşi yaptık.

Röportaj: Esma Ürkmez - Faruk Yazar

Türkiye çapında, yeni bir dergi çıkarttınız. Bir kültür dergisi... Künyesinde "sözlü yazılı ve dijital kültürler dergisi" ifadesi var. metafor dergisi Türkiye'de kültür dergiciliği alanında neyi hedefliyor?

metafor dergisinin kendini tanımlama biçimi anlaşıldığında Türkiye'de tutacağı yer ya da ne denli bir önemi haiz olduğu da anlaşılacaktır. "Sözlü yazılı ve dijital kültürler dergisi" alt başlığı ve kimliğiyle ortaya çıkan bu dergi, kültür tarihinin yaşanan ve kayda geçirilen tüm aşamalarını kapsamı içine alan bir yaklaşımı hedefliyor.

Kültür gündelik hayatımızda ne kadar önemlidir ve hayatı belirlemek noktasında kültürün yeri nedir, önce bunu düşünmek gerekiyor. Hayatımızda bizi şekillendiren, yönlendiren ve geleceğe dair düşüncelerimizle geleceği inşaya yol açan şey tamamıyla bizdeki kültür verileri ve birikimi değil midir? Böyle olunca "sözlü yazılı ve dijital kültürler dergisi" diye adı konulmuş bu mevkutenin, öneminin nerede ve neden olduğu sanıyorum daha iyi anlaşılacaktır. Yani biz kültüre geçmişten geleceğe doğru hayatımız akıp giderken insanın tanıklığı olarak bir yandan bakarken öbür yandan insanı inşa eden süreç olarak da bakmak istiyoruz. Ve insanın inşası gerçekleştirilirken, "mesaj verilmemeli" denilen bir çağda bu kadar çok mesaj bombardımanına tutulan insanlara, azıcık da olsa mesajları ayrıştırmak, analiz etmek, doğruyla yanlışı fark edebilmek için ufacık bir katkı sağlamak bizim için yeterli olacaktır.

"SÖZLÜ KÜLTÜRÜMÜZ KAYIT ALTINA ALINMIŞ DEĞİL"

Yazılı kültürün binlerce yıl öncesine dayanan bir geçmişi var, sözlü kültürün de öyle. Buna bir de dijital kültür eklendi. Dijital kültür, sözlü ve yazılı kültürün yanında nasıl bir konuma sahip ve bu anlamda metafor ne söylemek istiyor dijital kültür adına?

Şimdi sözlü kültür, yazılı kültür belki kültürün tarihsel boyutu ve evreleri olarak ele alınabilir. Bunun devamı, süreğen bir unsur olarak da dijital kültürle karşılaştığımızı düşünüyorum. Ve sonuç olarak, mesela yazılı kültürün oluşmasıyla birlikte sözlü kültür ortadan kalkmış değildir. Hala sözlü kültür aracılığıyla varlığını sürdüren ve bize ulaşan veriler, bilgiler olduğu gibi yazılı kültür de dijital kültürün ortaya çıkışıyla yok olacak değildir diye düşünüyoruz. Ama bu her bir kültür evresi, kayıt biçimi daha doğrusu, kültürün kayıt biçimi, kültürü bir yandan değiştirirken öte yandan daha önceki devreyi destekleyen, güçlendiren ve o dönemde yaşanmamış bir takım imkânları da insanoğlunun önüne açan hususlar olarak gözüküyor. Bu bağlamda hiçbirini diğerinden üstün ya da aşağı görmeksizin, önemli ya da önemsiz diye bir değerlendirmeye gitmeksizin kendi imkânlarımız dâhilinde kültürün sözlü, yazılı, dijital boyutlarında insana etki eden yanlarını, bunun çözümlemelerini, olumlu ve olumsuz yönlerini ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Bu konuda temel maksadımız yine kültürün başka bir ayrımı ya da sınıflandırması olarak değerlendirebileceğimiz işte popüler kültür, yüksek kültür, kitle kültürü gibi tanımlamalardan da yola çıkıp insanları bayağılaşmış, basitleşmiş bir kültür algısından kurtarmak, belki kurtarmak iddialı olabilir ama bunun farkına vardırmak ve daha yüksek, daha insani ve daha köklü bir kültür değerinin ortaya çıkabilmesi için katkı sağlamak gösterilebilir.

Bu anlamda dijital kültüre yazılı katkı sağladığınızı söyleyebilir miyiz? Ya da yazılı kültürle eleştiri getirdiğinizi?



metafor, kültür sanatı fildişi kulede(n) görmüyor. Kültür sanatı münzevi bir uzlet köşesinde de görmüyor. Kültür sanat, hayatın damarlarında dolaşan kan gibi olduğu sürece anlamlıdır, diye bakıyor.

Ben bu işe başlarken şunu düşündüm... Arkadaşlarla biz bunu tartıştık, daha sonraki aşamalarda da... Sözlü kültürü yazıya geçirmek mesela! Hala bitmiş bir iş değil. Onca üniversite var, onca fakülte var, onca araştırma birimi var, araştırmacı, akademisyen var, mesela hâlâ masallarımız bütünüyle yazıya geçirilmiş değil. Tüm türkülerimiz notaya dökülmüş değil. Bütün manileri biliyor değiliz. Ya da bütün şiirlerimizi görsel bir dokümantasyona tabi tutmuş değiliz. Fotoğrafla ya da video kayıtlarıyla... Bunun olmadığını gördüğümüz noktada biz şu hizmeti verebiliriz diye düşündük; bugüne dek ne kadar başardık tartışılır ama bir hedef olarak ve paylaşılabilir bir hedef olarak başkalarıyla birlikte çoğaltılabilir bir hizmet olarak bunu düşündük; sözlü kültürün verilerini yazılı kültüre aktarmaktır mesela bir yandan metafor'un yapmayı planladığı, öte yandan dijital kültüre yazılı kültür aracılığıyla yardım etmek, yol açmak, eleştiri getirmek ve işaret etmektir belki. Bir başka taraftan ise dijital kültürün imkânlarıyla yazılı kültürün geleceğini tartışmak bizim gündemimize girer. Öte yandan yazılı kültüre sözlü kültürün yaptığı katkıyı tespit de yine metaforun alanı içerisinde ele alınabilir. Yani bu kombinasyonlardan hareket ettiğiniz zaman metafor dergisinin ne kadar geniş bir yelpazede ne kadar renkli konulara girebileceği ortaya çıkıyor. Biz ekip olarak bu dergide bunların bir kısmını hesaplayarak, bir kısmını karşılaştıkça fark ederek yolumuza devam ediyoruz. Asıl amacımız hayatımızı bunca belirleyen bir noktada kültür konusunda, biraz daha gözümüzü açıp biraz daha ormana -genel olarak bakabilmek- orman olarak bakabilmek; öbür taraftan ağaçların farkına varabilmek ve bunu sürekli bir diyalektikle, düşüncede bir çevrimle ve bu kültürlerin birbirine eleştirisini sürekli gündeme getirerek başarmaya çalışacağız. Tabii ki bu dergi, metafor, tek başına bir çalışma olarak bunların hepsini yapabilecek güçtedir demek iddialı olmanın ötesinde hayal olur ama şunu da düşünüyoruz; metafor gelecekte üzerinde çokça tartışılacak bir hususa bir girizgahtır. Bundan sonra insanlar bu konuları daha çok konuşacaklar. Buna da inanıyoruz.

Bir de metafor, popüler kültüre, karşı bir duruş sergiliyor. 1.,2. ve 3-4-5. sayıları çıktı. Tüm bu sayıları göz önünde tuttuğumuz zaman yüzeysel gündeme, popüler kültüre karşı bir duruşu var. Oradaki amacınız nedir?

Yani çok açık bir şey var; popüler kültür demek pazarlanabilir metayı kolay kanacak müşteriye satmak, en temelde en basit okumasıyla böyledir diye düşünüyorum. Biz insanın ucuz bir müşteri olmasından ve kendisine layık olmayan bir metayı çok değerliymiş zannıyla almasından rahatsız oluyoruz. En azından insanlık adına, insan onuru adına bunun böyle olmaması gerektiğine inanıyoruz. Doğal olarak da buna karşı bir mesafe ve bir tepkiyle hareket etmek durumundayız. metaforun hareket noktası ve yaklaşımı popüler kültür için böyle özetlenebilir. Yoksa işte şu kültür tarzına karşıyız, öbür kültür türüyle bağdaşığız, bundan dolayı böyle bir çatışmanın içindeyiz diye bir konumlandırma düşüncesi asla oluşmmamalı. Fakat bizim derdimiz aslında sadece popüler kültür, kitle kültürü ya da yüksek kültür gibi tanımlamalar çerçevesinde dolanmak da değil. Bizim derdimiz demin de söylediğim gibi insanın sahip olduğu fakat yeniden hatırlaması ve yeniden sahip çıkması gereken onuruna, sahip çıkması için bir vesile olabilmek. Belki bu anlamda kendi itirazımızı, cılız bir ses bile olsa, dile getirmiş olmanın huzurunu yaşamak... Bütün mesele buradan kaynaklanıyor. Her ne zaman ve her nerede hangi kültür adına olursa olsun insan onuruna zarar veriliyorsa metafor da ne adına olursa olsun o kültürün karşısında olacaktır. Bugün bu popüler kültür adıyla meşhur olup piyasaya hakim olduğu ve böylece tanımlandığı için biz de konumlandırmamızı buna göre yapmış bulunuyoruz.

"KÜLTÜR-SANAT, HAYATIN DAMARLARINDA AKTIĞI SÜRECE ANLAMLIDIR"

metafor arşivcilik alanına da el atmış gözüküyor. "Kuşbakışı 2004 Türkiye: Kültür, Sanat, Hayat" özel sayısı Türkiye'de az yayınlanan ve her geçen yıl daha da azalmakta olduğu gözlenen bir alanda kendini gösteriyor. metafor arşivciliğe nasıl bakıyor?

Şimdi arşivciliğe yönelmiş olarak değerlendirilebilir metafor ya da kültür sanat topografyasında boş kaldığına inandığı bir yeri doldurmak çabasına girmiş de denebilir. Her ikisi de yanlış olmaz. Bunun gayet basit ve açık bir cevabı var ve bu daha önceki sorularla da bağlantılı. İnternet çağındayız, bilişim çağındayız. Bilginin dijital ortamlarda artık hızla aktarılabildiği bir çağdayız ve herkes telefon rehberlerini, önemli notlarını, gazete kupürlerini sanki eskisi kadar önemsemiyor artık. Yani önemli telefonlar listesi internet sayesinde bir tuşla ulaşabileceğimiz kadar yakın diye düşünüyor insanlar. Ya da falan konuyla ilgili materyallere Google'da yapılacak küçük bir tarama ile ulaşırım diye bakıyorlar hayata. Fakat bu bir yandan doğru bir veche arzederken öbür yandan insanı yanıltan bir görünüm de taşıyor. Çünkü arama motorundan bulduğunuz şey aradığınız şey değil çoğu zaman. Neyi aradığınızı öncelikle iyi bilmeniz gerekiyor. Belki biz neyi aradığınızı, neyi aramanız gerektiğini hatırlatacak bir sayı yapmak peşinde olduk. Yani 2004 yılıyla ilgili internet ortamında pek çok materyali bulabilirsiniz ama onu mantıklı bir fotoğrafla, doğru dürüst bir haritayla bir kılavuzla size sunmaz internet. İşte bu noktada da dijital kültürlerin hakim olduğu bir alanda yazılı kültürün tecrübesine sığınarak yapılmış bir iş çıkarmaya çalıştı metafor ve "Kuş Bakışı 2004 Türkiye: Kültür, Sanat, Hayat" diye bir özel sayı çıkardı. Bunun şimdi anlamı bir taraftan da, 70'li yıllarda 80'li yıllarda belki daha öncesinde de rastladığımız kültür-sanat yıllıkları var. Çeşitli oluşumlar, cemiyetler, dernekler ya da şahıslar o yılın kültür sanat olaylarını hatta siyasi olaylarını toplayan eserler vermişler. Bunu gelenekleştirmişler. Ne yazık ki bu, 90'larda giderek yok olmaya başlayan bir gelenek haline döndü Türkiye'de. 2000'li yıllara geldiğimizde artık neredeyse bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azaldı. Her yıl bir yenisinin daha kapandığını ve çıkmayacağını duyduğumuz bir süreç yaşıyoruz. İşte tam da bu noktada biz geçmişin işe yarayan kısımlarını asla bırakmamak lazım düşüncesiyle, salnameleri vesaireleri de göz önünde bulundurursak, yüzyıllardır süren bir geleneğin devam etmesi isteğiyle bu işe giriştik ve bundan sonra da her yılın ilk sayısı ya da ilk iki sayısı buna münhasır çıksın, diye planladık. Bir kültür sanat yıllığı anlayışıyla çıkacak ve orada tırnak içinde "kültür, sanat, hayat" vurgusunun koyulmuş olması da metafor'un kültür-sanata nasıl baktığını imlemek için yapılmış bir vurgudur. Çünkü metafor, kültür sanatı fildişi kulede(n) görmüyor. Kültür sanatı münzevi bir uzlet köşesinde de görmüyor. Kültür sanat, hayatın damarlarında dolaşan kan gibi olduğu sürece anlamlıdır, diye bakıyor. Ve hayatın damarlarında bir nevi bir kan sayımı yapıyor. Bu sayı, ilk çalışma bizim için. Daha iyilerine vesile olacağını düşünüyorum. Yani okurlar bundan sonra daha güçlü, daha canlı ve daha berrak bir manzara görecekler, metafor'un arşiv sayılarında...

Birbiriyle ilgisiz gibi görünen alanların derginin içinde birleşmesi de herhalde bunu vurguluyor. Mesela ekonomi bile var, siyaset var...

Kültür sanat hayat dediğiniz zaman bu bağlamı yakalayabilirsiniz! Bir de metaforun kimliğinin oluşması noktasında bugün ilgisizlik tartışması hep gündeme geliyor. Nereden baktığınıza bağlı ilgi-bağlantı meselesi. Yani biz sözlü, yazılı, dijital kültürler bağlamından baktığımızda dışarıdan birisi için hiç alakası olmayan iki konuyu ya da konuğu bu dergi sayfalarında misafir edebiliyoruz, barındırabiliyoruz. Onun için biz baktığımız yeri en baştan deklare ettik. Elbette ki herkese de oradan bakın diyemeyiz ama en azından bizi anlamak için sanıyorum perspektif açık. Böyle bakıldığında birbiriyle ilgisiz şeyler yaptığımızı ben bugüne kadar görmedim ve böyle bir düşüncem olmadı. Olsaydı böyle yapmazdım kesinlikle. Ama ilginin daha net anlaşılabilmesi için biraz vakte ihtiyaç var, belki de. Daha fazla sayıya ihtiyaç var. Bugün, taş, tuğla, harç arasında inşaatın neye benzeyeceği tam olarak anlaşılamayabilir.

 

http://www.40ikindi.com

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı